İçeriğe geç

Tanrıların Sessizliği

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Tanrıların Sessizliği

Bölüm 3

Bölüm II : Gayya

"Liesus, bak!" Hara, elinde 505. evrende daha önce görülmemiş bir renkteki çiçeği ona doğru uzattığında, Liesus her zamankinin aksine üzgün görünüyordu. Genelde çok neşeli sayılmazdı, ancak bugün daha da hüzünlü bir ifadesi vardı. "Güzel görünüyor." Çiçeği parmakları arasına alıp söylerken, Hara durumu fark etmiş sayılmazdı. Güzel bir iş çıkardığı için kendisiyle gurur duyuyordu. "Bana neden yalan söyledin?" Genç Hara, duyduğu sözler karşısında duraksadı. Mutlu yüz ifadesi yavaşça solup ciddileşti. Arkadaşı neyden bahsediyordu? Ona asla yalan söylememişti, söylemezdi de. "Ne yalanından bahsediyorsun, Liesus?" Hiçbir şey anlamıyordu. Sorun yoktu, ama aniden bir yalandan bahsediliyordu. Kafası karıştığı için yalnızca durumu anlamaya çalıştı. Anlayabilirse, çözüm bulabilirdi. Hara, düşünürken bembeyaz uzun saçlarında istemsizce ellerini gezdirdi; bu, onun düşünceye daldığında yaptığı basit bir hareketti. Ne kadar düşünse de bir cevap bulamıyordu. Liesus'un gözünden bir damla yaş süzüldü. O damla Tu'er Shen'in zeminine düştüğünde yemyeşil olan her şey yanmaya başladı ve onca güzelliğin yok edilişi, Hara'nın kalbini de yakıyordu. Kendi acısını bir kenara bırakıp arkadaşını düşündü. Gözyaşları süzülen arkadaşının omzuna hafifçe dokundu. "Neden acı çekiyorsun?" "Sen her şeyi yok etmek için mi yaratıldın? Biz bu evrene gönderildik ve sen, kıyameti getirecek lanetli kişi misin?" "B-ben—" Hara konuşmaya çalıştı ama Liesus onu hemen susturdu. "Hayır! Bana sadece yalan söyleyeceksin!" Liesus yalnızca öfke hissediyordu, başka hiçbir şey değil. Hara'nın duyduğu bu sözler kalbini acı içinde taşa çevirdi ve etrafını devasa bir ateş topu sardı. Kalbinden çıkan ateş her yeri yakıyor, Liesus'un gözyaşı ile başlayan yıkımı devam ettiriyordu. Ateş kendi kendine söndüğünde geriye yalnızca soğuk ve kuru bir toprak parçası kaldı. Liesus'un her zamanki sakin tavrı yok olmuştu ve gözyaşları düştükçe yanan Tu'er Shen'de, Hara'nın kalbindeki ateş topları gibi gezegenler beliriyordu. Bunlar, onun kalbinden kalanlar mıydı? Arkadaş olduklarını sanıyordu; bu evrendeki zifiri karanlığı aydınlatanın ikisinin dostluğu olduğunu düşünüyordu. Ne kadar aptalcaydı. Liesus her gidip geldiğinde onun nereden geldiğini veya nereye gittiğini asla sormadığını, bu meraksızlığın kendi hatası olduğunu fark etti. Arkadaşı olarak onun yalnızca ne zaman döneceğini merak ediyordu. "Lütfen dur!" Hara ona sıkıca sarılmak istedi, ama Liesus onu uzak tutmak için ellerini öne kaldırdı. Sol elinden simsiyah karanlık, sağ elinden ise bembeyaz bir ışık yayıldı. Bu ışık sol gözüne, karanlık olan ise Hara'nın kalbine geldi. Hara'nın bembeyaz saçları, teni ve yıldızlarla dolu gözleri değişmeye başladı. Saçları simsiyah oldu, teni koyulaştı ve gözlerindeki yıldızlar, simsiyah bir evren bahçesine yayıldı. Gözlerinden siyah kanlar akarken, gözündeki yara umurunda değildi. Geriye çekildi. Her gün, Liesus onu beğensin diye çabaladığı Tu'er Shen'i şimdi tanıyamıyordu. Hara kalbinde acının yükseldiğini hissettiğinde bağırdı; aynı şekilde Liesus da kıvranıyordu. İkisinin kalbindeki acı ortaya çıktığında birleşti ve evrenin bir köşesinde kocaman bir güneş haline geldi. Hara'nın üzerindeki bembeyaz giysi simsiyah hale geldiğinde artık eskisi gibi hissedemiyordu. Şimdi kimdi ve ne yapmak istiyordu? Liesus'un yeni hâlini gördüğünde ise duraksadı. Bu gerçekten o muydu? Sağ tarafı bembeyaz, sol tarafı ise simsiyahtı. Upuzun saçları vardı ve yerlere kadar uzanıyordu. Göz renkleri de saçları gibiydi: sağ gözü beyaz, sol gözü siyahtı ve bu renk değişimi kirpiklerine kadar uzanıyordu. Boyu upuzundu ve havada süzülen altın renkli entarisiyle ona bakıyordu. "Liesus?" Çekinerek sorduğunda, yabancı gözlerle karşılaştı. Bu gözler bambaşka birine aitti. "Sen benim meleğimsin," dedi Liesus, farklı bir ses tonuyla. Hara anlamadı. Melek olarak neyi kastediyordu? "Ben Hara'yım. Senin arkadaşınım." "Arkadaş mı? Ben Tanrıyım ve seni yarattım. Bu evren bana ait. Şimdi buradaki düzen için diğerlerini yaratacağım." "Burası ikimizin oyun bahçesiydi." Hala eski dostluklarına inanıyordu. Yaşananlardan sonra bile ona verdiği çiçeği sunmak istiyordu; sonuçta çiçeği onun için yaratmıştı ve ona aitti. Liesus sadece çiçeğe bakıp işine devam etti. Evrende çıplak bedenler belirmeye başladığında, Liesus'un amacı doğrultusunda ilgilendiğini anladı. Yüzleri veya ifadeleri olmayan bu bedenler oldukça soğuk görünüyorlardı. Tu'er Shen'e baktığında eskisi gibi pürüzsüz olmadığını gördü. Sanki kilitlenmiş gibi üzgün bir ifadesi vardı. Gözyaşı Hara'nın yanağına doğru süzüldüğünde, o güne dek yarattığı her şey, elindeki çiçek gibi alev içinde yok oldu. "Hoşça kal, arkadaşım. Hoşça kal, Liesus." İkisinin arkadaşlığının bahçesi olan 505. evrenden uzaklaşmak için, bir zamanlar bembeyaz olan ancak artık simsiyah olan kanatlarını ortaya çıkartıp hızla uzaklaşmaya başladı. Diğer evrenleri dolaşırsa durumu düzeltebilecek birilerini bulabileceğini düşünüyordu. Eski Liesus'u geri getirirse, yine eskisi gibi olabilirler miydi bilmiyordu; ancak deneyecekti. 505. evrenden çıktığı an tüm bedeni acı içinde kaldı ve ışık dolu bir güç, boynundan ve kanatlarından yakalayarak onu evrene geriye çekti. Tamamen bir yabancıya aitmiş gibi görünen Liesus'un gözleri kendisine bakmaya başladığında, artık onun duygularını anlayamadığını fark etti. "Melek, eğer evrenimi terk ederse ne olur, biliyor musun?" "Ben senin arkadaşınım, Liesus, ve seni eski haline getirmek için gidiyordum." "Melekler asla yalan söylemez, melek." Elini havaya kaldırdığında, Hara kendisinin neyi beklediğini bilmiyordu; ancak sadece gözlerini kapatıp beklemeyi seçti. Gözlerini açtığında ise aradan ne kadar zaman geçtiğinden emin değildi; ancak şimdi hiç bilmediği bir yerdeydi. En az kalbi kadar çorak ve yalnız bir yerdi. Etrafta gördüğü tek şey, burasının adının "Gayya" olduğunu belirten bir işaretti. Derince nefes aldı, ayağa kalkıp kanatlarını dalgalandırdı. Tüm vücudunu ateşi ile yakarken, kendisine ulaşamayacak kadar uzak görünen evrene doğru baktı ve sadece gülümsedi. Daha sonra, bedeninden ayrılan ateş etrafta birkaç sahte zebaniye dönüştü. Zebaniler hızla dizleri ve elleri üzerine çökerek onun için taht haline geldiler. Hara, derince nefes alarak tahtına oturdu ve sürekli bir şeylerle uğraşan 505. evrenin tanrısına bakmaya başladı. "Her şey kalbimi acıtıyor. Her şey yolundayken ve ben hiçbir şey yapmamışken bunları yaşıyorsam, kimse mutluluğu hak etmiyor." Bacak bacak üstüne atarak iyice yerleşti. Saçlarının arasından çıkan boynuzuyla tebessüm etti. "Sevgili Liesus. Beni dinlemedin ve bu çöplüğe gönderdin; ben de seni dinlemeyen ölüm meleğin, şeytanın olacağım." Aradan kaç gün, hafta, ay, yıl, asır veya milenyum geçtiğinden emin değildi. Gayya'nın olduğu yere birçok yaratık ve ruh geliyordu. Hara, yaratıkların gelen ruhlara sadece sayılarla seslenmesine ve istediklerini yapmalarına izin veriyordu. Çoğu zaman gelen çığlıkları kulak arkası ediyor ve yüzlerini görmemek için uzaklara dalıp gidiyordu. Bir zamanlar Tu'er Shen'de çiçeklerin, ağaçların arasında huzurla yaşarken şimdi bu cehennem dedikleri yerdeydi. Bu ne kadar adaletliydi? Cehennemi hak edecek ne yapmıştı? Liesus onu hatırlamıyordu. Zaman zaman zihnini zorlamasa kendisi de o geçmiş günleri hatırlamıyormuş gibi oluyordu. Her şeyin oldukça sıradan geçtiği bir günde, sıkıcı tahtında oturmuş acı çeken insanlara ve onların yalvarışlarına bakıyordu. Eskiden olsa yine aynı şekilde mi olurdu? Acı çeker miydi, yoksa şu an olduğu gibi sadece bakar mıydı? Bunların cevabını asla bilemeyecek olduğunu anladı. Eski Hara asla geri gelmeyecekti. "Tanrımız büyük bir toplantı yapacakmış." "Tanrımız mı? Tanrı kim?" Hara sorduğunda, karşısındaki alevler içindeki çıplak ve çarpık bedenli varlık, gerildiğini belli edercesine jestlerini değiştirdi. "Sevgili büyük tanrımız, hepimizin yaratıcısı." "Ölmek mi istiyorsun?" Hara öfkeli bir şekilde sorduysa da kalkarken hareketi sakindi. "O, bizi bu çöplüğe gönderdi. Tanrımız değil. Biz, biz bizeyiz." "Ancak sizin de o toplantıda olmanızı istiyor; önemliymiş. Işık elçilerinden bir melek bile yolladı." Hara eski yerine oturup çenesini sağ avucuna yerleştirip uzaklara bakmaya devam etti. "Ne düşünüyorsun?" Cezbedici olduğu sesinden bile belli olan bir kadın sorduğunda Hara'nın dikkati hâlâ aynı noktadaydı. Çenesine bir el uzanıp yavaşça okşadığında ise gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. İri göğüsleri kafasına yastık gibi dayandığında, gözlerini açıp dudaklarını araladı. "Sevgili tanrıları herkesi toplamak istiyormuş. Beni de dahil." "Herkesi mi? Acaba neden?" Kadın yavaşça sorduğunda, Hara omuzlarını silkti. Ardından bakışlarını, kucağına kedi gibi kıvrılan kadına çevirdi. "O, bir tanrı. Bizim gibiler nasıl bilebilir ki? Yüz yüze gelmemiz bile imkânsız değil mi?" Hara her şeyi iğneleyerek söylediğinde, kadın pek bir şey anlamış sayılmazdı. "Gidecek misin?" Kadın sorduğunda, Hara gülümsedi ve kafa salladı. "Evet." *Gayya: İslam inancına göre, Tanrı buyruklarını yerine getirmeyenlerin içine atılacakları, cehennemde bulunan bir kuyunun ya da derenin adı. ** Gayya kuyusu: Karmaşık işlerin döndüğü yer veya çok çapraşık durum, gayya. (Mecaz)

Bölüm sonu

1 yorum