Anastasia, fermuarın metalik tıkırtısı sona erene kadar gözlerini bir an bile Deric’ten ayırmadı. Elbisenin askıları omuzlarından aşağı süzülerek, ipek kumaşın yere yığılmasına izin verdi. Şimdi karşısında sadece iç çamaşırı ve omzundaki taze, sızlayan kesikle duruyordu. Deric’in bakışları, omuz hattından aşağı, teninin soğukluğuna ve kanın bıraktığı izlere doğru kaydı. Odanın içindeki hava, her saniye biraz daha ağırlaşıyor, nefes almayı güçleştiriyordu.
Deric bir adım öne çıktı. Kendi ceketini hızla çıkarıp bir kenara fırlattı ve masanın üzerindeki küçük tıbbi çantaya uzandı. Anastasia’nın omzuna bir pamukla bastırdığında, kadın sadece keskin bir nefes alarak dişlerini sıktı; ancak acıdan değil, Deric’in bu kadar yakınındaki o aşırı kontrollü sakinliğinden duyduğu rahatsızlıktan dolayı. Deric’in parmakları, yaraya dokunurken bir cerrahın soğukkanlılığıyla ama bir tutkunun baskısıyla hareket ediyordu.
Anastasia, başını hafifçe arkaya yaslayıp tavanın karanlığına baktı. Deric, yaranın etrafını temizlerken kadının tenindeki soğukluğu hissedebiliyordu. Bu evliliğin getirdiği o mecburi yakınlık, bazen bir sığınak bazen de boğucu bir hapishane gibi hissettiriyordu. Deric, bandajı sararken elini kısa bir an Anastasia’nın omzunda tuttu. Bu sadece bir yara sarmak değildi; birbirlerine olan hakimiyetlerini ve sınırlarını yeniden çizmeleriydi.
Anastasia, Deric’in elini omzundan çekmesine fırsat bırakmadan kendi elini onun koluna koydu. Bakışları, az önce olduğu gibi yine meydan okuyan o yeşil ışıltısını koruyordu. Deric, kadının bu ani hareketine karşılık verecek şekilde yüzünü ona yaklaştırdı. Aralarındaki mesafe, aralarındaki sessiz savaşı temsil eden bir uçurum gibiydi. Anastasia, Deric’in yüzüne karşı nefes vererek, onun iradesini kendi sessizliğiyle tarttı. Deric ise elini kadının çenesine koyup başını nazikçe ama kesin bir otoriteyle kendine doğru çevirdi. Bu odada, dış dünyanın karmaşasından ve suikastların kanlı izlerinden uzakta, iki güçlü figür kendi kurallarını yazmaya devam ediyordu.
