İçeriğe geç

Tehlikeli Topraklar

Bölüm 1 · 23 dk okuma

Tehlikeli Topraklar

Bölüm 1

TEHLİKELİ TOPRAKLAR | B1

Merhaba canlarım. Nasılsınız? Nihayet ilk bölüm ile karşınızdayım.

Okumaya başladığınız saati ve tarihi buraya yazın lütfen.

Kitabımı arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın!

</p>

Hayal bile edemeyeceğim karanlık bir dünyaya adım attığımda, her şeyin bu kadar çabuk değişebileceğini ömrüm boyunca düşünmemiştim. Naif bir umutla, insanlığın güzel bir geleceğe ilerleyeceğini, teknolojinin gelişeceğini ve ciğerlerimizin soluduğumuz havayla coşacağını düşünmüştüm. Ancak gerçekler, kısa bir an içinde acı bir gerçeklikle yüzleşmeme yol açtı. Her şey, benim dahi hayal edemeyeceğim bir hızla altüst oldu.

Büyük yıkımın ardından, hayatta kalmayı başaran insanlar gibi ben de tehlikeli topraklar adını verdiğimiz bölgelere sığındım. Ancak, adının hakkını veren bu bölgelerde yaşamak hiç de kolay değildi. Her adımda ölümün nefesini ensede hissediyorduk. Güvenli bir yuva aramak yerine, sürekli bir avcı olma mücadelesi veriyorduk. Tehlikenin kol gezdiği bu topraklarda, hayatta kalmak için her an tetikte olmalıydık.

Şimdi, belki de merakla düşünüyorsunuz: Büyük yıkım nedir? Neden tehlikeli topraklar adı verilen bölgeler? Neden hayat daha da zorlaştı? İşte hepsini baştan anlatacağım. Kendi başıma gelenleri, nasıl bu karanlık diyarların birinde kendimi bulduğumu anlatacağım.

Bir zamanlar sakin ve refah içinde geçen hayatım, kaderin acımasız bir oyunuyla bir anda paramparça oldu. Gezegenimizin doğal dengesini alt üst eden bir felaket, her şeyi yerle bir etti. Kentler harabeye döndü, doğa kendi içinde yıkıldı, ve insanlık acı dolu bir karanlık içine sürüklendi. Bilim ve teknoloji, hayatı kolaylaştırmak yerine, tam bir kaosun parçası haline geldi. İnsanlar, varoluşlarının en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanır oldu.

Büyük yıkımın ardından ortaya çıkan tehlikeli topraklar, yer yüzünün en vahşi ve ölümcül bölgeleriydi. İşte bu diyarlar, hayatta kalmak için cesaret ve kurnazlık gerektiren yerler haline geldi.

Burada, her adımda tehlikenin pençesine düşebilirdiniz. Canavarlar, yıkıntılar arasında saklanan düşmanlar ve karanlık büyülerle kaplı bu yerler, insanın doğasını test eden bir arenaya dönüştü. Böyle bir dünyada, kendi kaderimi şekillendirmek için mücadele etmek zorunda kaldım. Gücümü keşfetmek, içimdeki karanlığıyla yüzleşmek ve umutsuzluğun pençesinden çıkmak için yola koyuldum. İnsanlığın hayatta kalma mücadelesi içinde, umut ışığını yeniden yakmak için çabaladım. Bu yolda, dostluklar kurup, düşmanları alt etmek için savaştım. Özgürlüğümü ararken, aşkın da gizemli koridorlarında dolaştım.

Bu dünyada, hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Sıradan insanlar, destanlara kahramanlık ekleyen güçlere ve yeteneklere sahip olabiliyordu. Cadılar, büyücüler, savaşçılar ve diğer fantastik varlıklarla dolu bu dünyada, düşmanlarımızı alt etmek için benzer güçleri kendimizde bulmalıydık.

Karanlık bir romantizm, sıra dışı aşklar ve gizemli sırlar, hayatta kalma mücadelesinin içine sızdı. Bu, benim hikayem. Cesur bir yolculukta, karanlık diyarlardan birinde kendimi buldum ve düşmanlarıma karşı savaşmak için içimdeki gücü keşfettim. Bu fantastik dünyada, aşkın ve umudun gücüyle hayatta kalmayı öğrendim.

Sözlerim, Sarah J. Maas'ın epik kahramanlarının cesaretini, J.R.R. Tolkien'in eşsiz dünyalarının büyüsünü ve J.K. Rowling'in gizemlerle dolu maceralarının heyecanını andıran bir ahenkle dans ediyor. Haydi, bu karanlık dünyaya benimle birlikte adım atın. Sizi hayran bırakacak, soluksuz okuyacağınız bir destanın içine sürükleyeceğim.

Büyük Yıkımın Öncesi ve Sonrası

Kötü bir günün ağırlığı sırtımda, solgun yüzümü eve doğru yönlendirdim. Okulun dar koridorlarından geçerken, sararmış kitap sayfalarının sessiz çığlıkları kulağımda yankılanıyordu. Öğrenmenin hafif bir sevinç olmaktan çok uzak olduğu bu yerde, yıpranmış umutlarımı tutsak eden duygusuz bir rutin beni sarıp sarmalıyordu.

Nihayet evime vardığımda, yorgun bedenimle kapıyı açmak için pantolonumun cebine uzandım. Parmaklarım derinliklerde dolanırken, gizemli bir güç anahtarı ellerime bırakırcasına avuçlarımın arasına sızdı. Gözlerim anahtarı tutkuyla izlerken, onu karanlıkta parlayan bir hazine olarak algıladım. Büyülü bir ritüelin tam ortasındaymışım gibi, anahtarı cepten çekip çıkardım ve kapıya yönlendirdim.

Demir kapıyı iterek içeri adım attığımda, güvenli limanımın sıcak kolları beni kucakladı. Kırılgan ruhum, evin içinde huzur bulduğunu hissederek derin bir nefes aldı. Ancak, oyalanmaya meydan vermedim ve kapıyı arkamdan sertçe kapatırken, düşüncelerimde iz bırakan geçmişin hayaletlerini kovmak için adımlarımı hızlandırdım. Bu çağda, masumiyetin değeri yok olmuştu ve her bir adımınızda tehlikenin soğuk nefesini hissetmekten başka bir şey kalmamıştı.

Sessizliğin karanlık gölgesi koridoru sarmalarken, derin nefeslerimi yavaşça salıverdim. Gözlerim koridoru kısa bir anlığına süzdü. Annem ve babamın hala eve dönmediğini anlamamla birlikte sessizliği iliklerime kadar hissettim.

Anne ve babamın çalıştığı uzak mesafedeki yer, onların geç gelmesini alışılmış bir durum haline getirmişti, ancak bu kez sessizlik diğer günlerden daha ağır ve tekinsizdi.

Yorgun bedenim, anahtarımı portmantoya asmak için elimi kaldırmadan önce, ağrıyan omzum nedeniyle çantayı yere bırakmak zorunda kaldı. Anahtarımı kaybetme korkum, onu yeniden aramak istemeyişimle birleşince, dikkatlice asarak korumaya almama sebep oluyordu. Anahtarı asmamın ardından kısa kollu, ince bir ceketimi çıkarıp portmantoya asan ellerimle, çantaya odaklanarak düşünceli bir bakışla gömüldüm.

Koridorda, hayalet gibi bir sessizlik hâkimdi. Yalnızca sessizlik değildi bu, aynı zamanda bir gizem perdesi gibi gerilimi hissettiren bir sessizlikti. Sanki koridorun her köşesinde bir sır saklanıyordu ve bu sır, benimle oyun oynamaya hazırdı.

Gözlerim ruhumu daraltan koridorda gezinirken, bir anlığına sanki evde benden başka birisi varmış gibi hissetmeye başladım. Korku ve merak iç içe geçerek kalbimi sıkıştırırken, fantastik dünyaların perde arkasında dolaşan gizemli bir karakter gibi hissettim kendimi.

Bir an için duraksadım ve gözlerimi kapadım. Sessizlik, kulaklarımı dolduran bir karanlık ormanda yankılanan sessizlik gibiydi. Huzursuz bir nefes aldım ve koridorun derinliklerine nüfuz eden sessizliği hissettim. Bu sessizlik, ruhumun derinliklerine kadar uzanan ve beni rahatsız eden yalnızlığımı içesine hissetmeme sebep oluyordu.

Gözlerimi tekrar açtığımda, koridorun yarı aydınlık, yarı karanlık atmosferiyle karşılaştım. Ürkütücü sessizlik, adeta benimle dans edercesine etrafa yayılıyordu. Gözlerim portmantoya asılı ceketimden, sessizce bekleyen çantama kaydı. Derin bir nefes aldım.

Yere bıraktığım çantaya doğru eğildim, parmaklarım çantanın üst kısmında bulunan tutma kısmını sıkıca kavradı ve çantayı hafifçe havaya kaldırdım. Bedenim doğrulduğunda, göğsümde dolanan bir sızıyla birlikte içime acı dolu bir nefes çektim. Bugünkü spor dersinde omzuma çarpan basketbol topu, omzumun arasına sinsice sızarak bir sızı kaynağına dönüşmüştü. Elimdeki çanta ise bu acıyı o keskin noktada tetiklemiş, canımı yakmıştı.

Dişlerimi sıkarak ve sızlayan ağrıya karşı direnerek, hol boyunca adımlarımı sertçe atarak ilerledim. Nihayet üst kata çıkan merdivenlerin başında durdum ve ilk basamağa yavaşça adım attım. Gözlerim merdivenlere takıldı, bugün bir şekilde normalden daha uzun ve uçsuz bucaksız görünüyorlardı. Tırmanmaya devam ettiğim her adımda, bu basamakların sonsuza dek uzanacağı hissine kapıldım.

Sonunda son basamağa zaferle ulaştığımda, gözlerimi kararmaya yüz tutan koridora çevirdim. Gördüğüm altı kapı kapalıydı ve sanki arkasında pek çok gizemi barındırıyormuş gibi görünüyordu. Her bir kapı, kendi fantastik dünyasına açılan bir geçit gibiydi. Oysa bu kapılardan birinin arkasında tuvalet, diğerinde ise banyo vardı. Anne ve babam, evin her bir köşesini özenle dekore ederken, bu banyoyu benim kişisel cennetim haline getirmişlerdi.

Bir adım attığımda, gülümsemeden yapamadım. O banyonun eşi benzeri olmayan cazibesini hissedebiliyordum. Gözlerim her seferinde ışıldardı, çünkü bu özel mekan sadece benimdi ve orada kendimi tam anlamıyla özgür hissedebiliyordum.

Geriye kalan dört kapıdan ikisi kapalıydı ve birinin ardında benim odam ile ebeveyn odası yer alıyordu. Ebeveyn odasının hemen karşısında, babama ait olan çalışma odası gizemli bir atmosferle çevriliydi. Bu odanın derinliklerinde sırlar ve bilinmeyenler saklıydı, bence. Çünkü babam bu odaya hiç adım atmama izin vermemişti. Kendimi bildim bileli kilitliydi. Neden kilitli olduğunu defalarca sorduğumda bana odasına girilmesini istemediğini, önemli evrak ve belgelerin odasında yer aldığını, kaybolmaması gerektiğini söylemişti. Aslında varsa...

Genelde fantastik filmlerde bu tür girilmeyen odalarda bambaşka sırlar olur ve karakter o sırrı daha sonra keşfederdi. Başımı iki yana salladım ve bakışlarımı en sonda yer alan kapıya çevirdim. Koridorun sonunda duran bu oda ardiyeye açılıyordu. Herhangi bir gizemi yoktu.

Derin bir nefes alarak koridorda ilerlemeye devam ettim. Odama girip kapıyı sessizce arkamdan kapattıktan sonra gözlerim hızla odanın içinde dolaştı. Sırt çantam odak noktam haline geldi ve onu her zamanki yerine bırakarak bir görevi daha tamamlamış gibi hissettim.

Bedenimdeki yorgunluğu hissedince hızla soyunmaya ve rahatlamaya odaklandım.

Kıyafetlerimi çıkardıktan sonra çamaşır sepetine doğru yöneldim. Bu küçük sepet, kirli kıyafetlerimi düzenli bir şekilde saklamama yardımcı oluyordu. Kıyafetlerimi sepete bıraktıktan sonra saçlarımı topladım ve tepede bir topuzla sabitledim. Ardından pijamalarımı giydim ve rahat kumaşın bedenimi sarmasıyla iç huzur hissettim.

İşim bitince yerde duran sırt çantasına doğru adım attım ve fermuarını açarak içinden matematik dersine ait kitaplarımı ve defterimi çıkardım. Kitapları ve defteri sıkıca tutarak çantanın fermuarını kapattım ve içindeki değerli eşyalara özen gösterdim.

Bakışlarımı çalışma masama çevirdiğimde masanın beni çağırdığını hissettim. Kararlı bir şekilde ilerleyerek masaya ulaştığımda elimde tuttuğum kitapları ve defteri masanın üzerine yerleştirdim. Cep telefonumu sıkıca kavrayıp kulaklığı takarak müzik açtım. Müzik eşliğinde ders çalışmak konsantrasyonumu artırıyordu.

Sıra Gülşen'in en sevdiğim ve modasının asla eskimeyeceğini düşündüğüm şarkısına geldiğinde, hem çalışmaya devam ediyor hem de şarkıya eşlik ediyordum.

Kaçırma gözlerini.

Dinle, kalp sesini.

Söyle.

Seviyorsan yürekli ol.

Ders çalışmaya başladıktan sonra ne kadar zaman geçtiğini tam olarak bilemiyordum, ancak henüz çok uzun bir süre geçmediğini düşünüyordum. Konsantrasyonumu kırmadan bir süre daha çalışmaya devam ettim.

Birden, kulağımdaki kulaklıkları çıkardım ve oturduğum sandalyeden kalkarak içecek bir şeyler almak için masamdan uzaklaşmak istedim. Ancak bu esnada, hafif bir sallantı hissettim. İlk başta sadece hafif bir titreme gibi geldi, ancak sallantı giderek şiddetlendi. Aniden gerçekleşen bu deprem dalgası, yüreğimde bir endişe uyandırdı.

Hızla ellerimle yakınımda bulunan bir şeye tutunarak ayakta durmaya çalıştım. Odanın duvarları çatırdamaya başladı ve ardından bir gürültü patlamasıyla birlikte çevredeki eşyalar sarsıldı. Odanın içindeki nesnelerin yerlerinden fırladığını duydum.

Kendimi güvende hissetmek için odadan çıkmak istedim, ancak sarsıntı devam ediyordu. Kalbim hızla atıyor, korkuyla karışık bir endişe içinde hissediyordum kendimi.

Bakışlarımı pencereden dışarıya çevirdiğimde, daha önce hiç görmediğim bir manzara ile karşılaştım. Gökyüzünde ürkütücü bir bulut belirmişti. Bulutun kenarları karanlık ve tehditkâr bir siyah renkle çevrelenmişti. Ortasında ise farklı renklerden oluşan şimşekler hızla çakıyordu. Bu olağanüstü görüntü, doğanın beklenmedik bir dansına benziyordu.

Şimşekler çakarken, bir an için gökyüzü aydınlandı. Büyüleyici ve korkutucu bir şekilde, büyük bir yıldırım yere doğru hızla ilerledi. Yerle temas ettiğinde, etkisiyle büyük bir patlama yaşandı ve zeminde derin bir yarık oluştu.

Ancak sarsılmaya devam eden bulut, durmaksızın hareket etti. Oluşan yarığın ardından yükselen bulut, kendisi gibi farklı renklere sahip olan diğer bulutlarla çarpışarak daha da güçleniyordu. Şimşekler bu defa daha büyük ve etkileyiciydi, gökyüzünde birbirine karışan renklerle muhteşem bir görsel şölen sergilerken yüreğimi sıkıştırıyordu.

Sokakta olan insanlar sağa sola kaçışırken şimşeklerin çakışına maruz kalınca toza dönüşüyor, geriye onlardan hiçbir iz kalmıyordu. Bu benim midemi ağzıma getirmiş, yüreğimin sıkışmasına sebep olmuştu. Acaba annem ve babam iyi miydi? Yaşıyorlar mıydı?

Bulutlardan biri yaşadığım yere doğru yaklaşmaya başlayınca dehşet dolu bir küfür savurdum. Sonrasında sallantıyı umursamayarak ellerimi masadan çektim. Büyük bir çantaya cep telefonumu, dizüstü bilgisayarımı ve şarj eşyalarımı hızla doldurup sıkıca kapattım. Kararlı adımlarla odadan dışarı çıktım.

Merdivenlerin olduğu yere vardığımda karşıma havada süzülen ve çevresinde minik elektrikler bulunan ürkütücü bir nesne çıktı. Mavi bir parıltısı vardı ve içimde büyük bir endişe yaratıyordu.

Bu şey, sallantıdan etkilenmeden ilerliyor, sanki benim varlığımı sezmişçesine peşimden geliyordu. Merdivenlerden inemeyeceğimi anlayınca hızla annemin ve babamın odasına sığındım. Odada bulunan, herhangi bir tehlikeye karşı inşa edilen geçidi kullanacaktım. Artık sakinleşmem gerekiyordu. Telaşla hareket etmek yerine huzurlu olmalıydım.

Yanıma, benim için en önemli şeylerden ikisini aldığım için şanslı olduğumu düşündüm. Diğerleri belki bu eşyaları almayı akıl bile edemezlerdi. Ancak biliyordum ki, iletişim kurabilmek için telefona ve bilgisayara ihtiyaç duyacaktım. Bu eşyalar benim güçlü bağlantılarımı sağlayacaktı.

Giysi dolabını açtığımda elimi içinde gezdirerek nihayet dolabın arkasındaki kapağın açılmasını sağladım. Derin bir nefes aldım ve hızla kendimi açılan boşluğa doğru attım, adeta bir serüvenin başlangıcına adım atmış gibi.

Koşmaya başladım, loş koridorda adımlarımı hızla ilerletiyordum. Kalbim hızla çarparken nefes nefese kalmıştım. Buna rağmen asla durmadım. Derin bir soluk aldıktan sonra önümde beliren merdivenlere heyecanla baktım. Sonrasında hiç vakit kaybetmeden atıldım. Ellerimle merdivenleri tutmaya çalışırken, bir elim boşluğa doğru süzülüyor, diğer elimse sıkıca merdiveni kavrıyordu. Bedenimin düşmesini engellemek için boş olan elimi de hızla merdivene attım ve her iki elimle sıkıca tutundum.

Ayaklarımı merdivenin basamaklarına koyduktan sonra hızlı bir şekilde basamakları indim. Her adımda hızım artıyor, adeta kaçarcasına ilerliyordum. Son basamağa indiğimde ayaklarım zeminle temas etti. Merdiveni tutmayı bıraktım ve sağa doğru dönerek hız kesmeden koşmaya devam ettim.

Sadece birkaç adım atmıştım ki tekrar güçlü bir sallantı yaşandı. Sarsıntı kesildiğinde ise kulaklarımı dolduran şiddetli bir patlama sesi duydum. Bedenim savruldu ve duvara çarptım. Çarpmanın etkisiyle tüm bedenim sızlamaya başladı. Ancak bu acı, yaşadığımın sadece bir kısmıydı. Görüşüm bulanıklaşmış, gözlerim acıdan dolmuştu. Kulaklarımda acı verici bir çınlama hissediyordum.

Ellerim refleks olarak kulaklarıma gitti ve gözlerimi sıkıca kapattım. Kendimi ayağa kaldırmam gerektiğini biliyordum, ancak bunu bir türlü başaramıyordum. Zorlukla ellerimi kulaklarımdan çekip yere koydum ve ayağa kalkmak için çabaladım. Bedenim güç bela ayağa kalktığında, dudaklarımdan acı dolu bir çığlık yükseldi. Tüm vücudumda hüküm süren acı, şiddetini daha da arttırmıştı.

Sırtımı soğuğa yüz tutmuş duvara yasladıktan sonra, umutsuzlukla dolu gözlerimle insanların ölüme sürüklendiğini gördüm. Yıllardır yaşadığım zorbalıklardan dolayı hayatta kalmak için savaşan biri olarak, bu kaderi paylaşmamak için ayakta kalmalıydım. Acı ne kadar şiddetli olursa olsun, bedenimi zorlayarak ilerlemeye devam etmeliydim.

Ancak düşüncelerim ne kadar kararlı olsa da, tek bir adım dahi atmaya gücüm yetmiyordu. Gözlerimden sızan yaşlar, acının yanı sıra yüreğimi de sızlatıyordu.

Tam o sırada, bir el birden bileğimi kavradı ve beni kucakladı. Ne olduğunu anlamadan, bu gizemli varlığın yardımıyla yol almaya başladım. Neler oluyordu? Kimdi o? Neden bunu yapmıştı? Yoksa sadece bana yardımcı olmak isteyen birisi miydi?

Zamanla kulaklarımdaki çınlama hafifledi ve acı daha da azaldığında gözlerimi zorlukla açabildim. Beni kucaklayan kişinin yüzünü seçemiyordum, sanki bir sis perdesi aramızda duruyordu. Hafif bir hareketle kendimi kurtarmaya çalıştığımda, bana yaklaşarak "Sığınak nerede?" diye sordu. Sesinde bir gizem ve güç vardı, belli ki benimle birlikte sığınak arayışında olan biriydi.

Konuşmasından erkek olduğunu anladığım gizemli kişi, nasıl olup da sığınağımız olduğunu bilebiliyordu? Acaba ailemle tanışmış, benim ise haberim olmayan birisi miydi? Şüphelerim sesime yansıdı. Güvensiz bir tonda "Ne demek istiyorsun?" diye sordum. Haklıydım, bu konuda tedbirli olmak zorundaydım. Çünkü o kişi bir yabancıydı, tanımadığım biriydi. Sığınağımızın yerini bilmesini beklemek akıllıca bir davranış değildi.

Ancak o sert bir ses tonuyla, "Bir sığınağınız olduğunu biliyorum," dedi. Evden kaçtığımda sığınağa gittiğimi nasıl bilebilirdi? Bu gerçekten inanılmazdı. Dudaklarım aralandı, ama ne diyeceğimi bilemedim. Sadece birkaç saniye sessizce ona baktım.

Sonunda, içimden yükselen bir öfkeyle "Bırak beni!" diye haykırdım. Sesimde kararlılık ve tanımadığım biriyle herhangi bir paylaşım yapmayacağımı ifade eden bir ton vardı. "Seni tanımıyorum. Ayrıca, bizim bir sığınağımız yok."

Kahkaha sesi sanki alay edercesine kulaklarımda yankılandı. Arkamızdaki alandan yükselen ses ise zeminin çöktüğünü düşündürdü. Başımı hafifçe kaldırıp arkamdaki alana göz atmak istedim, ancak bunu yapmama engel oldu.

Beni hala tutan kişi, ne olursa olsun koşmaya devam ediyordu. Ne kadar zamandır koştuğumuzu bilmiyordum. O beni kucağında taşımaya devam ederken ve hızla ilerlerken, şaşkınlık içindeydim. Bu kadar uzun süre boyunca beni taşıyabilmesi ve koşabilmesi gerçekten de büyük bir mucizeydi.

"Lanet olsun! İnsanlar hala ölüyor," diye mırıldandım en sonunda dayanamayarak.

Yabancı adam bu sözleri duyduktan sonra derin bir nefes aldı ve bir süre daha sessizce koştu. Aniden, sessizliğin hüküm sürdüğünü fark etti ve durarak beni kucağından indirdi.

Görebildiğim sadece gözleriydi. Yüzünün bir kısmını puşiyle örtmüştü. Üzerindeki gömleğin üzerinde bir cübbe, gömleğin altında ise şalvar vardı. Bu tarzı benim alışık olmadığım, daha önce sadece filmlerde gördüğüm bir tarzdı.

Nefes alıp verirken sordum, "Sen kimsin?" Gözleri gözlerime dikildi ve kaşlarını çattı. "Ben, ailenin yakın bir dostunun oğluyum," dedi. Sesinde gizemli bir ton vardı.

Anne ve babamın dostlarını hep tanırdım. Çocuklarının bile kim olduğunu bilirdim. Lakin bu adamı daha önceki bir buluşmamızda görmemiştim ya da yüzünü gizlediği için ses tonu dahil bir tanıdıklık belirtisi bulamıyordum.

"Öyle mi?" diye sordum, kaşlarımı çatarken. "Eğer ben seni tanıyorsam, yüzünü görmek daha doğru olmaz mı? Burada başka kimse yok."

Adam anlayışla başını salladı ve elini kaldırıp yüzünü örten puşiyi açtı. Karşımda gördüğüm yüz bu zamana kadar gördüğüm hatta görebileceğim en güzel yüzdü. Bu yüzden büyük bir şaşkınlığa kapılmadan yapamadım. Buna inanamıyordum. Onu nasıl tanıyamamıştım? O, doğru söylüyordu. Onu ve ailesini oldukça yakından tanıyordum, üstelik ona fazlasıyla hayrandım.

"Sen..." dedim ve devam edecek gücü kendimde bulamadım. Benim için zaman adeta durmuş gibiydi. Onu tanıyamamam büyük bir şaşkınlık yaratırken, kalbim hızla çarpmaya devam etti, adeta bir gülle gibi.

"Beni tanıdığına göre, ailenin sığınağına yönelmeliyiz. Vaktimiz daralıyor," dedi. Sesinde kararlılık vardı.

Ona hak verir şekilde "Pekala," dedim ve zar zor da olsa yürümeye başladım. Attığım her adımda duvara çarptığım için tüm kemiklerim sızlasa da sesimi çıkarmamaya çalışıyordum.

Yorgunluğumuz sınırlara dayanmış olmasına rağmen nihayet sığınağa ulaştık. Derin bir nefes alırken, gözlerim karşımdaki kapıya odaklandı. Bu kapı sadece annem, babam ve benim açabildiğimiz bir kapıydı. Başka kimse bu kapıyı açamazdı.

Birkaç saniye daha ellerim dizlerimde durup sakinledikten sonra elimi parmak izi okuyucusuna elimi uzattım ve tanınmayı bekledim. Parmak izi okuma işlemi tamamlandıktan sonra kapının açıldığını belli eden ses duyuldu. Yavaşça geriye doğru çekilen kapı, geçmemiz için bize yol vermeye başlamıştı.

Bu yer şu anda bizim için en güvenli alandı. Burada hayati önem taşıyacak kadar uzun süre yiyecek bulunuyordu. Hiçbir tehlike bu bölgeye ulaşamaz, bize zarar veremezdi. Burası bizim için son kale, şu anki karanlık dünyada bir ışık kaynağıydı.

Açılan aralıktan içeri adım attığımda, sığınak kapısını kapatacak olan butona bastım ve bekledim. Kapı yavaşça kapanırken, derin bir nefes aldım ve boştaki sandalyelerden birine yorgun bir şekilde oturdum. Vücudum hala ağrıyordu. Yaşadıklarım kolay değildi.

Sığınağın kapısının tamamen kapanmasıyla birlikte buraya gelmemde yardımcı olan kişiye döndüm ve hareketlerini gözlemlemeye başladım. "Ne kadar çok erzak var," dediğini duyduğumda başımı yavaşça sallayarak söylediklerini onayladım, ancak bunu fark etmedi.

O, ağır adımlarla sığınağın içinde dolaşırken, her köşeyi titizlikle incelemeye devam ediyordu.

Ellerimi dizlerime koyarak derin bir nefes aldım ve onu gözlemlemekten vazgeçmedim. Yüzündeki ifade, hem hayrete düştüğünü hem de heyecanlandığını açıkça yansıtıyordu. Gözlerindeki parıltı, gördüğü şeylere karşı duyduğu şaşkınlığı açıkça yansıtıyordu.

Şu anda bulunduğumuz sığınaktaki elektrik, güneş enerjisiyle çalışan bataryalar sayesinde sağlanıyordu. İçerideki havanın temiz olması, sürekli çalışan hava filtreleri ve türbinler sayesinde mümkün oluyordu.

Şu anki duruma göre, en az bir yıl yetecek miktarda su, yiyecek ve enerji stoklamıştık. Bu durumda kendimizi şanslı saymalıydık.

Gülümsemeden yapamadım. Bu sığınak, bize hem koruma hem de umut sunuyordu. Geleceğin ne getireceğini bilmesek de burada güvende olduğumuzu bilmek bize güç verecekti. Uzunca bir süre burası sayesinde hayatta kalacaktık.

Bir an sessizliğin ardından derin bir nefes alarak söze başladım. Vücudunu bana doğru çevirdiğimde, kararlılıkla gözlerine baktım. "Bir plan yapmamız gerekiyor," dedim. Sesimde kararlı bir ton vardı.

Soru dolu bakışlarla bana bakmaya balladıktan sonra "Ne tür bir plan?" diye sordu.

Oturduğum yerden kalktım. Ona doğru adımlayarak yanına geldim ve düşünceli bir ifadeyle konuşmaya devam ettim. "Buradaki gıda stoğu, en azından bir yıl yetecek gibi görünüyor. Ancak gelecekteki durumu ve yer üstünde neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Bu yüzden stoklarımızı daha uzun süre kullanabilecek şekilde ayarlamamız gerekiyor. Ne kadar süre burada kalmak zorunda olacağımızı bilemiyorum."

Başını anlayışla salladıktan sonra boş sandalyelerden birine oturdu. "Gözlemlerime dayanarak bir hesaplama yaptım," dedi. Şaşırdım. Bunu ne zaman yapmıştı?

"Nasıl?" diye sorduğumda kaşlarım hafifçe kırıştı.

"Bir konserve yiyeceği ikiye böler ve sabah akşam tüketirsek, bu şekilde bir yıllık stokumuzu üç yıl kullanma imkanı elde edebiliriz. Ayrıca, bu konserveyi tekrar ikiye böldükten sonra altı ay içinde tüketmeliyiz. Odadaki suyun maksimum kullanma süresi iki yıl olduğu için bunu zamana yayma şansımız yok, maalesef. Ayrıca meyve sularının ortalama ömrünün altı ay olduğunu da düşünerek, bu süre içinde tüketmemiz gerekiyor," diyerek açıklama yaptı.

Bütün bunları nereden biliyordu bilmiyorum ama bu planın hayatta kalma mücadelemizde bize rehberlik edeceğini hissettim. Onun analiz yeteneği ve mantıklı düşünmesi bana umut verdi. Artık belirsizlikle dolu bu dünyada sağduyulu bir yol haritasına ihtiyacımız vardı.

"Peki ya anne ve babam gelecek olursa? Bu planlamayı yaparken onları düşündüğünü sanmıyorum."

Bu sözleri söyledikten sonra gözleri doldu, hüzünlü bir nefes aldı ve bu nefesi geri bıraktı. "Çok üzgünüm," dedi. Sesinde hüzün ve acı vardı. "Onlar maalesef gelemezler."

Donup kalmıştım. "Ne demek 'gelemezler'?" diye sorduğumda, öfkeyle ayağa kalktım. "Neden gelemezler?"

"Olaylar başladığı sırada, anne ve babamla görüntülü görüşme yapıyordum. Tam o sırada anne ve baban, anne ve babamın yanında bulunuyorlardı. Selamlaşmamızın ardından daha önce hiç görmediğim bir büyüklükte çakan yıldırım, araçlarının çok yakınına isabet etti ve aracın takla atmasına sebep oldu."

Sözlerinin ardından donup kaldı. Kesinlikle yutkunmakta zorlanıyordu. Boğazında oluşan düğüm canını yakmaya başladığında tek kelime edemiyordu. Üzüntüsü gözlerinden okunuyordu. Bu olanlara tanık olmak ona çok ağır gelmişti belli ki.

Boğazını temizlemek için öksürdü ve başını iki yana salladı. "Büyük ihtimalle hem benim ailem hem de senin ailen hayatını kaybetti. Sağ kalmaları imkansız."

Kalbim göğsümden fırlarcasına çarpıyordu, nefesim kesilecekmiş gibi hissettim. Gözlerimde ve burnumda bir sızı vardı. Bu durumun gerçek olduğunu düşünmek beni rahatsız ediyordu.

Zorlukla titreyen bacaklarımı kontrol ederek tekrar oturduğumda, gözlerimin içine derin bir kararlılık yerleşti. "Bunun kanıtı var mı?" diye sordum, içimdeki şüpheciliği gizlemeye çalışarak. "Onların gerçekten öldüğünü ya da ailenle gerçekten görüntülü görüşme yaptığını gösterecek bir kanıt var mı? Cep telefonun yanında mı?"

Sessizce başını salladı, anlayış dolu gözlerle bana bakıyordu. Ellerini cebine soktu ve titreyen elleriyle telefonunu çıkardı. Telefonun ekranını açtıktan sonra, WhatsApp uygulamasına girdi ve son yapılan aramaları gösterdi. Gördüğüm görüntüye inanmak istemedim. Buna inanmak, onların ölümünü kabul etmek demekti.

Birkaç saniye sonra gözlerimden yaşlar boşalmaya başladığında, annemin dünkü akşam yemeğindeki sözleri aklıma geldi. Masada bana, "Ivan'ın anne ve babasıyla birlikte bir iş yemeğine katılacağız. Bizi bekleme," demişti. Bu gerçeği hatırlamak, canımı daha da yaktı. Demek ki o iş yemeğine giderken başlarına bu gelmişti.

Ivan, benimle aynı yaşta olan ve aynı okula giden bir gençti. Şu anda benimle sığınakta olan genç adam, Ivan'ın abisiydi. Çocukluğumdan beri ona hayrandım. Özellikle gözlerine ve dudaklarına bayılıyordum. Ne kadar büyürse büyüsün, değişmemişti. Hatta yaşının ilerlemesi onu daha da yakışıklı kılmıştı.

İki senedir burada olmadığı için onu başta tanıyamıyor oluşum normaldi. Ses tonu çok değişmiş, daha da olgunlaşmıştı. Eğer başka bir zamanda olsaydık, ona hayran hayran bakmaktan kendimi alamaz, gözlerimi asla gözlerinden çekmek istemezdim.

Ama bugün, gözlerimdeki yaşlar, içimdeki korku ve üzüntü ona odaklanmamı zorlaştırıyordu.

Ağlayışım giderek şiddetlenirken, Ivan elini uzatarak omzumu tuttu. Önümde eğilerek sağ elini uzattı ve çenemi kavradı. Gözlerim hemen ona döndü, bakışlarımız birbirine kenetlendi.

Gözlerimin şişmiş olması kaçınılmazdı, gözyaşları yüzümü ıslatmıştı. Ona odaklandığım anda, yüzünü bulanık bir şekilde gördüm. Bu bulanıklık, içimdeki üzüntünün daha da yoğunlaşmasına sebep oldu. İçimdeki duyguları bastırmak için yumruklarımı sıkmak ve dizlerimi dövmek, ağlamaya devam etmek istedim.

"Ağlama," dediği zaman sesi o kadar yumuşaktı ki, sanki içindeki merhameti tüm varlığıyla hissettiriyordu. Onun bana kızacağını düşünürken böyle davranması şaşırmama sebep olmuştu. Karşısında zayıf bir şekilde dururken, hiçbir kelime dökemiyor ve aklımı kullanamıyordum.

"Ağlamam mı gerekiyor?" diye sorduğumda başını salladı. "Evet," dedi sessizce. "Gözyaşlarn onları geri getirmeyecek."

Kalbimin ritmi hızlanıyor, ellerim titremeye başlıyordu, tüm bedenim bu durumun acı gerçeğinin bana hissettirdiğini ortaya seriyordu. Onun bu sözleri, beni daha da hüzünlendirmiş ve gözyaşlarım bir sel gibi akmaya başlamıştı. Lanet olsun! Mantığımı kullanamıyor, düşüncelerimi toparlayamıyordum.

Çenemi tutan elini çekti ve "Sanırım biraz sakinleşmen için zaman vermem gerekiyor," dedi. Yavaşça ayağa kalktı. Oturduğu sandalyenin ayağa kalkarken çıkardığı gıcırtı sesini duydum. Bunun ardından sığınakta ikimizin nefes alışverişi ve benim ağlamalarım dışında bir ses olmadı.

Aradan geçen birkaç saniye, zorlu bir iç mücadeleyle birlikte kayboldu. Gözyaşlarımı sildiğimde, hışırtılı fermuar sesi kulaklarımda yankılandı.

Çantasını karıştırmaya başladığında, içinde aradığı şeyi bulmak için dikkatle çabalamaktaydı. Nihayet elini çantadan çektiğinde, bir paket kağıt mendili avucunda tuttuğunu fark ettim.

Gözlerim şaşkınlıkla açıldığında çantasını yere bıraktı, sonra bana döndü. Paketi uzatarak, "Bunu kullanman gerektiğini biliyorsun," dedi. Sözleri, içinde bulunduğum durumun vahametini bir kez daha hatırlattı.

Burnumu çekerken titreyen omuzlarımı hissettim. Ağlamam sona ermiş olsa da bedenim hala üzüntüyle sarsılıyordu. Uzattığı paket mendili alırken "Teşekkür ederim," dedim. Hiçbir şey söylemedi. Sadece omuz silkmekle yetindi.

Paketi açıp içinden bir mendil çıkardıktan sonra gözyaşlarımı silmeye başladım. Burnumu sildikten sonra zorlukla ayağa kalktım ve mendili çöp kutusuna attım. Bir mendil daha alarak yüzümü, gözlerimi ve burnumu temizledim, ardından aynaya doğru ilerledim. Nasıl göründüğümü merak ediyordum. Muhtemelen, lise dizilerindeki ezik öğrenciler gibi bir görüntü sergiliyordum.

Aynada yansıyan yüz, beklentilerimin tam da karşılığıydı. Gözlerim, ağlamaktan şişmişti ve yanaklarımın üzerinde ağlamamın sebep olduğu kızarıklıklar vardı. Saçlarım karışmış, bazı kısımları toz ve topraktan bembeyaz olmuştu. Ancak toz ve kirin sadece saçlarımda olmadığını fark etmek için aynaya birkaç saniye daha bakmam gerekti. Kıyafetlerimin çoğu da bu toz ve kirden nasibini almıştı.

Sıkıntılı bir nefesle, kullanacağımız banyo alanına doğru ilerledim. Su hafifçe açıldığında yüzümü yıkamaya başladım. Suyu idareli kullanmamız gerektiğini biliyordum, çünkü burada ne kadar kalacağımızı bilmiyorduk ve su kaynağımızın sınırlı olduğunu biliyordum.

Yüzümü ve üstümü başımı içesine temizledikten sonra suyu kapatıp, genç adamın yanına geri döndüm. "Niko, teşekkür ederim," dedim ve tekrar sandalyeye oturdum.

"Önemli değil," diyerek yanıtladı.

Sığınağın sessizliği üzerimize çöktüğünde, titreyen ellerimle çantamdan çıkardığım cep telefonumu ve laptopumu kavradım. Aceleyle masanın üzerine yerleştirip sandalyeye oturdum. Laptopu elektrik kaynağına takar takmaz, tarayıcılardan rastgele birini seçip son dakika haberlerine göz attım.

Gözlerim, sadece bulunduğumuz yerde değil, tüm dünyada ortaya çıkan tuhaf bulutlara dair haberlere takıldı. Karanlık ve gizemli bu bulutlar, dünya genelinde alarm zillerinin çaldığını haber veriyordu. Ruhumun derinliklerine işleyen manzaralar karşısında sakin kalmaya çabalarken, hayatta kalan insanların güvenli bölgelere tahliye edilmeye başlandığını ve dünya liderlerinin olağanüstü hal ilan ettiğini öğrendim. Olağanüstü hal ilanının ardından, dünyayı saran bir panik ortamı hakimdi. Bu durumun, gördüklerimden daha korkunç bir boyutta olduğunu fark etmek, içimde daha da büyük bir tedirginlik yarattı.

Sosyal medya hesabıma giriş yapmaya çalıştığımda, uygulamaların açılmadığını gördüm. Anlaşılan sunucuları çökmüş durumdaydı. Bu durum, içimde derin bir endişe uyandırdı. Arkadaşlarım arasında hayatta kalanların olup olmadığını kontrol etmek istedim, ancak iletişimi hiçbir şekilde sağlayamıyordum. Telefonumu kullanarak yakınlarımla iletişime geçmek istediğimde, aramaların gerçekleşmediğini fark ettim. İletişim dünya genelinde tamamen kopmuştu.

Birkaç saniye sonra, telefonum ve bilgisayarım da çöktü. Öfkeyle küfrettim. Şimdi ne yapacaktım? Dünyanın durumu hakkında bilgi sahibi olamaz mıydım? Elimdeki araçlar artık kullanılamaz hale gelmişti.

Dünyada sadece benim ve Niko'nun olduğu hissi, içimde kötü bir duyguya yol açtı. İnsanlığın yok oluşuna mı tanık oluyorduk yoksa? Bu gerçekten de korkunç bir durumdu. Ve daha da korkunç olan şey, bu durumun uzun bir süre devam edeceğinin işaretleriydi.

"Durum tahmin ettiğimden daha da kötü gibi görünüyor," dedi Niko, başımı sallayarak onayladım. Elindeki telsizle iletişim kurmaya çalışsa da, benim gibi başarılı olamadı.

"Görünüşe göre, burada uzun bir süre kalacağız gibi," dediğinde sessiz kalmaktan başka seçeneğim yoktu. Ne diyebilirdim ki? Haklıydı.

***

Sığınakta Niko ile birlikte vakit geçirirken saatlerin günleri, günlerin ise haftaları kovaladığını fark ettim. Depremler artık eskisi gibi sarsıcı olmuyordu. Bu durum bizi rahatlatmıştı ve daha da önemlisi, sığınağa girmeden önce duyduğumuz ürkütücü seslerin sessizliğe gömüldüğünü hissetmek bize umut veriyordu.

Yaklaşık iki hafta boyunca burada, elimizdeki oyunları oynayarak, kitapları okuyarak ve sınırlı olan su ve yiyecek kaynaklarımızı idareli kullanarak zaman geçirdik. Ancak artık sessizlik kendini o kadar belli ediyordu ki, dışarı çıkma vaktimizin geldiğini anladım.

Ani bir kararla ayağa kalktım ve sığınağı terk etmek için hazırlıklara başladım. Niko merakla gözlerini bana dikti ve "Ne yapıyorsun?" diye sordu.

"Burada daha fazla kalmak istemiyorum. Eğer tehlike geçtiyse, normale dönmemiz gerekiyor," dedim kararlı bir şekilde.

Sırt çantamı masanın üzerine bıraktıktan sonra kapıyı açtım ve dikkatle etrafı gözlemlemeye başladım. Diğer tarafın güvenli olup olmadığını anlamaya çalışırken içimde garip bir korku belirdi.

Kontrolüm devam ederken nefes almamın zorlaştığını fark ettim ve birkaç saniye içinde boğazımın sıkıştığını hissettim. Hızla sığınak içine geri döndüm ve kapıyı arkamdan kapattım. Nefes almam güçlükle gerçekleşirken öksürüklerim şiddetini daha da arttırmıştı.

Hareket etmekte zorlanarak, sığınağın içindeki maskeyi bulup takmak için harekete geçtim. Nihayet maskeyi elime alıp taktıktan sonra rahatladım ve nefes almam kolaylaştı. Artık eskisi kadar güçlü bir şekilde öksürmüyordum.

Taktığım maske, felaket filmlerindeki ilk yardım ekiplerinin ve askerlerin kullandığı gibi bir maskeydi. Gaz maskesi olarak adlandırılıyordu. Sığınağın içinde, maskeyi takarken kullanabileceğim birçok filtre bulunuyordu. Bu filtrelerin ambalajından çıkartıldığında her on iki saatte bir değiştirilmesi gerekiyordu.

"Neler oluyor?" diye sorduğunda Niko "Dışarıda nefes almak imkansız," diyerek açıklama yaptım. Elimle diğer maskelerden birini işaret etmemin ardından "Benimle gelmek istiyorsan taksan iyi edersin," dedim.

Sırt çantamın içini boşaltarak konserve gıda, su, bir parça yedek kıyafet, ilk yardım malzemeleri, tuvalet kağıdı ve maskenin kartuşları gibi hayati şeyleri içine yerleştirdim. Zorlu şartlarda hayatta kalmamı sağlayacak bu malzemeler, umutsuz bir dünyada hayatta kalma mücadelemde bana güç verecekti.

Ailem, beni olası tehlikelere karşı korumak için silah kullanmayı öğretmişti. Dolayısıyla yanıma buradaki silahlardan iki tanesini ve silahlar için yeterli miktarda mermiyi yanıma aldım. Niko da hazırlığını tamamladı ve benim gibi silahları kuşanıp yedek şarjörlerini kemerine taktı. Maskeyi takmasının ardından birbirimize güven dolu bir bakış attık, artık dışarı çıkmaya hazırdık.

Derin bir nefes aldıktan sonra kapıyı dikkatlice açtım. Dışarı çıktığımızda sessizlik beni derinden etkiledi. Daha önceki gürültü ve kaosun ardından bu sessizlik oldukça rahatlatıcıydı.

Kapıyı arkamızdan kapatırken maske sayesinde nefes almakta zorluk çekmediğimi fark ettim. Gerçekten, maske hayat kurtarıcı bir ekipmandı.

El fenerinin ışığıyla önümüzü aydınlatarak ilerlerken, hızla atan kalbimin hızını kontrol etmek için kendimi zorladım. Adımlarımı dikkatle atıyor, her an tetikte olmam gerektiğini hissediyordum.

Yüzeye çıkışı sağlayacak merdivenlere yaklaştığımızda derin bir nefes aldım ve aldığım nefesi geri verdim. Titizlikle merdivenleri tırmanmaya başladım.

Tepede bizi bekleyen kapakla karşılaşacağımızı bilerek gözlerimi kapattım. Birkaç basamak daha çıktıktan sonra görmeyi beklediğim kapakla karşılaştım ve kapağı ittim. Kapak tamamen açıldığında yavaşça gözlerimi araladım, ancak karşımda beklediğim parlak ışığı göremedim. Çevremde ne bir ışık ne de bir ses vardı.

Dikkatlice dışarı çıktığımda, el fenerinin ışığıyla aydınlattığım manzara karşısında donup kaldım. Bu, beklediğimin tamamen dışında bir manzaraydı.

Lütfen aşağıdaki soruları cevaplayınız.

1) Bölümü nasıl buldunuz?

2) Sizce ne gördüler?

3) Böyle bir durumla karşılaşsaydınız siz ne yapardınız? Hayatta kalır mıydınız?

4) Daha önce hiç kıyamet sonrası teması olan bir kitap okudunuz mu?

5) Niko hakkında ne düşünüyorsunuz?

6) Başroldeki kız -anlatıcı- hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.