Tuna notu avucunun içinde buruşturdu.
Gece rüzgârı bahçedeki çam ağaçlarını hışırdatırken otelin bütün ışıkları bir anda söndü.
Her yer karanlığa gömüldü.
Ardından acil durum lambaları kırmızı bir ışıkla yanmaya başladı.
Koridordan panik sesleri yükseldi.
Misafirler odalarının kapısını açıyor, görevliler birbirlerine bağırıyordu.
Kıvanç hızla lobiye indi.
"Jeneratör neden devreye girmedi?"
Teknik müdür telaşla cevap verdi.
"Efendim... biri ana sistemi içeriden kapatmış."
"Ne demek içeriden?"
"Sadece yönetici kartıyla yapılabilir."
Kıvanç'ın yüzü asıldı.
Yönetici kartlarından yalnızca üç tane vardı.
Biri kendisindeydi.
Biri otel müdüründeydi.
Diğeri ise...
Kasada kilitliydi.
Ya da öyle olması gerekiyordu.
---
Eftalya odasında huzursuzca volta atıyordu.
Kalbi sebepsiz yere sıkışıyordu.
Sanki yaklaşan bir felaketi hissediyordu.
Tam perdeyi kapatırken kapısının altından içeri ince bir zarf itildi.
Eğilip aldı.
Üzerinde yalnızca tek kelime yazıyordu.
EFTALYA
Titreyen ellerle zarfı açtı.
İçinden eski bir fotoğraf çıktı.
Fotoğrafta sekiz yaşındaki Alev, annesi ve babasıyla birlikte gülümsüyordu.
Eftalya'nın nefesi kesildi.
Bu fotoğraf...
Yıllar önce evleri yandığında kül olmuştu.
Arkasını çevirdi.
Tek cümle yazıyordu.
«"Geçmiş sandığın kadar ölü değil."»
Kapı aniden çalındı.
Eftalya korkuyla fotoğrafı yastığın altına sakladı.
"Kim?"
"Benim."
Alev'in sesiydi.
Eftalya derin bir nefes alıp kapıyı açtı.
Alev içeri girer girmez ablasının yüzüne baktı.
"İyi misin?"
"İyiyim."
"Yalan söylüyorsun."
Eftalya gülümsemeye çalıştı.
"Sadece biraz yoruldum."
Alev bir şey söyleyecekti ki dışarıdan yüksek bir ses geldi.
"Kimse odasından çıkmasın!"
Tuna'nın sesiydi.
---
Tuna ve Kıvanç güvenlik odasına girdiklerinde kapı çoktan kırılmıştı.
Bilgisayar kasaları açılmış, sabit diskler sökülmüştü.
Ama ilginç olan buydu.
Hiçbir para...
Hiçbir değerli eşya alınmamıştı.
Sadece kamera kayıtları yok edilmişti.
Tuna eğilip masanın üzerindeki kahve fincanına baktı.
Kahve hâlâ sıcaktı.
"En fazla iki dakika önce buradaydı."
Kıvanç pencereye yöneldi.
Pencere içeriden açıktı.
Aşağı baktığında bahçede koşan kimseyi göremedi.
Tam arkasını dönecekken camın köşesine sıkıştırılmış küçük bir USB bellek fark etti.
Sessizce aldı.
"Sanırım bize bırakılmış."
---
Bir saat sonra...
USB bellek otelin toplantı salonundaki bilgisayara takıldı.
Odada yalnızca dört kişi vardı.
Tuna.
Kıvanç.
Nur Hanım.
Ve otel müdürü.
Ekranda tek bir video açıldı.
Tarih...
Tam on yedi yıl öncesini gösteriyordu.
Görüntü eskiydi.
Yağmurlu bir gece...
Ormanın kenarında duran siyah bir araç...
Kameranın açısı değişti.
Araçtan takım elbiseli genç bir adam indi.
Kucağında küçük bir kız çocuğu vardı.
Kız ağlıyordu.
Adam dizlerinin üzerine çöküp çocuğun boynuna gümüş bir kolye taktı.
Sonra arkasını dönüp kameraya baktı.
Yüzü net değildi.
Ama Nur Hanım'ın yüzündeki ifade bir anda değişti.
Elindeki bardak yere düştü.
"Hayır..."
Tuna şaşkınlıkla annesine döndü.
"Anne..."
Nur Hanım gözlerini ekrandan ayıramıyordu.
Dudakları istemsizce titredi.
"Bu görüntü..."
"İmkânsız."
Tam o sırada videonun sonunda siyah bir ekran belirdi.
Ardından beyaz harflerle tek cümle yazıldı.
«"Gerçeği saklamak için on yedi yıl uğraştınız. Şimdi sıra bende."»
Salondaki hiç kimse konuşamadı.
Çünkü o gümüş kolye...
Az önce bahçede Mert'in elinde görülen kolyenin aynısıydı.
Ve Alev, o kolyeyi çocukluğundan beri boynunda taşıdığını sanıyordu. Oysa videodaki kızın boynuna ilk kez o gece takıldığı açıkça görülüyordu.
