İçeriğe geç

Tanımsız Ruhlar

Bölüm 3 · 8 dk okuma

Tanımsız Ruhlar

Bölüm 3

-Dehşet Çiçekleri

10 yıl Önce

Küçük Amaris'in nefret ettiği o vazolar, evin her yerindeydi. O lanet çiçekler tüm evi elegeçirmişti sanki. Salonda, çalışma masasında ve mutfakta... Kısacası her yerde bir vazo görmek mümkündü. Ancak içlerinden en korkutucu olan çiçek salondaki mavi İris çiçekleriydi. Amaris o çiçekleri ne zaman görse küçük bir korku seansı eşliğinde salondan tüyerdi. Çünkü o çiçeklerin kendisinden bile daha değerli olduğunu düşünüyordu minik kız.

Ne zaman masanın üzerinde dikilen çiçek vazolarını, masada boyama yapmak için yere koysa annesi bunu anında fark eder ve evde son derece küçük! bir atışma başlardı. Annesinin öfkeli sesi evin tüm duvarlarını Amaris'in bedeniyle beraber titretir ve olaya babası müdahale ederdi. Sonra her zaman olduğu gibi Amaris, odasına çekilir ve içli içli göz yaşı dökerek tüm nefretini annesinin -çok değerli!- çiçeklerine kusardı.

Annesinin sahip olduğu psikolojik hastalık, Amaris'in annesini tanımasına hep engel olmuştu. Küçük kız, yüreğinde büyük bir boşlukla büyümüştü. Annesi yakınındaydı fakat bir o kadar da uzaktı ona.

Aralarında çiçeklerden örülmüş duvarlar vardı.

Amaris bu yüzden sevmezdi çiçekleri, annesiyle aralarında duran yıkılmaz bir engel olduğu için.

Fakat annesini tanımayı çok isterdi Amaris. Ne zaman yabancı bir adamın annesini kendisinden daha iyi tanıdığını görse, sanki o ailenin bir bireyi değilmiş gibi hissediyordu kendini. Zaten ailenin tek çocuğu olmak da bir şanssızlıktı onun için. Ailede gerçekten sahiplenebildiği tek insan da babasıydı. Ancak onun iş görüşmeleri de hiç bitmezdi ki.

Tam anlamıyla ailesinin hayaleti sayılırdı. Ne merak edilirdi ne de onunla ilgilenilirdi.

Ailenin süs bebeği gibiydi. Görünüşte vardı. Içeride yoktu. Bunu anladığında dokuz yaşındaydı minik Amaris.

Her zamanki gibi odasında, tek arkadaşı olan boya kalemleriyle hayal gücünü önündeki kağıtlara dökmeye çalışıyordu. Tombul ve olgunlaşmakta olan Küçük elleri büyük bir dikkatle kalemi kavrıyor, kasılmaktan terleyip avcundaki boyanın elini kirletmesini sağlıyordu. Bu durumdan şikâyetçi değildi Amaris. Aksine ellerinin renkli kalemleriyle kirleniyor oluşu, onun kendisini gerçek bir ressam gibi hissetmesini sağlıyordu.

Ardından yüzünde istemsizce bir gülücük beliriyor, kendi değimiyle bir şaheser olan resmini hayranlıkla inceliyordu.

Amaris, kesin diğer çocuklardan daha iyi, güzel ve ölçülü çiziyor olmalıydı. Tabi bu onun düşüncesiydi. Resimlerini yorumlattırabileceği tek yakını Darren'dı. Ve o da şimdi eğitimi için şehir dışındaydı. Bu muazzam eserlere Amaris'ten başka puan verebilecek bir kişi daha yoktu. Hâl böyle olunca kendi resimleriyle övünmeyi sevinen Amaris'in eline kendini kandırabilecek bir fırsat geçiyordu. Küçük kız da hiç sorgulayıp kurcalamadan kabul ediveriyordu. Darren şehir dışında olduğu sürece bu dünyadaki en yetenekli ressam kendisi olacaktı.

Küçük kız karalamış olduğu resimleri panosuna birer birer tuttururken yere düşmüş olan mavi boya kalemini fark etti. Ve o anda aklına parlak olduğunu düşündüğü bir fikir geldi.

Kâğıt paketinden bir kağıt daha alıp masanın üzerine bıraktı. Mavi boya kalemini eline aldı küçük Picasso ve bu sefer de annesi için güzel yeteneğini konuşturmaya karar verdi.

Arada sırada kemirmiş olduğu çarpık şekilli boya kalemini kağıdın üzerinde kendi deyimiyle dans ettiriyor; tuhaf daireler, anlamsız çizgiler ve boşluklu karalamalar yaparak annesinin salondaki masada duran İris* çiçeğini resmediyordu.

Uzun uğraşlarından sonra güzel olduğunu düşündüğü İris çiçeği tamamlanmıştı. Açık mavi kalemi ve onu tamamlayan laciverti yardımıyla ortaya çiçek olduğu anlaşılan bir görsel çıkmıştı. Küçük Amaris sevinçle kağıdı tutup odasından dışarı fırladı. Annesine sürpriz yapıp onu sevindirecek olmanın heyecanı kalbinin çok daha hızlı atmasına sebep olmuştu.

Annesinin kendi odasına çekilmesinden istifade ederek güneş ışınlarının içeriyi doldurduğu salona geldi.

İrisler'ler her zamanki yerinde-masanın üzerinde- duruyordu. Minik kız çarpan kalbini durdurmak adına sakinleşti ve kağıdı vazoya dayadı. Çok da hoş görünmüyordu sanki. Kötü mü durmuştu? Annesi beğenir miydi ki? Amaris kötü düşünmemeye çalışarak biraz daha simetri bir görüntü için vazoyu sağa kaydırdı.

Sanki şimdi daha iyiydi. O sırada ani bir ses işitti küçük kız.

"Amaris?!" Annesinin sorgulayan sesi kulaklarına ulaştığında küçük kız korkuyla arkasını dönecekti ki eli vazoya takıldı. Vazo saliseler içerisinde yeri bulup tuzla buz olmuştu. İris çiçeklerinin hepsi yerle buluşmuştu.

Amaris... Korku ve tedirginlik içerisinde şok olmuş bir şekilde yerdeki çiçeklere bakakaldı. Başı karıncalandı. Görüşü karardı. Elleri titriyor, bedeni sallanıyordu. Bu manzara onu utançla ve en çok da annesini tamamen kaybedecek olmasının korkusuyla yüzleştirmişti.

Ortalıktan çıt çıkmıyordu. Duyulan tek ses Amaris'in göğsünden dışarı fırlamak isteyen kalbiydi sanki. Kalp kırıklarıyla uğraşmaya daha şimdiden başlamıştı minik kız. Ve şimdi ne olacağını hiç kestiremiyordu.

Kafası eğik olduğundan annesinin ne halde olduğunu göremiyordu ancak kendisine doğru adım attığını anlayabiliyordu.

Bedenini gelebilecek herhangi bir darbeye karşı hazırladı fakat minik kalbi buna hazır değildi.

Annesi sessizce önünde belirdi ve hiçbir şey söylemeden yerdeki çiçeklerinin üzerine eğildi.

"Çiçeklerimi sevmediğini biliyordum ama bu kadar ileri gidebileceğini hiç düşünmezdim." Dedi, hüzünlenen kadın. Dokunsalar ağlayacaktı sanki. Dışarıya yansıyan bu bütün duyguları, kızının da kalbine aynı şekilde yansıyordu.

Genç kadının sulanmış gözlerinden düşen bir kaç damla; çiçeklere etkisizce damlarken, küçük kızın kalbine birer yara olarak iniyordu.

Kız titredi... Kaybetmenin acısı ve yalnızlığın verdiği soğuklukla...

Dizlerinin üzerine düştü, elinde buruşturmuş olduğu resim, göz pınarlarında biriken ızdırap dolu damlalarla ıslandı. Terleyen eli avcundaki kağıdı çoktan hamur haline getirmeye başlamıştı bile.

Vermek istediği hediye, kabusuna açılan kapının bir anahtarı olmuştu.

Göz ucuyla, yüzünü buruşturup sessizce yaş döken annesine baktı. Aralarında oluşan duvarları hissedebiliyordu.

Kabul edemedi küçük kız. Annesini kaybedecek olmasını kendine yediremedi.

"Çiçeklere zarar vermek istememiştim ama evet, bu dünyada var olan hiçbir çiçeği sevmiyorum."

Çok dürüst konuştuğunun son anda farkına vardı Amaris.

Annesinin yaşlı, yeşil zümrüt gözleri üzerine dönmüştü. Öfkesini kusmak istercesine saldırıyordu o gözler. Kadının söylemek istediklerini dile getiriyor, minik kızı defalarca ruhundan bıçaklıyordu.

"Neden?" Diye sordu kadın. Sinirden titriyordu. Kendine engel olmaya çalıştığı her halinden belliydi. Sinirle elinin altındaki elbisesinin kumaşını sıkıyor ve kızından bir cevap bekliyordu.

"Neden Amaris, neden? Neden benim olana saygı göstermiyorsun? O çiçekler benim için ne kadar önemli biliyorsun. Ama...ama sen durmadan bencillik ediyorsun! Senin resimlerini yırtsaydım bundan hoşlanır mıydın? Söyle bana lanet olası çocuk, şöyle!"

Son cümle boğazını yırtarak çıkmıştı kadının ağzından. Öfke ve nefretle bakıyordu kızına. Ondan kurtulmak ister gibi bakıyordu. En azından Amaris böyle yorumlamıştı.

Cevap verebilmek için yanan genzinin bir süre sakinleşmesini bekledikten sonra annesine döndü Amaris.

"Çiçekleri sevmiyorum anne. Onları senin yüzünden sevmiyorum. Senin için dünyadaki tüm çiçekleri çöpe attım ben. Sırf ikimizin arasına girdikleri için. Ama sen o aptal bitkileri sevmekten bir türlü vazgeçemedin!"

Artık Amaris de bağırıyordu. Genç kadınsa öylece durmuş, Amaris'in dediklerini anlamlandırmaya çalışıyordu. Kızı, çiçekleri kendisi yüzünden mi sevmiyordu yani?

"Sen nasıl bir kız çocuğusun böyle? İkimizin arasına girmek mi? İkimizin arasına giren şeyler hiçbir zaman çiçekler olmadı Amaris. Aramızı bozan sendin. Bana ve çiçeklerime gostermediğin saygıdandı hepsi."

Kadının laflarına karşı Amaris sustu. Artık yaşlar durmadan intihar ediyordu gözlerinden.

"Yani çiçekleri sevseydim aramız bozuk olmazdı öyle mi?" Diye mırıldandı. Ardından şu ana kadar utancından gizlemiş olduğu bakışlarını hiç tereddüt etmeden annesine doğrulttu.

"Yani çiçekleri sevseydim..." Dedi bir kez daha. Bir tür şokta gibiydi.

"Eğer sevseydim... Bana değer verirdin yani?" Bu cümlesinin ardından annesinin ağzından bir itiraz nidası yükselirken kadının sesini kesip bağırmaya başladı Amaris.

"Sorun bendim yani! Çiçekleri sevmemem miydi? Seni yalancı!" Diyerek iç parçalayarak haykırdı.

"Sensin sorun! Sensin! Sen beni hiç sevmemiş miydin yani? Bana verdiğin değeri çiçeğe verdiğim sevgiyle mi ölçtün sen, ha?"

Sesi o kadar yüksek çıkıyordu ki küçük kızın, ses yankılanarak büyük evin koridorundan yukarı kata çıkıyordu, evde az eşya olması da cabasıydı zaten.

Çıkan sesten dolayı hizmetliler salonun kapısında toplanmış, bir kaçı da durumu Bay Mills'e-Amaris'in babasına- yetiştirmeye gitmişti.

Kalbi yaralı kızsa hala salonun ortasında, pörtletmiş olduğu gözleriyle annesine haykırıyordu.

"Ne biçim annesin sen? Hangi anne aptal vazodaki değersiz bir çiçeği kızına değişir?!" Amaris'in bağırmaktan sesi kısılıyordu artık.

"Onlar değersiz değil." Dediğini işitti en son kız.

Annesine baktı. Kalbini tuttu. Nasıl insanlar aç kaldıklarında karınlarına taş bağlıyorsa o da kalbinin üzerine taş bağlamak istedi. Çünkü sevgiye açtı o.

"Hayır! Hayır! Değersizler! Değersizler! Değersizler!" Küçük kız ağlama krizinin ortasında bir anda çığlık atmaya başladı. Yerdeki bütün İris çiçeklerini ayağıyla eziyor, bazılarını ağzına atıp acımasızca çiğniyor ve durmadan çığlık atıyordu. Annesiyle yer değiştirmişlerdi sanki. Çiçeklere takıntılı hasta bir kadının bağrışları yerini , sevgiye aç çaresiz bir çocuğun yakarışlarına bırakmıştı.

"Beni sevmiyorsun! Sen çiçekleri benden daha çok seviyorsun anne! Keşke bir çiçek olsaydım ben de! O zaman... O zaman severdin belki. Belki severdin. Ama sevmiyorsun işte. Sevmiyorsun!"

Kadın şaşkınlık ve acı içerisinde çiçeklerini- canavar- kızından kurtarmaya çalışıyordu.

"Bırak onları lanet velet seni. Benim olana dokunma."

Kadının bu son bağırışı küçük kızı çıldırtmaya yetmişti.

Bir anda annesini elbisesinden yakalayıp onu kendisine çekmeye çalıştı çaresizce. Belki bir umut kendisine gelir, ağladığını görünce ona sarılır diye bekledi... Olmadı.

Kadın kızını hızlıca kendinden uzağa iterken küçük kız tekrardan sevgiyle annesine doğru koşuyordu.

"Ne olur beni de sev! Lütfen! Ne olur! Beni bir gül kadar sev yeterli bana! İris kadar sevmene gerek yok. Ben de senin çiçeklerinden birisi olayım anne ne olur! Beni de çiçeklerin gibi sev..."

Kadının üzerine tekrar atılacağı sırada küçük kız bilmediği bir güç tarafından engellendi. Babası...Babası gelmişti. Onu çiçeklerden daha çok seven babası gelmişti.

Genç adam sıkıca kızını annesinden uzağa doğru çekmeye çalışırken hırçın kız durmuyordu. Annesinden bir karşılık alamamayı kendisine yediremiyordu.

Son bir güçle avcunun içinde ezilmiş, buruş buruş olmuş resmi annesinin suratına fırlattı . Kadın kağıdı tutup kızına baktığında küçük kız hızla sıkışan kalbini tuttu. Ve gözleri kararmadan önceki son sözlerini dile getirdi.

"Bak, ikimizin sevdiği şey bir olmuş gördün mü?" Diye fısıldadı. Ve kendini karanlığın kollarına bıraktı.

Çiçeklere olan nefreti annesinden, kalbindeki illet hastalıksa küçükken yaşadıklarından geliyordu, minik kızın.

Daha o zaman bile biliyordu kalp acısının ne demek olduğunu. Hem soyut olarak hem de somut olarak...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.