Banyonun buğulu aynasında kendi yansımasına bakan Anastasia, omuzundaki yaranın üzerine dikkatle suyun süzülüşünü izledi. Teninden arınan ter ve karmaşanın yerini sabunun temiz, keskin kokusu aldı. Üzerine geçirdiği zümrüt yeşili gecelik, teninin solgunluğuyla tezat oluşturarak ona daha masum ama bir o kadar da yabancı bir görünüm kazandırdı. Banyo kapısını sessizce ardında bırakıp loş yatak odasına geçti ve yatağın kenarına, çarşafların serinliğine kendini bıraktı. Gözlerini tavandaki gölgelere dikmişken, vücudundaki her kasın hala yaşananların ağırlığıyla sızladığını hissetti.
Kapının kolu gıcırdadı ve Deric içeri girdi. Odanın içindeki hava, adamın varlığıyla bir anda değişti. Deric, tek bir akıcı ve hesaplanmış hareketle ceketini çıkarıp sandalyenin arkalığına astı. Ardından gömleğinin düğmelerini teker teker, acele etmeden açtı. Kumaş omuzlarından sıyrılıp yere düştüğünde, yatak odasının loş ışığında vücudunun hatları belirginleşti.
Yatağın diğer tarafına, sanki aralarında hiçbir şey yaşanmamış gibi, yine o soğuk ve otoriter hareketleriyle uzandı. Yatağın yayı, ağırlığıyla hafifçe esnedi. Aralarındaki mesafe, bir uçurumdan farksızdı ancak çarşafların altından birbirlerine ulaşan tenlerinin sıcaklığı, odadaki gerginliği körüklüyordu. Anastasia hareket etmedi, sadece tavanı izlemeye devam etti. Deric de sırtüstü uzanmış, ellerini başının altına almıştı. Odanın sessizliğinde, sadece ikisinin senkronize olmaya çalışan nefes sesleri duyuluyordu. Bu evlilik, bir güç savaşıydı ve gecenin karanlığı, bu savaşın bir sonraki hamlesine kadar geçecek kısa bir ateşkes süresinden ibaretti.