İçeriğe geç

Tehlikeli Topraklar

Bölüm 2 · 33 dk okuma

Tehlikeli Topraklar

Bölüm 2

TEHLİKELİ TOPRAKLAR | B2

Merhaba canlarım. Nasılsınız? Nihayet ikinci bölüm ile karşınızdayım.

Okumaya başladığınız saati ve tarihi buraya yazın lütfen.

Kitabımı arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın!

Bizi nasıl hatırlayacaklar ileride?

Bildiğim tek şey, bu savaşı kaybedersek bizden lanetliymişiz gibi bahsedecekleri.

My Honor Was Loyalty

Sesim hafifçe titreyen bir şekilde sorduğumda, kelimelerim kendi kulağıma bile zayıf gelmişti. "Bunu sen de görüyor musun?"

Yanıtını duyup duymadığımdan emin olamadım. O sırada dünyada yaşananların ne denli büyük bir felaket olduğunu görüyordum ve yaşadığım şoku tarif etmem imkansızdı.

"Görüyorum. Tanrım!" dediğinde sesindeki şaşkınlık ve endişe, beni daha da tedirgin etti.

Gözlerimle karşıma çıkan manzarayı süzdüm, gerçekten de şok ediciydi. Yollar darmadağın olmuş, köprüler yerle bir olmuş, evler ise adeta onları yutan bir karanlığın içine gömüldüğü için harap edilmişti. Hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Bu manzara tam bir ölüm vadisi gibiydi.

Sığınakta olduğumuz için hayatta kalmış olmamıza minnettar olmalıydık. Bu gerçeği bir an olsun aklımızdan çıkarmamalıydık. Her an, her saniye şükretmeliydik. Kim bilir ne kadar çok insan bu felaket sırasında hayatını kaybetmişti.

Gözlerimi kısarak Niko'ya döndüm, yüzündeki dehşet ifadesi benim endişemi daha da derinleştirdi. Muhtemelen o da benim gibi bu kadar korkunç bir tabloyu beklemiyordu.

Gergin bir sessizlik içinde çevremize bakmaya devam ettik, ağır adımlarla ilerlemeye başladık. Her attığımız adımda dikkatli olmalıydık, çünkü yol yürümek için son derece zorlu hale gelmişti. Sadece el fenerinin ışığıyla sınırlı bir görüşe sahip olmak, kalbimin atışını hızlandırıyordu. Gerilmişlik bedenimi sarmıştı.

"Ne yapacağız? Sanırım tek sağ kalan biziz," dedim, kaşlarımı çatarken. Niko başını salladı ve ciddiyetle, "Bilmiyorum," diye yanıtladı.

Algılarım keskinleşmişti, daha önce hiç bu kadar güçlü bir şekilde çevremde olanları hissettiğimi hatırlamıyordum. Üstelik şimdi hırıltıya benzer bir ses işitiyordum, bu da tedirginliğimi arttırıyordu.

"Nico, sen de duyuyor musun?" diye sorduğumda "Evet," dedi. "Hırıltıya benzer bir ses duyuyorum."

El fenerini sıkıca kavrayarak, karanlığın hüküm sürdüğü yolculuğumuza devam ettik. Niko, silahını kavramış, gözlerindeki kararlılıkla etrafı gözetliyordu. Bize zarar verebilecek herhangi bir tehlikeyle karşılaşmamız durumunda, onunla yüzleşmek ve onu geçmek için hazır olmalıydık.

Yıkıntıların üzerinden zorlukla ilerledikten sonra hırıltının daha da yaklaştığını hissettim. Neredeyse nefes alışlarını hissedebileceğimiz kadar yakındı, ancak hırıltının sahibini göremiyorduk.

Durduğumuzda Niko, "Herhangi bir şey görüyor musun?" diye sordu. Gökyüzünden kül olduğunu düşündüğüm şeyler üzerimize yağmaya başladığında birden bire bir şey bedenimi itti ve kendimi yerde buldum.

Kalkmaya çabalasam da kalkamadım. Çünkü üzerimde ne olduğunu bilmediğim bir şeyin olduğunun farkındaydım. Çok ağırdı, nefesini boynuma doğru üfleyerek salyasını yüzüme serpiştiriyordu. Zaman geçtikçe ağırlığı altında daha da eziliyor, adeta hayatta kalmak için son bir çabayla savaşıyordum.

Niko, bu durumu fark edince tereddüt etmeden ateş etti. Silah sesini duyduğumda bana bir şey olmasından korktuğum için yüreğim ağzıma gelse de bir şey olmadı şükürler olsun. Görmediğimiz varlık, acı dolu inlemelerle üzerime yığıldığında saniyeler sonra görünür oldu. Onun kurt adama benzeyen bir bedene sahip olduğunu fark edince çığlık atmadan yapamadım. Gözlerime inanamıyordum. Bu da neyin nesiydi? Neler oluyordu?

Bedenim zangır zangır titremeye devam ederken, Niko hiç zorlanmadan yaratığın hareketsiz bedenini üzerimden çekip kenara itti. Yardım etmek için elini uzattı, ben de karşılık vererek elini tuttum ve beni ayağa kaldırdı. "İyi misin?" diye sordu, sesi yumuşak ama endişeliydi.

Kalbim hızla çarparken, onun yüzüne endişeyle bakmaya devam ettim. Kelimeler dilimin ucuna gelse de ağzımdan tek bir kelime bile çıkmıyordu.

Dünya ortaya çıkan bu felaketlerle birlikte nasıl böyle bir yer haline gelmişti? Neden insanlar ölüyordu? Evimde gördüğüm korkunç şeyin ve bu bulutların anlamı neydi? Sorular zihnimde bir labirent gibi dönüp dururken, mantıklı bir açıklama bulamıyordum.

Acaba dünya bizden intikam mı alıyordu? İnsan nüfusu arttıkça, doğaya verdiğimiz zarar da artmıştı. Belki de doğanın dengesini bozduğumuz için şimdi de bunun bedelini ödüyorduk.

Niko'nun eli, titreyerek benimkine kaydığında, fark ettim ki onun elini sıkıca tutuyordum. Parmak boğumları ve teninde morarmalar belirginleşmişti, baskımın etkisiyle.

"Bu da neyin nesi?" dediğimde Niko, elini serbest bırakmam için yavaşça elini salladı. Düşünceli sesiyle "Kurt adama benziyor," dedi. İfadesi ve ses tonu içindeki endişeyi yansıtıyordu.

Niko'nun tuttuğum elini bırakıp korku dolu gözlerle yaratığa baktığımda, yere düşen el fenerini alıp sakinleşmeye çalıştım. Kalbim hâlâ şiddetli bir şekilde çarpıyordu ve sakinleşmek kolay olmayacaktı.

Gözlerimdeki titreyen ifade, bu karanlık ve gizemli dünyadan ne kadar çok korktuğumu yansıtıyordu. Niko'ya tekrardan döndüğümde, sükunetini koruyan yüzünde endişeli bir ifade belirdi. "O öldü mü dersin?" diye sordum. Sesimde hâlâ titrek bir ton vardı, sanki kelimeler boğazımda sıkışıp kalmıştı. "Öldü gibi görünüyor, ama bundan emin değilim."

Niko, elindeki tüfeğin namlusuyla yaratığın bedenini nazikçe dürttüğünde nefesimi tuttum. Korkuyla yaratığın aniden hareketlenmesinden veya gözlerini açmasından çekiniyordum. Neyse ki, yaratık herhangi bir tepki vermedi ve sakin bir şekilde yerde yatmaya devam etti. İçimdeki gerginlik dindiğinde derin bir nefes almayı arzu ettim. Çünkü bu gerginlik ve korku, beni adım atmaktan alıkoyuyordu. Nasıl ilerleyebileceğimi bilemiyordum.

"Tepki yok," dedikten sonra Niko, yaratığa doğru eğildi. Sağ elinin parmaklarını uzatarak yaratığın nabzını kontrol etti. Belli ki o da benim gibi risk almak, daha da önemlisi ölümle yüzleşmek istemiyordu. Saniyeler sanki kurşun gibi ağırdı. El fenerini o kadar sıkı tutuyordum ki, parmaklarımın ağrıdığını hissetmemle birlikte biraz gevşetmeye başladım.

"Lütfen bana yaşamadığını söyle," dedim, umut dolu gözlerle Niko'ya bakarak. İçimin rahatlaması için bu yanıtı duymam gerekiyordu.

"Nabzı atmıyor."

Rahatlamanın etkisiyle dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu, ancak hızla kendimi toparladım. Bu yaratığın dışında karşımıza çıkacak başka varlıklar olabilir miydi, bilmiyordum. Dolayısıyla gözlerimi açık tutmalıydım. Hem kendimi hem de Niko'yu korumam gerekiyordu. İçtenlikle, onun da benim gibi bu sorumluluğun farkında olduğuna emindim.

İki elimizdeki silahları her an tetikte tutarak, temkinli adımlarla yeniden ilerlemeye başladık. Çevremizdeki yıkıntılar nedeniyle ilerlemek oldukça zordu, bu yüzden attığımız her adımda dikkatli olmamız gerekiyordu. Bu karanlık, fantastik dünyada, tehlikelerin her köşede gizlendiği bir gerçeklikte, birlikte ilerlerken gözlerimizi her an açık tutuyor, sağlam adımlar atmaya özen gösteriyorduk.

"Şu taraftan," dediğinde, Niko'nun yolunu takip etmeye devam ettim. Her adımımız sessizlik içindeydi. Sadece birbirimizin adımlarını duyuyor, ayaklarımızın altında ezilen molozların çıtırtısını ve nefes alıp verişimizin hızlanan ritmini duyuyorduk.

Çevreme dikkatli gözlerle bakmaya devam ediyordum. Yıkılmış birkaç apartman bloğu gözüme çarptı. Daha önce modern bir yapı olan bu bloklar şimdi yıkık bir enkaz haline gelmişti. Beton duvarları, büyük çatlaklarla dolu ve bazı bölümleri tamamen yıkılmış durumdaydı. Çok katlı yapının bir kısmı çökmüş, diğer kısımları ise yalnızca dökülmüş moloz yığınları olarak kalmıştı. Balkonlar, merdivenler ve asansör şaftları yok hiç kuşkusuz yok olmuş veya tehlikeli bir şekilde sallanan demir iskeletlere dönüşmüştü. Bina çevresindeki toprak yığınlarına gömülmüş araçların parçaları ve çatlak beton blokları, yıkımın büyüklüğünü oldukça belli ediyordu.

Bu bir zamanlar canlı ve işlek olduğunu düşündüğüm bir ticarethane, şimdi yıkıntılar arasında unutulup kalmış gibi görünüyordu. İnce cam vitrinleri kırılmış, raflar çökmüş ve ürünler paramparça olmuştu. İç mekan tamamen güneş ışığına açılmıştı; çatlamış tavan, kırık duvarlar ve yerdeki enkazla birlikte görülebilir haldeydi. Eskiden canlı renklere sahip olan döşemeleri, şimdi yıpranmış, yırtılmış ve çamurun altında kalmıştı. Ne kadar da üzücüydü.

Başımı sallamadan yapamadım. Birkaç dakika sonra karşıma bir apartman çıktı. Bu apartman, kıyamet sonrası şehirde çürümeye terk edilmiş bir hâlde yükselen izbe bir yapı gibi görünüyordu. Beton duvarları yarı çökmüş durumdaydı ve birçok pencereleri kırılmış ya da yaşananların etkisiyle tamamen yok olmuştu. Binanın dış cephesi, yosunlar ve küflerle kaplanmış ve yaşananların ağırlığı altında çatlamıştı. Yarı açık halde asılı kalan kapılar ve kırık camlar, binanın içinden geçmişe dair bir bakış açısı sunuyordu. İçinde görebildiğim bazı eski eşyaların yerlere dağıldığı, çürümüş ahşap zeminlerin üzerine serpilmiş toz tabakasıyla kaplanıyor oluşu ister istemez üzülmemi sağladı. Gördüğüm merdivenlerin bir bölümü yıkılmış, bir kısmı ise tehlikeli bir şekilde sallanmaktaydı. Böylece binanın üst katlarına erişim zor görünüyordu.

Çevreme bakmayı kesip yeniden Niko'ya döndüğümde bana ilerlememiz gereken rotayı tarif etmeye devam etti, bense yönlendirmesine sadık kalarak ilerledim. İçimizdeki korku ve endişe, adımlarımızla birleşerek dört bir yanımızı sarıyordu.

Biraz daha ilerlediğimizde, aklıma Niko'nun erkek kardeşi Ivan aklıma geldi. Niko'nun onun hakkında bir şey dememesi, acaba ondan neden söz etmiyor diye düşünmeme sebep oldu.

"Ivan," dediğimde Niko birden adımlarını kesiverdi. Başını yavaşça bana çevirirken kaşları çatılmıştı. Yüzünde beliren ifade, bu isimden hoşnutsuz olduğunu açıkça gösteriyordu. İsmini söylüyor oluşum onu rahatsız etmişti. "O yaşıyor mu peki?"

Çenesindeki kasılmayla birlikte gözlerinde derin bir karanlık belirdi. Bana öfke dolu bir bakış atarken bedenimin derinden ürpermesine sebep oldu. Sanki içindeki karanlık bir varlık uyanmış, ruhunda bir yerlerden fısıltılar yükselmişti. Sözleri keskin bir hançer gibi beynime saplandı, beni fazlasıyla rahatsız ederken canımı yaktı.

Ciddi miydi söyledikleri? Gözlerim ona odaklanmış, kaçış arayan bir hayvanın bakışlarıyla karşılık veriyordu. Ivan'ın hayatta oluşu beni çok ama çok ilgilendiriyordu. Aynı okula gidiyorduk, birbirimize çok yakın olmamamıza rağmen hayattaysa eğer onun yaşıyor oluşu bizim geleceğe daha umutla bakmamızı sağlayabilirdi.

"Dünyanın karanlığının içinde nasıl bir zorlukla mücadele ettiğimizi görmüyor musun?" dedim. Sesimdeki titreklik ölümün soğuk nefesini yansıtıyordu. "Aranızdaki geçmiş önemsiz. Artık tamamen farklı bir dünyadayız. Eğer o hayattaysa, onu bulmalı ve gücümüzü birleştirerek karanlığa, bu lanet olasıca dünyaya birlikte meydan okumalıyız. Ayrıca, Ivan'ı ölümün pençelerine teslim edemeyiz."

Söylediklerimi düşünmeye başladığında lanet olasıca aklından neler geçtiğini anlamakta zorluk çekmeye başladım. Yüzündeki ifadeyi anlamak imkansızdı. Dolayısıyla konuşana kadar ne düşündüğünü bilemeyecektim.

İsteksizce "Tamam," dedikten sonra tekrardan yürümeye başladı. İçimden öfkeyle küfrettim. Tanrım! Derdi neydi? Neden Ivan'ı istemiyordu? Neden böylesine gönülsüzdü? Dahası geçmişte ne olmuştu?

Bu karanlık yolculukta tek başına değildim, onunla birlikte ilerlemeye devam ederken ne kadar kalabalık olursak o kadar güçlü bir duruş sergileyeceğimize dair olan düşüncem asla değişmemişti.

"Yolumuz uzun ve çıkmazlarla dolu. Gözlerini dört aç, her adımımızda karanlığın tuzağına düşebiliriz. Tekrar seni kurtarmak için uğraşmak istemem. Ayrıca, geride kalmamanı sağlamalıyım. Buraları senden daha iyi biliyorum. Dolayısıyla sana rehberlik etmeye devam edeceğim."

Emri vaki yapmasını ve sinirimi bozan sözcüklerini görmezden gelerek sessizce ilerlemeye devam ettim. Molozlar ve enkazlar arasından zorlukla atlayarak, yıkılmış araçların üzerine tırmanarak ilerlemeye çalıştık. Her adımımızda tozlar havada dans ediyor, dökülen molozların çıkardığı gıcırtılarla birlikte karanlık atmosfer daha da boğucu hâle geliyordu.

Niko'nun yüz ifadesi, konuşmaktan kaçındığını ve içindeki endişenin büyüdüğünü gösteriyordu. Kaşları hala çatıktı, elindeki silahı sıkıca tutuyor ve çevresine gözleriyle sürekli teyakkuz halinde bakıyordu. Ben de onun adımlarını takip ederek dikkatle etrafı gözlemledim.

Araçların ve binaların yıkıntıları, koca gövdeleriyle etrafa saçılmış durumdaydı. Camlar kırık, metal parçaları yamuk yumuk ve binaların çatıları çökmüş vaziyetteydi. Bir zamanlar ev olan yapılar, şimdi sadece hayaletvari gölgelerdi. Pencerelerinden içeri giren hafif bir rüzgar, sallanan perde parçalarını dans ettiriyordu. Sokaklar bomboştu, sessizlik sadece yıkılmışlığın ve yalnızlığın hakimi olmuştu.

Sonunda hedefe varmıştık, onların yaşadığı yere. Hava henüz solgun bir aydınlıkla belirsizce aydınlanıyordu. Gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı, güneşin ışığına engel oluyor ve atmosfere karanlık bir hava yayıyordu.

Evlerin kalıntıları, yıkıntıların arasından belirsiz bir siluet olarak yükseliyordu. Duvarları çatlak, pencereleri kırık, çatıları yarılmış ve balkonları çöküntü halindeydi. İçlerinde bir zamanlar sıcacık ailelerin yaşadığı düşünülen odalar, şimdi karanlık ve sessiz birer hayalet yuvasıydı. Evlerin kapısını aralayıp içeri giren esintiler, yıkıntıların içinde yankılanarak hüzünlü bir melodiye dönüşüyordu.

Niko, adım atmaya son verip karşısında yükselen binaya bakarken, nefes alışverişinin hızlandığını fark ettim. Kaşları hâlâ çatıktı, sıkıca tuttuğu silahı elinden bırakmıyor ve dikkatle çevresine göz gezdiriyordu. Ben de istemsizce aynı şekilde davrandım. Dökülen tozlar ve molozların arasında gözüme çarpan evler, adeta yıkıntıların pençesindeki hayaletler gibiydi. Binaların çürümüş kapıları, kırık camları ve dökülen harçlarıyla, geçmişin izlerini taşıyan anıtlara dönüşmüştü. Yıkılmış evler, içlerinde sakladıkları hikayelerle beraber sessizce fısıldıyordu.

Eliyle evi işaret ettikten sonra hızla adımlarla yürümeye başladı. Göz ucuyla etrafı taradığımı fark ettiğinde bana hafifçe gülümsedi. Ben de sessizce onun peşinden ilerledim, adımlarımı onunkiyle uyumlu hale getirerek.

Binanın kapısını açmadan önce, sırtını duvara yasladı ve birkaç saniye bekledi. Yüzünde beliren ifade, çevreyi kontrol etme ve tehlikeleri hissetme isteğinin bir göstergesiydi. Nefesimi tutup ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalıştım.

"Ses yok," dedikten sonra duvara yaslanmayı bırakıp kapıyı açmak için hareketlendi. Kapıyı itip dikkatli gözlerle karanlığa göz attığında, bu ciddi hali beni daha da tedirgin etti. Gözlerini darbeler ve tehlikeler için eğitmiş gibiydi.

"Kimseyi görmüyorum," dedikten sonra içeri girdi. Peşinden ben de binaya adımımı attım. Hemen kapının ardındaki koridora girdiğimde havanın yoğunluğu, içerideki yaşanmışlıkları yansıtıyordu.

Koridor, bir zamanlar ailelerin geçtiği, sevgi ve neşe dolu bir mekan olmalıydı. Ancak şimdi, her adımda yankılanan sessizlik, ıssızlığı hissettiriyordu. Duvarlar kabarmış, boyalar soyulmuş ve nemden sararmıştı. Zemindeki halılar parçalanmış ve toz tabakasıyla kaplanmıştı. Gözlerim, koridor boyunca süzülürken birçok kapının kırık olduğunu ve açık durumda olduğunu fark ettim. İçeriden dışarıya sızan zayıf ışık, koridorun sonundaki kapının aralığından süzülüyordu. Eşyalar dağılmış, yerlere düşmüş ve kırılmıştı. Kırık camlar, eşyaların üzerine yığılmış toz ve çatlak duvarlar, yaşanan kaosu hatırlatan izlerdi.

Niko ile birlikte merdivenleri tırmanmaya başladığımızda, açık olan dairelerin içine göz attım. Bu daireler bir zamanlar insanların yaşadığı yerlerdi ve geçmişte hayat dolu bir mekan olmalıydı. Ancak şimdi, dairelerin kapıları yarı aralık, bazıları ise tamamen açıktı.

Hiç düşünmeden içlerinden birine girdiğimde fazkasıyla dikkatli ve temkinliydim.

İçerideki eşyalar dağılmış, yerlere düşmüş ve kırılmıştı. Mobilyalar devrilmiş, eşyalar parçalanmış ve dairelerde bir zamanlar yaşanmış olan hikayelerin izleri kalmıştı. Duvarlar ve tavanlar çatlaklarla doluydu. Duvarlardaki fotoğraflar yarı yamalak asılı duruyor, unutulmuş anıları hatırlatıyordu.

İnsanların telaşla ayrıldığı izlenimini veren eşyalar, izler ve döküntüler hala yerinde duruyordu. Dolapların kapakları açılmış, içindeki giysiler dağılmış ve yırtılmıştı. Kitaplar yerlere dağılmış, sayfaları parçalanmıştı.

Her adımımda ayaklarımın altındaki kırılmış cam ve çatlak zeminin sesleri duyuluyor, evin sessizliğini ve kıyametin izlerini daha da vurguluyordu. Gördüğüm her detay, burada yaşayan ve hayatını kaybeden ya da bizim gibi sığınağa ulaşabilen bir ailenin varlığını belli etmekteydi.

Yerdeki kırık tabaklar, çatal bıçak gibi şeylerden dolayı çok gürültü çıktığı için kimse olmasa bile içimdeki ses dikkatli olmamı söylüyordu. Kontrolüme devam ederken çekmecelerden birini daha açtım ve içini karıştırmaya koyuldum. Birkaç tane mermi ve ıvır zıvırlar harici bir şey çıkmadı.

Mermiyi cebime yerleştirirken, soğuk metalin tenime değdiği hissiyatı ürpermeme sebep oldu. Mutfaktan adımlarımı dışarı taşıdığımda, gözlerim salona çevrildi ve gördüğüm manzara beni dehşete düşürdü. Kırılan tabakların her bir parçasının yerdeki dağılışıyla oluşan kırıntı sesleri, çatal bıçakların çarpışmalarından yükselen metalik tınılar, salonun sessizliğini delip geçiyordu.

Kırık çerçevelerin altında sıkışmış fotoğraflar, bir zamanlar gülümseyen yüzlerin hüzünlü anılarını sergiliyordu. Parçalanmış koltuklar ve düşmüş avize, salonun bir zamanlar sıcaklık ve huzur dolu bir yaşam alanı olduğunu hatırlatan hüzünlü simgelerdi. İnsanların hayat hikayeleri, bu kırık eşyaların ardında saklıydı.

Salondan ayrılıp banyoyu bulmak için yol almaya başladığımda, kapının koluna bastırmama rağmen karşılaştığım güçlük beni hayal kırıklığına uğrattı. Kapının verdiği direnç, içerideki gizemlerin beni çağırdığını hissettiriyordu. Ancak kararlılıkla diğer odalara yönelmeye devam ettim. Çünkü kapının ardında ya bir şey vardı ya da kapı kilitliydi. Dolayısıyla kilitliyse anahtarı bulmam ya da arkasında bir şey varsa onu itebilmem gerekiyordu.

Adımlarımın ahşap zemindeki sesi, evin sessizliğini yarıp geçti. Yatak odası ve çocuk odası olduğunu tahmin ettiğim odalarda, perdelere dokunan hafif bir esinti, burada bir zamanlar sıcak bir yaşamın olduğunu hatırlatan bir nostalji rüzgarı estiriyordu. Gözlerim dolapların içindeki düzeni araştırdı, dolgulu oyuncakları gördüğümde bir zamanlar burada olan sevgiyi hissettim. Niko'nun uyarısıyla birlikte, bu odayı geride bırakıp umutsuzluğa kapılmadan adım atmayı sürdürdüm.

Dışarı çıktığımda, gözlerim evin karşısındaki daireye takıldı. Kapının kilitli oluşu, merakımı daha da artırdı. Dairenin dış cephesi, solgun renklerle kaplı, çatlaklarla bezenmişti. Her çatlak hapsedilmiş sırların tanığı gibiydi.

Gözlerim yavaşça daireyi taramaya devam etti. Bir an olsun bakışlarımı ayıramıyordum. Bu sessizlik yerde yaşanan gizemleri çözmeye çalışmak fazlasıyla ilgili çekici görünüyordu. Eve girişin engellenmiş olması, beni daha da meraklandırdı.

Başımı iki yana salladım ve Niko'nun peşinden her ne kadar bunu istemesem de ilerledim. Merdivenleri yukarı çıkmaya başladığımızda, her adımda tahta basamakların cızırtısı duyuluyordu. Üst kata doğru ilerlerken, kapıların ağır ve eski demirik seslerle açılıp kapandığını duydum.

Niko'nun ailesinin yaşadığı daire olduğunu düşündüğüm bir dairenin önünde durduğumuzda, içimde daha önce hissetmediğim bir heyecan belirdi. Gözlerim Niko'ya doğru kaydı ve içten bir kaygıyla, "Sen iyi misin?" diye sordum. Sözlerimdeki titreklik, derin bir endişe ve paylaşılan bu karanlık dünyada birbirimize tutunma arzusunu yansıtıyordu.

Niko, ciddi bir ifadeyle yüz ifadesini koruyarak, "İyiyim" dedi. Sesindeki çatışma ve gözlerindeki yorgunluk, bu zorlu dünyada ayakta kalmaya çalışmanın verdiği bir ağırlığı taşıyordu. "Neden iyi olmayayım ki?" diyerek konuşmayı sürdürdü. İşin aslının öyle olmadığını bilmeme rağmen üstelemedim.

Evin içine girdiğimizde oldukça soğuk olduğunu fark ettiğim için ürpermeden yapamadım. Niko'nun güçlü adımlarını takip ederek peşinden ilerledim. Ivan'ın odası olduğunu düşündüğüm bir odaya girdiğimde oda diğer alanlara nazaran daha soğuktu.

Eski ahşap mobilyaların üzerine biriken toz, yerdeki izler ve duvarlardaki çizikler geçmişin acı hatıralarını yansıtıyordu. İvan'ın odasında bir zamanlar renkli tablolar ve fotoğraflar asılıydı, şimdi ise yıpranmış ve parçalanmış halde duvara dayanıyorlardı. Bu manzaraya tanıklık etmek, içimi hüzün ve boşluk duygusuyla dolduruyordu.

Niko'nun kalbi şu anda hiç kuşkusuz hızlı bir şekilde çarpıyordu. Heyecan ve endişe şu anda bir araya gelmişti. O kadar titriyordu ki, kağıda dokunurken eli hafifçe sarsılıyordu. Parmakları yavaşça kağıdın yıpranmış kenarlarına dokundu ve bir an için kağıdın yaşadığı zorlu süreci hissetti. Gözleri, soluk yazıları takip ederken, kağıdın her bir kıvrımı ve solgun yazılarındaki çizgilerin arasında saklı olan anlamı çözmeye çalıştı.

Kağıdı avuçlarının içine alırken, Niko'nun sesi hafifçe titriyordu. "Kendimi güvende hissetmek için New Jersey'deki Shoeld'a gidiyorum."

Ivan'ın bu cümlelerini sesli bir şekilde okumaya başladı. Her harfin yankılandığı odada, Ivan'ın endişesini ve umutlarını bir arada taşıyan bu mektubu paylaşmanın ağırlığını hissetti. Kağıdın üzerindeki çizikler ve buruşmuş noktalar, Ivan'ın iç dünyasındaki sarsıntıların izleriydi. Niko, bu küçük ayrıntılara odaklandıkça, Ivan'ın ne kadar zor bir karar aldığını daha iyi anlıyordu.

Gözlerim odadaki yıkıntıları taramaya başladığında, anılarla dolu oyun alanını yalnızca kırık oyuncaklar ve yıpranmış posterlerin süslediğini gördüm. Yıllar önce neşeyle geçirdikleri zamanların izleri, şimdi sadece yıkımın ve kayboluşun birer hatırasıydı. Bu odanın içinde şu anda olmayan Ivan'ın neden bu kararı aldığını anlarken, yıkıntılar arasında saklı olan ipuçlarını takip etmek istedim. Her bir eşya, her bir çatlak ve her bir iz, onun hikayesini anlatıyordu.

"Bu yeri biliyor musun?" diye sorduğumda, içimde garip bir ürperti hissettim. Yıkımın pençesine düşmüş olan bu alanı gözlerimle tararken, yıpranmış binaların çatılarından sarkan demir parçaları ve enkaz yığınları gözlerimin önünde belirdi.

Saçlarımı bir tokayla düzeltmeye çalışırken, Niko başını hafifçe salladı. Düşünceli bir ifadeyle, "Bilmiyorum," dedi. "Ama öğrenebilirim."

Merakla, "Nasıl?" diye sorduğumda Niko, belinden çıkardığı telsizi elinde sıkıca tuttu. Parmakları, telsizin düğmelerine dokunurken, gözlerinde kararlılıkla parlayan bir ışıltı vardı. Telsizin soğuk metal yüzeyine temas ettiğinde, ellerindeki titreme hafifledi ve kendini daha güçlü hissetti.

"Bu telsiz, askeri birlik tarafından kullanılıyor," diyerek açıkladı Niko. Sesindeki ciddiyet hissediliyordu. "Bize iletişim imkanı sağlayacak bir araç. Ancak buradaki antenler zarar gördü, yani sağlam bir anten bulmamız gerekecek."

Düşüncelerim hızla dönmeye başladı, çevredeki en sağlam anten noktasını düşünmeye koyuldum. Gözlerim, en yüksek binaların çatılarına, uçurum kenarlarına ve tepe noktalarına odaklandı. Belki de yüksek bir bina çatısı, iletişim sinyallerimizi daha geniş bir alana yaymak için uygun olabilirdi. Ya da belki de uzak bir tepe, iletişimimizin kesintisiz olmasını sağlayabilirdi.

Zihnimde birkaç potansiyel nokta belirdi, ancak gerçekçi bir seçim yapmamız gerekecekti. Bu, hayatta kalma mücadelemizin bir parçasıydı. Yıkıntılarla ve umutsuzlukla dolu dünyada, birbirimize umut ışığı tutabilmek için birlikte ilerlemeliydik.

Gökyüzündeki bulutların arasında yükselen bir bina, çatısındaki sağlam bir anten göz kırpmaya başladı. O bina, ulaşabileceğimiz bir hedef gibi görünüyordu. Yükseklik korkusunun verdiği heyecanı hissederek, yavaşça aklımda bir plan oluşturmaya başladım.

Bina çevresindeki enkazın arasından geçerek çatıya ulaşmanın zorluklarını düşündüm. Belki de bir merdiven veya güvenli bir geçit bulabilirdik. Her halükadarda oraya gidip denememiz gerekiyordu.

Gözlerim, güçlü rüzgarın bina cephesindeki hasarlı yerlere nasıl etki ettiğini gözlemledi. Çatının dayanıklılığını ve antenin sağlamlığını kafamda değerlendirmeye başladım.

Niko, gözlerimdeki düşünceleri fark etti ve güven verici bir şekilde başını salladı. "Bu zorluğun üstesinden gelebiliriz," dedi. "Birlikte hareket eder, birbirimize destek oluruz. Güven bana."

Bu sözlerle içimdeki umut yeniden yeşerdi. Yıkıntılar arasında, sağlam bir iletişim noktası bulma çabamızın, hayatta kalma ve kurtuluşumuzun anahtarı olabileceğini düşündüm. Kendimize güvenmeli, cesaretimizi toplamalı ve risk almaktan kaçınmamalıydık.

Niko'nun peşinden odadan çıktığımda kapalı olan kapılardan birini açtığını gördüm ve gördüklerimle şaşkınlık yaşadım. Bu odanın içerisinde, kıyamet sonrası hayatta kalma için oldukça önemli eşyalar bulunuyordu. Her biri bize avantaj sağlayacak ve hayatta kalma şansımızı artıracaktı.

Niko'nun askeri geçmişi, ilerleyişimizde en önemli ve gereklilikleri belirlemede bize büyük bir avantaj sağlıyordu. Evin dışına çıkmadan önce, ağırlığı taşıyabileceğimiz sınırlar içinde en kritik eşyaları seçmekte çok dikkatli davrandı.

Öncelikli olarak, hayatta kalmamız için en temel ihtiyaçlardan biri olan su ve gıda stoklarına özen gösterildi. Su arıtma tabletleri ve önceden paketlenmiş gıda, su kaynaklarının temizlenmesi ve enerji sağlayıcı bir besin kaynağına sahip olmamızı sağlayacaktı. Ek olarak yanımıza almaktan zarar gelmezdi.

İkincil olarak, güvenlik ve korunma önemli bir faktördü. Bu nedenle, taktik el feneri, dürbün ve gece görüş cihazı gibi eşyaları seçti. Bu araçlar, tehlikeleri gözlemlememizi ve potansiyel tehditleri önceden tespit etmemizi sağlayacaktı.

Ayrıca, iletişim ve navigasyon için gerekli olan ekipmanlara da öncelik verdi. Pusula, haritalar ve telsiz dedektörü, rotayı takip etmemiz ve iletişim kurmamız için önemli araçlardı. Bu sayede, belirlenmiş hedeflere ulaşmak ve yardım çağrısı yapmak daha kolay olacaktı.

Hayatta kalma becerilerimizi artırmak için kullanabileceğimiz araçlara da dikkat etti. Hayatta kalma seti, yangın yapma malzemeleri, bıçak ve taktik eldivenler gibi eşyalar, çeşitli zorlu durumlarla başa çıkmamızı sağlayacak becerileri destekleyecekti.

Niko'nun deneyimi ve profesyonelliği, bize sadece en gerekli ve hayati eşyaları seçmekle kalmadı, aynı zamanda taşınabilirlik ve hareketlilik açısından da avantaj sağladı. Aşırı ağırlık taşımak yerine, hızlı ve çevik olabilmek için gereksiz eşyaları elemek önemliydi. Bu şekilde, zorlu alanlarda ilerlerken daha fazla manevra kabiliyeti elde ettik.

Niko, hazırlıklarımızı tamamladığımızda kararlı bir şekilde "Gidelim" dedi ve evden çıkmak için ilk adımı attı. Dışarı adım attığımızda, çevremizi dikkatlice gözlemlemeye başladık. Artık kıyamet sonrası dünyadaydık ve her an her şey olabilir, bu yüzden her adımımızı dikkatle atmak önem arz ediyordu.

Niko'nun liderliğinde, çevremizi sürekli gözetleyerek ilerlemeye başladık. Yıkıntıların arasında yürürken, ayaklarımızı adımlarımızı dikkatli bir şekilde atıyor ve her adımımızın sağlam olmasına çaba gösteriyorduk. Enkazlar, tehlikeli tuzaklar ve geçilemez alanlarla karşılaşma ihtimaline karşı tedbiri elden bırakamazdık.

Sessizliği bozmamak için adımlarımızı hafifletiyor ve birbirimize el işaretleriyle iletişim kuruyorduk. Zaman geçtikçe onun yönlendirmesine alışmaya başlamıştım.

Herhangi bir tehlike veya farklılık fark edildiğinde hızlıca tepki verme becerimiz oldukça önemliydi. Gözlerimiz sürekli çevremizi tararken, kulaklarımız açık olacak şekilde ilerliyorduk. Herhangi bir tehlike veya yaklaşan tehlike işareti aldığımızda, birbirimize göz teması kurarak hızla tepki vermek için hazır oluyorduk.

Niko'nun askeri disiplin ve tecrübesi, ilerlememizi düzenli ve koordineli bir şekilde yönlendirmemize yardımcı oldu. Tehlikeli bölgeleri atlatırken, çevremizdeki potansiyel tehditleri önceden tespit etmek için birlikte çalışmayı sürdürdük. Birbirimizin güvenliğini önemseyerek, güvenli bir rotada ilerlemek için her an birlikte hareket ettik.

Etrafta sessizlik hakimdi, sadece yıkıntıların arasından geçerken çıkan hafif tınılar ve rüzgarın hışırtısı duyuluyordu. O yaratık dışında henüz başka bir yaratık karşımıza çıkmamıştı ama çıkmayacağı anlamına gelmiyordu. İlerledikçe, kıyametin Açıkçası çıkmasını istemiyordum. Bu yaratık sinirlerimi bozup beni germeyi ve korkutmayı başarmıştı.

Karşımıza çıkan su birikintisi karşısında bir an duraksadık ve endişeli bakışlarımız birbirimizle kesişti. Bakışlarımızı birbirimizden çekip çevremizi tarayarak su birikintisinin içine girmeden ilerlemenin bir yolu olup olmadığını anlamaya çalıştık ama bu mümkün değildi. Zorunlu olarak su birikintisinin içine adım atmamız gerekiyordu.

İçine girdiğimiz su birikintisi, diz kapağımızın hemen üzerine kadar yükseliyordu, bu da içinde bulunabilecek muhtemel riskleri göze almak zorunda olduğumuz anlamına geliyordu. Şahsen bu durumdan hiç hoşnut değildim.

Adımlarımızı suyun içinde dikkatlice atarken, su birikintisinin soğuk suları bedenimizi sarıp sarmalıyordu. Her adımımızda suyun hareketi ve etrafındaki tuhaf sesler bizi tedirgin etti.

Su birikintisinin dibindeki çamurun kayganlığı da adımlarımızı daha dikkatli atmamızı gerektiriyordu. Pes etmeden ilerlemeye devam ettik. Bir an evvel buradan çıkmamız gerekiyordu.

İlerlemeyi sürdürürken, her adımda suyun serinliği bacaklarımıza dokunuyor ve ürkmemize sebep oluyordu. Gözlerimiz sürekli olarak etrafı tarıyor, suyun yüzeyindeki hareketleri yakalamaya çalışıyorduk. Her an, suyun derinliklerinde saklanmış bir yaratığın ansızın ortaya çıkabileceği düşüncesi sinirlerimizi germeye başlamıştı.

Su birikintisinin karanlık derinliklerinde, görünmeyen tehlikelerin barınabileceğini düşünerek adımlarımızı daha da dikkatli atmaya devam ettik.

Suyun içindeki sıra dışı hareketler, ara sıra birbirimize bakmamıza sebep oluyor ve kalp atışlarımızı hızlandırıyordu. Sanki suyun derinliklerinde bir şeyler nefes alıyor, sessizce bekliyordu. Her adımda suyun altında saklı olan gizemli yaratıkların bize saldırma ihtimali, içimizde bir gerilim yaratıyordu. Ancak bu gerilim, bizi daha dikkatli, daha tetikte olmaya yönlendiriyordu.

Su birikintisinin içinde ilerlememiz hala devam ediyordu. Herhangi bir zarar görmek istemiyor, birbirimizi korumak ve desteklemek için birlikte çalışıyorduk. Göz göze geldiğimizde anlaşarak, sessiz bir işaret diliyle haberleşiyorduk.

Her adımda birbirimizin yanında olmanın ve güvenin verdiği bir rahatlama hissi içimizi sardı. Su birikintisinin içinde gerilmemize rağmen birlikte yol almak, bağlarımızı daha da güçlendiriyor, hayatta kalma mücadelemizde güçlü bir dayanışma duygusuyla ilerlememize sebep oluyordu.

Su, ayaklarımızın altında hafifçe çalkalanırken, su birikintisinin içindeki belirsizliklerle karşılaşma olasılığı düşüncelerimi sürekli meşgul etti. Her adımda suyun hareketi, çırpınışları ve etrafta duyulan gizemli sesler hiç kuşkusuz ikimizin de kalbini hızlandırdı.

Su birikintisinin sonlarına doğru yaklaştığımızda, Niko beklenmedik bir şekilde beni şaşırttı. O kadar uzun zamandır konuşmuyorduk ki, sesini duymak nefesimi kesecekti az daha.

"Bu günler eğer sona erer ve eski yaşantımıza dönebilirsek, ne yapmayı düşünüyorsun?" diye sordu.

Bu soru karşısında bir an için duraksadım, düşüncelerim adım atmamı engelledi. Sahi, ne yapmak istiyordum? Bu yeni dünya düzeni ortadan kalkar ve eski hayatımıza dönersek, yaşamımız güzel olursa, kısacası hayatta kalır ve o günlere ulaşırsam neye yönelmek istiyordum?

Duraksamama son verip zor da olsa adımlarımı atmaya devam ettim. Elim silahımın kabzasına daha sıkı bir şekilde sarıldı. Karanlık suyun yansımasında kendimi görebilmeyi umdum ama göremedim. Düşüncelerim dağınık bir şekilde zihnimin içinde dolaşmayı sürdürdü. Ne yapmak istediğime dair bir fikrim yoktu maalesef. Aklıma hiçbir şey gelmiyordu.

Niko'nun gözlerine bakıp benden yanıt bekleyen gözlerini gördüğümde, içimdeki karmaşayı dile getirdim. "Aslında, bunu hiç düşünmedim," dedim gerçeği dile getirerek. "Ne yapmak istediğime dair hiçbir fikrim yok. Bu yeni dünyada hayatta kalmaya odaklanmak önceliğim. Ancak bunu başarabilirsem, işte o zaman bir şeyler düşünebilirim. Şu an için hayatta kalmak için mücadele etmek dışında, ne yapmak istediğime dair bir vizyonum yok."

Konuşurken adımlarımızı sıklaştırdık, su birikintisinin sonunu gözlerimizle taradık. Önümüzdeki günlerde, bu yeni dünyada var olmanın anlamını ve ne yapmak istediğimizi yeniden keşfetmek için bir fırsatımız olabilirdi. Belki de birlikte yeni bir toplum inşa etmek, barış ve umut dolu bir gelecek için mücadele etmek isteyenler arasına katılmak mümkün olabilirdi. Tabii yaşayan varsa.

Niko başını anlayışla salladı. "Bir gün gelecek," dedi ve konuşmayı sürdürdü. "Bu günleri gülerek hatırlayacağız. Şimdilik hayatta kalmak için mücadele etmeye devam edelim."

Belli belirsiz gülümsedim. Son adımlarımızı atarken buradan sağ salim çıkabilmeyi, sonrasında da şükretmeyi isterken buldum kendimi. Gerçi şükretmek bu zamanda mantıklı mıydı bilmiyordum. Dahası Tanrı var mıydı ve bizi görüyor muydu? Onu da bilmiyordum. Tek hissettiğim ve bildiğim bu dünyada terk edildiğimizdi.

Nihayet su birikintisinin içinden çıktığımızda rahatlıkla derin bir nefes aldım. Nefesi geri verirken Niko'nun "Hatırlıyor musun gördüğümüz gökdeleni?" diye sorduğunu duydum. Kaşlarımı hafifçe çattım. Elbette hatırlıyordum. Hatta gökdelenin tepesinde telsizi kullanabilmemizi sağlayacak bir anten de vardı. Eğer ki zarar görmediyse oraya çıkar ve iletişim kurarız diye düşünmüştüm. Demek ki Niko da benimle aynı şeyi düşünmüştü.

"Evet. Şahsen ben oraya gittiğimizi düşünüyordum," dediğimde "Evet," diyerek beni onayladı.

Adımlarımızı zorlukla atarken, her bir adımımızla çatlayan zeminin sesi yankılanıyordu. Gözlerim, yıkıntılarla dolu çevreyi taradı yeniden. Evlerin sadece birer gövde iskeleti haline geldiğini gördüm, camlar kırık dökük bir şekilde her yere dağılmıştı. Sert rüzgar, çatlaklarla dolu yollarda toz bulutları yaratıyor ve gökyüzünü gri bir örtüyle örtüyordu.

Doğa ve dünya adeta yerle bir olmuştu. Ağaçlar kökünden sökülmüş, parçalanmış bir halde dört bir yana dağılmıştı. Göz alabildiğine uzanan bu yollar, şimdi çatlamış ve çökmüş haldeydi. Sadece kahverengi toprak yığınları ve yok olmuş bitki örtüsü geriye kalmıştı.

Bu kıyamet sonrası manzara, insanlığın yok oluşunun bir yansıması gibiydi. Yıkımın izleri her adımda daha da belirginleşiyordu.

Sağ tarafta kalan metropolün karmaşası artık sessizliğe gömülmüş, yerini yıkıntılarla dolu sessizliğe bırakmıştı. Sadece rüzgarın hışırtısı ve yıkıntıların arasından geçen birkaç uğultu duyuluyordu. İlerlemekte hala zorlanıyorduk.

Çatlaklarla dolu yollarda adımlarımızı atarken, her adımda dengemizi kaybetme riskiyle karşı karşıyaydık. Yıkıntılar arasında ilerlemek, devrilen beton blokların, demir iskeletlerin ve çürümüş enkazların arasında manevra yapmayı gerektiriyordu. Gözlerimiz sürekli dört bir yanı taramak durumundaydı. Çünkü bir adımı bile yanlış atmamız bizi daha kötü ve içinden çıkılmayan sonuçlara götürebilirdi.

Gökyüzü, gri bir sis tabakasıyla kaplanmıştı. Güneşin ışığı zorlukla bulutlar arasından sızarak yeryüzünü aydınlatıyordu. Bu ise bizim için hiç umut verici değildi.

Hedefimiz olan gökdelene doğru ilerlerken karşımıza çıkan yıkılmış köprü işimizi hiç kolaylaştırmadı. Daha önceden heybetli bir yapı olan bu köprü, ortaya çıkan garip bulutların ve depremlerin etkisiyle parçalanmış, enkaz yığınlarına dönüşmüştü. Beton kırıkları, demir çubuklar ve yıkıntılar arasında dar bir geçit oluşmuştu ve geçmemiz için bize izin verir gibi görünüyordu.

İlerleyip köprüye vardığımızda altımızdaki boşluk bir an için yüreğimi ağzıma getirdi. Bir yanlış adım, bizi şu anda gördüğüm tehlikeli boşluğa düşürebilirdi. Üstelik beton kırıklarının arasında sıkışmış demir çubuklar, sağlam bir denge becerisini gerektiriyordu.

Derin bir nefes aldıktan sonra ilk adımımı attım ve düşünmemeye çalıştım. Her adımda beton kırıklarının üzerindeki yıkıntıların ne kadar dayanıklı olduğunu sorguluyordum.

Zemini kayganlaştıran dökülen su birikintileri ve çamurlar, geçişimizi oldukça zorlaştırıyordu. Her adımda dikkatli olmak için ayaklarımızı doğru yere yerleştirmeye çalışıyorduk. Ayaklarımızın altındaki metal enkazlarının keskin kenarları, hızlı ve sağlam adımlar atmamızı engelliyordu. Bu zorluğa rağmen, kararlılıkla ilerlemeye devam ettik.

Köprünün etrafında uçuşan kuşlar ve gördüğümüz yıkılmış bariyerler, içinde bulunduğumuz atmosferi daha da gerilimli hale getirmekteydi. Rüzgarın uğultusu, yıkıntıların çıkardığı tıslama ve kırılma sesleri arasında ilerlemeyi sürdürüyor, köprünün enkazı üzerinde adımlarımızı atmaya devam ediyorduk. Her an düşme tehlikesiyle yüz yüze kalmak, her bir adıma daha da dikkat etmemizi sağlıyordu.

Yol boyunca ilerlerken, altımızdaki boşluğun derinliğini düşünmek, dengemizi sağlamlaştırmak için daha da dikkatli olmama sebep oluyordu. Adımlarımı atarken gözlerim çatlaklara, kırık demir parçalarına ve sarkmış kabloların tehlikesine odaklanmıştı.

Bir anlık dalgınlık sonucu ayaklarım kaydı ve boşluğun içine doğru sürüklendim. Hemen yakınımda olan Niko hızla davrandı, ancak beni tutabilmek için tam zamanında davranamadığı için başarılı olamadı.

Boşluğa doğru kayarken düşüşümü yavaşlatmak için bir şeyler yapmaya çalıştım. Boşlukta dönüp kendi etrafımda hareket etmeye başladım, çevremdeki yüzeylere tutunmaya çalıştım, debelendim. Karşıma çıkan bir kabloya tutunmaya çalıştım ancak başarılı olamadım. Boşluğa düşmeye devam ediyordum ve derinlik beni kendisine doğru çekiyordu.

Umutsuz içinde hayatta kalmak için mücadele ederken birdenbire elim, oldukça derin bir çıkıntıyı fark etti. Kalbimin hızla çarpmasına rağmen son bir hamleyle çıkıntıya tutundum. Parmaklarım sıkıca tuttuğum çıkıntıyı kullanarak duraksamamı sağladı. Birkaç saniyelik derin bir nefes aldım ve yorgunluğumun üstesinden gelmeye çalabaladım.

Birkaç saniyelik dinlenmenin ardından kendimi yukarı çektim. Ellerimi ve ayaklarımı kullanarak yavaşça yukarı tırmanmaya çalıştım. Amacım çıkıntıları fark etmek ve bu çıkıntıları kullanıp tekrardan yıkık köprüye tırmanabilmekti. Bu ise pek kolay olmadı.

Yaşadığım zorluktan dolayı hala nefes nefese kalmış haldeydim. Çıkıntılara tutunup tırmanmaya çalışırken yorgunluk bedenimi sardı, kaslarımın ağırlığı beni yere çekmeye çalışıyordu. Her adımım zorlu bir mücadeledeydi, çünkü çıkıntılar kayganlaşmış, bazıları kırılmış veya çürümüştü. Gözlerim karardıkça ve ter görüşümü bulandırdıkça umutsuzluğun ağırlığı omuzlarımı bastırıyordu.

Birkaç kez kaydım, dengeyi yitirdim ve çıkıntılardan düşmekten kıl payı kurtuldum. Her başarısız denemede kendimi tekrar toparlamaya çalışıyor, yeniden tırmanmaya devam ediyordum. Vücudumun her kası, sarsıntıya ve yorgunluğa dayanmaya çalışıyordu. Ayaklarımın ve ellerimin üzerine yüklenen ağırlık zamanla dayanıklılığımı zorlamaya başladı.

Köprünün yıkık demirlerine doğru ilerlemek için son bir çaba sarf ettim. Adımlarımın her biri titrek ve kararlıydı. Parmaklarımı sıkıca karşıma çıkan demire doladım, çünkü bu son umut ışığıydı. Gücümü topladım ve son bir hamleyle kendimi yukarı çektim. Vücudum zorlandı, kaslarım daha da ağrıdı, ama pes edemezdim. Gözlerim kararlılıkla köprünün demirlerine bakıyordu.

Sonunda, tırmanışım sonuç verdi ve kalın demirlerden birine tutunup ayaklarımı da sağlam olan demirlerden birine bastım. Derin bir nefes aldım ve yorgunlukla savaşan bedenimin bu demirlere tutunurken pes etmemesini diledim. Kırık, paslı demir parçası sayesinde istediğim noktaya ulaşabilmek yüzümde bir gülümseme belirmesine sebep oldu. En sonunda başarmıştım.

Soluk soluğa, titrek bir şekilde ayakta durmayı sürdürdüm ve derin bir nefes aldım. Düşme tehlikesini atlattığım için şükran dolu bir şekilde Niko'ya baktım. O kadar endişeli görünüyordu ki kurtuluşum bile rahatlamasını sağlayamamıştı.

"Tanrım!" dedi öfkeyle. "Neden dikkatli olmuyorsun?"

Bakışları yıpranan ve yaralanan parmaklarıma, yırtılmış olan kıyafetlerime odaklandı. Hiçbir şey söylemedi. Dinlenişimi fazla uzatamadım. Çünkü köprünün çıkışına çok az bir zaman kalmıştı ve ilerleyişimize devam etmemiz gerekiyordu.

Nihayet köprüden kurtulup zemine ayak bastığımızda ellerimi dizlerimin üzerine koydum, birkaç saniye soluklanma kararı aldım. O kadar kötü durumdaydım ki tüm vücudum iflas etmişti.

Niko, hızla çantasını yere koydu ve içinden ilk yardım setini çıkardı. Gözleri dikkatle yaralı ellerime odaklandı. Kanlar içinde kalmış ve yaralanmış olan ellerim titriyordu. Sarsıntılı bir nefes aldım, ancak Niko'nun sakin ve kararlı duruşu içimi biraz olsun rahatlattı.

Önce yara temizliği için antiseptik solüsyonu elime döktü. Serinliği ve yanma hissi hemen yayıldı, ancak bunun önemli bir adım olduğunu biliyordum. Sesimi çıkarmadım. Ardından steril gazlı bezleri alarak yaralarıma nazikçe bastırmaya başladı. Acı hissiyle birlikte, yaraların temizlenmesi ve enfeksiyon riskinin azaltılması için yapılan bu işlem rahatlamamı sağladı.

Daha sonra, yara üzerine antibiyotik merhemini sürdü. Merhemi ellerime uygularken, oldukça profesyonel görünüyordu. Kim bilir bunu daha önce kaç kez yapmıştı. Ellerime sürdüğü merhem, yaralarımın iyileşmesine yardımcı olacak ve enfeksiyon riskini ekstra azaltacaktı.

Son olarak, gazlı bezleri yaralarıma oldukça nazik dokunuşlarla sararken, gazlı bezlerin yerinde durabilmesi için birkaç kez etrafına bant yapıştırdı. Pansumanın sıkı ve güvenli bir şekilde yerleşmesiyle, ellerim koruma altına alındı ve iyileşme süreci başlamış oldu.

Pansuman sonrası bir süre daha soluklandık. Aldığımız karar doğrultusunda maksimum yarım saat dinlenebilirdik. İkimizin de karnı guruldadığında kendimize enerji verecek bir şeyler yemeye ihtiyaç duyduğumuzu fark ettik.

Niko, çantasından bir enerji çubuğu çıkardı ve hızlıca ambalajını açtı. Yoğun ve besleyici içeriğiyle enerji dolu olan bu çubuk, ona uzun süre gidecek bir enerji sağlayacaktı. İştahla ısırıp güçlü çenesiyle çubuğu parçaladı. Her lokmada, enerji çubuğunun lezzeti ağzında yayılıyor olmalıydı. Yüzündeki ifade bana bunu düşündürmüştü.

Ben de çantamdan çıkardığım bir konserve kutusunu açmaya karar verdim. Nitekim ellerim ağrıdığı için bu beni zorladı. Bu durumu fark eden Niko, kutuyu elimden aldı. Titiz bir şekilde konserve kutusunu açarken, yiyeceğin tazeliğini koruduğundan emin oldu. Kokusu açlık hissimizi daha da arttırmıştı.

Kutunun içindeki konserveyi dikkatlice tabağıma döktü ve yemem konusunda yardımcı oldu. Her lokmada, besleyici et parçalarının tatlı ve tuzlu lezzeti damağımda dans etti.

Bana yardımcı olduğu için ona bir kez daha minnettar olduğumu düşündüm.

Yemeklerimizi yemekle meşgulken, bir yandan da yorgun bedenlerimize dinlenme fırsatı tanıdığımız için mutlu oluyorduk. Etraftaki sessizlik, yemeklerimizin tadını daha da ön plana çıkarıyordu. Vücutlarımız yavaş yavaş toparlanırken, enerji dolu bu yiyecekler bize güç verdi. Bedenlerimize enerji ve güç veren bu kısa soluklanma süresi, bir sonraki zorlu mücadele için bizi hazırladı.

Yemeklerimizi bitirdikten sonra, tabaklarımızı titizlikle temizledik ve çöpleri toplayıp bir poşetin içine koyduk. Daha sonrasında poşeti çantama yerleştirdik. Kalan konserveyi sıkıca kapatıp onu da çantamın içine koyduktan sonra kararlı bir ifadeyle birbirimize baktık. Yolculuğumuza devam etmeye hazır olduğumuzu hissettik. Bu kısa molanın ardından yeniden yola koyulma vakti gelmişti.

Zaman geçtikçe ilerlemek her geçen adımda daha da zorlaşıyordu. İlerlerken, devasa çatlaklarla karşılaştık ve bu durum bizi çok zora soktu. Çatlaklar yüzünden yolumuzu uzatmak ve dolambaçlı bir yol tercih etmek durumunda kaldık.

Bir süre daha ilerlediğimizde duyduğumuz garip sesler, bir yaratığın yaklaştığını haber veriyordu. Hızla hareket edip bir saklanma yeri aramaya başladık. Hiçbir yeri güvenli görmeyince bir kısmı yıkılmış binalardan birinin içine sığındık. Ses çıkarmamaya çalışıyor, hatta nefes alış verişimizi olabildiğince sessiz tutmaya çalışıyorduk. Görüş açımız o kadar daralmıştı ki, yaratık bize yaklaştıysa bile onu görmemiz zordu.

Yaratığın ağır adımları yaklaşırken elimizden geldiğince sessiz bir nefes aldık. Bunun ardından Niko, el kol hareketleriyle bana moral vermeye çalıştı. Endişeli olmamamı söylüyordu. Bunu söylemesine rağmen kendisinin de benim gibi endişeli olduğunu biliyordum.

Yaratık, gürültülü bir şekilde hareket ederken kalbimdeki endişe daha da arttı. Sırtımı duvara dayayarak ellerimle ağzımı kapattım ve yaratığın geçip gitmesini bekledim. Bir yandan da o dar açıdan yaratığı görmeye çalışıyordum.

Nihayet, yaratık belirdi. Mutasyona uğramış vahşi bir canavardı. Gözleri öfkeyle parlıyor, sert pençeleri ve dişleriyle önüne çıkacak her şeye saldırmak için hazır bekliyordu.

Niko'nun yaptığı hareketlere bir anlam çıkarmaya çalıştım nitekim ne demek istediğini anlayamadım. En sonunda elini alnına vurup başını salladıktan sonra aniden harekete geçti. Silahını sıkıca kavramıştı ve yaratığa karşı savunma pozisyonuna geçmişti. Nihayet yaratığın karşısına çıktığında "Hey!" diyerek bağırdı. Lanet olsun! Ne yapmaya çalışıyordu? Amacı kendisini öldürtmek miydi?

Karşısında duran yaratık, insan zihninin en karanlık kabuslarını andırıyordu. Derisi, yarı çürümüş etin ve dikenlerin bir karışımı gibi görünüyordu. Kabarık, pullu ve sert yapısıyla her adımda tüyler ürpertici bir şekilde hareket ediyordu. Bedeni, iliklere kadar donduran bir soğukluk yayıyordu, adeta ölümün kendisiyle bütünleşmişti.

Yaratığın gözleri, karanlığın derinliklerinde kaybolmuş gibi görünüyordu. Kırmızı bir alev gibi parlayan göz bebekleri, insanı delip geçen bir hırs ve şiddetin yansımasıydı. Gözlerinden yansıyan ışık, çevresini aydınlatırken aynı zamanda ölümün soğukluğunu da yansıtıyordu.

Dişleri, ölümcül birer silah gibiydi. Keskinliği ve uzunluğuyla herhangi bir varlığı kolayca parçalayabilirdi. İnsan etine olan açlığını simgeleyen dişler, yaratığın doğasının bir parçasıydı. Tıslama sesleri eşliğinde dişlerini göstermesi, düşmanlarının korku dolu bir panik içinde geri çekilmelerine neden oluyordu.

Yaratığın pençeleri, uzun ve kıvrak yapılarıyla avını yakalamak için mükemmel bir silah gibiydi. Keskin tırnakları, eti kolayca yırtacak ve düşmanlarının üzerine hücum ederken ölüm saçacaktı. Pençeleriyle yaptığı her darbe, korkunç bir acıyla sonuçlanıyordu.

Yaratığın hareketleri, vahşi bir dansın izlerini taşıyordu. Her adımda kasları kasılarak gücünü gösteriyor, hızla ilerlerken etrafındaki yıkımı artırıyordu. Gövdesi kıvrımlı bir şekilde hareket ediyor, çevredeki objeleri yıkarak yol alıyordu. Bedeninin esnekliği ve hızı, önündeki engelleri kolayca aşmasını sağlıyordu.

Yaratığın varlığı, doğanın şu anki durumuna dair bir hatırlatmaydı. Kıyametin etkisiyle mutasyona uğramış, insanlıktan uzaklaşmış bir varlık olarak yeryüzünde dolaşıyordu. Vahşiliği ve ölüm dolu bakışlarıyla insanların içindeki korkuları tetikliyor, her bir nefes aldıklarında içlerine korku salıyordu. Tıpkı bana korku saldığı gibi.

Niko'nun ateşlediği silahın sesi yankılandı, yaratığın dikkati aniden Niko'ya kaydı. Hışırtılı bir kükremeyle birlikte yaratık, süratle hareket ederek Niko'ya saldırmak için ileri atıldı. Niko, tehlikeli düşmana karşı hazırlıklıydı, keskin reflekslerini kullanarak silahını hızla doğrulttu.

Yaratık, pençelerini öfkeyle sallayarak Niko'ya yaklaştı. Niko, süratli adımlarla saldırılarından kaçınmaya çalıştı. Pençelerden sıyrılırken bir yandan nişan alıp atışlarını gerçekleştirdi. Kurşunlar yaratığın derisine saplandı, bazıları sert derisini delerek derin yaralar açtı, ancak yaratığın dayanıklılığı o kadar güçlüydü ki mermiler onu hâlâ etkisiz hale getirmeye yetmiyordu.

Aldığı yaralardan dolayı yaratığın saldırıları daha da şiddetlendi. Niko, dengesini korumak için hızlı hareket etti, sert pençelerden kaçınmak için akrobatik manevralar sergiledi. Silahını ustalıkla kullanarak hedefini tespit etti, nişan aldı ve tetiği çekti. Kurşunlar, yaratığın vücuduna isabet etti, etrafa saçılan kan ve et parçaları havada uçuştu.

Ancak yaratık, acıya rağmen durmaksızın saldırmaya devam etti. Pençeleri ve dişlerini kullanarak Niko'nun üzerinde ölümcül darbeler oluşturmaya çalışırken, Niko'nun becerikli manevraları ve kararlılığı hayatta kalmasını sağlıyordu. Adeta ölümle dans ediyordu, nefes nefese bir mücadelenin içindeydi.

Yaratığın gözlerinden yansıyan vahşi arzu, onu daha da tehlikeli ve ölümcül kılıyordu. Niko, kendisini korumak ve hayatta kalmak için her hamlesini dikkatlice planlamıştı sanki. Hızlı refleksleriyle yaratığın saldırılarını önledi, derisinin zayıf noktalarına nişan alarak kritik darbeler yapmaya çalıştı.

Niko, adrenalinin yükseldiği bir savaşta kendi sınırlarını zorluyordu. İleri geri atlayarak ve hızlı manevralar yaparak yaratığın ölümcül saldırılarından kaçmaya çalıştı. Her an, yaratığın sert pençelerinin ve dişlerinin yakın bir darbesiyle karşı karşıya kalsa da hayatta kalma mücadelesinde son nefesine kadar direniyor ve onu yok etmeye çabalıyordu. Tabii bütün bunlar olurken benim de yüreğim ağzıma gelmişti.

Çevredeki yıkık binalardan sıçrayan toz bulutlarıyla kaplanmaya başladığında alan, yaratığın ne yapmaya çalıştığını anladım ve endişeli bir çığlık dudaklarımdan kaçmak için debelendi. Yaratık, eline bina molozlarından birini alıp Niko'ya saldırmayı planlıyordu. Yaratık Niko'ya döndüğünde elindeki molozla bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm. Eğer bir şeyler yapmazsam Niko ölebilir, onu kaybedebilirdim.

Endişe dolu bir nefes aldım ve hızla düşünmeye başladım. Eğer hızlı hareket edebilirsem, belki de yaratığın saldırısını engelleyebilir ve Niko'yu koruyabilirdim. Kalbim hızla çarpmasına rağmen cesaretimi topladım ve bir an için hareketsiz kaldım, fırsatı bekledim.

Yaratık, hışırtılı bir şekilde Niko'ya doğru hamle yaparken, ben de tüm gücümle harekete geçtim. Adrenalinin verdiği güçle hızla yanına doğru koştum. Yaratığın gözlerinin öfke dolu bir bakışla bana döndüğünü fark ettim. Ona yaklaşırken, bir şeyler yapmak için bir fırsat elde ettiğimi hissettim.

Elime geçen bir demir çubuğu hızla kaldırdım ve yaratığın elindeki molozu hedef aldım. Tam saldırı yapacağı sırada çubuğu salladım ve moloz parçasını havada yakaladım. Yaratığın şaşkın bir ifadeyle duraklamasına sebep oldum.

Bu fırsatı değerlendirerek hızla Niko'nun yanına doğru ilerledim ve onu yaratığın saldırısından uzaklaştırmaya çalıştım. Yaratık ise şaşkınlıktan kurtulmuş ve tekrar saldırıya geçmişti. Pençelerini sertçe sallayarak üzerimize atıldı. Ancak, ben ve Niko birlikte hareket ederek bu ölümcül saldırıdan kaçmayı başardık.

Yaratığın öfkesi daha da artarken, bu defa birlikte silahlarımızı yaratığa yönelttik. Niko'nun bana bir an için bakan minnettar bakışları, içimdeki gücü daha da arttırdı.

Beraber çalışarak yaratığa karşı saldırıya geçtik. Kurşunlar havada uçuştu, yaratığın derisi daha da delindi ve yepyenş yaralarla kaplandı. Ancak yaratığın dayanıklılığı hala devam ediyordu.

Karşılıklı çatışmamız devam ederken, yaratığın gücüyle başa çıkmak için stratejik hamleler yapmaya çalıştık. Birlikte hareket ederek yaratığın saldırılarından kaçındık ve onun zayıf noktalarını hedef aldık. Bir yandan savunma yaparken, diğer yandan da saldırıya geçiyorduk. Savaşın getirdiği zorluklara rağmen kararlılığımızı koruyor, birbirimize destek oluyorduk.

Dakikalar geçerken, yaratık yorgun düşmeye başladı. Güçlü darbelerle onu zayıflatmıştık. Son bir hamleyle, Niko ve ben birlikte güçlü bir saldırı daha gerçekleştirdik. Birkaç saniye sonra Niko'nun silahı gürültüyle patladı, kurşunlar yaratığın vücuduna saplandı. Yaratık, son bir çığlıkla yere düştü ve hareketsiz kaldı.

Ortam, yaratığın düşüşü ile sessizliğe büründü. Yaratıkla olan çatışmamız sona ermişti. Onunla çatışırken mermilerimizi değiştirmek, silahları değiştirmek her ne kadar zorlasa da bir şekilde şans yanımızdaydı ve hayatta kalmamıza sebep olmuştu.

Niko'ya baktım yeniden. İkimiz de nefes nefese kalmış ve yorgun düşmüştük, ancak hayatta kalma mücadelemizi başarmıştık. Derin bir nefes aldım. Onun da bunu yaptığını duyunca güldüm. O da bana katıldığında birlikte gülmeye başladık. Yorulmuştuk. Hem de çok. Aslında Niko, benden daha çok yorulmuştu ama edindiğimiz zafer, bu yorgunluğa değiyordu.

Birlikte bu korkunç yaratığı alt etmiştik ve hayatta kalma mücadelemizde bir adım daha ileriye gitmiştik.

Kendimizle ne kadar gurur duysak azdı.

Lütfen aşağıdaki soruları cevaplayınız.

1) Bölümü nasıl buldunuz?

2) Sizce sonraki bölümde neler olacak?

3) Kıyamet sonrası dünyada yaratıklar dışında sizce başka neler olurdu?

4) Karakterlerin yaşadıkları olaylarda hayatta kalmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

5) Niko ile anlatıcı, sizce ilerleyen bölümlerde nelerle karşılaşacak?

6) Yeni bölüm için heyecanlı mısınız?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.