Sağ elindeki o altın halkanın parıltısı, Nehir’in gözlerini kör etmişti sanki.
Dünya bir anlığına tamamen sessizleşti. Vinçlerin gürültüsü, dalgaların karaya vuran sesi, tırların motor gürültüsü... Hepsi kesildi. Sadece Nehir’in göğsünü yırtarcasına atan kalbinin sesi vardı. Ömer... Poyraz... Başka bir kadının nişanlısıydı. O, üç yıldır bir ölünün arkasından gözyaşı dökerken, o adam bir başkasına söz vermiş, yeni bir hayat kurmuştu.
Nehir daha fazla dayanamadı. Gözlerinden boşanmak üzere olan yaşları tutmak için alt dudağını ısırdı. Elleri, ayakları öyle şiddetle titriyordu ki adım atmakta zorlanıyordu. Hızla arkasını döndü.
"Gitmeyeliydim..." diye fısıldadı kendi kendine, çamurlu botlarını zorlukla hareket ettirerek. "Buraya hiç gelmemeliydim..."
Konteynerlerin oluşturduğu o labirent gibi dar yollardan birine fırladı. Nereye gittiğini bilmiyorum, sadece oradan, o adamdan ve o parıldayan yüzükten olabildiğince uzaklaşmak istiyordu. Rüzgar yüzünü tokatlarken yaşlar nihayet yanaklarından süzülmeye başladı.
Aynı anda, konteynerlerin diğer tarafında Ömer’in bakışları donup kalmıştı.
Nehir’in o yıkılmış, parçalanmış halini izlerken göz bebeği seğirdi, sağ elinin yumruğunu kenetledi.
"Ömer? İyi misin?" Hazal, adamın kaskatı kesildiğini fark edip koluna dokundu. "Bir şeye mi takıldın?"
Ömer hızla toplarlandı. Bakışlarındaki o karanlık ifadeyi anında sildi ve Hazal’a döndü. "Sahada gümrük mühürü kırık bir konteyner var, onu fark ettim," dedi sesi buz gibi düz bir tonda. "Sen arabaya geç Hazal. Güvenlik amiriyle iki dakika konuşup geliyorum."
"Tamam canım, acele et ama," dedi Hazal tebessüm ederek.
Hazal arkasını dönüp arabaya doğru ilerlediği an, Ömer’in yüzündeki o sakin ifade yerini yırtıcı bir bakışa bıraktı. Hiç zaman kaybetmeden, adımlarını hızlı ve sessiz atarak Nehir’in kaybolduğu konteyner aralığına daldı.
Nehir, iki devasa kırmızı konteynerin arasındaki tenha koridorda yürümeye çalışıyordu. Bacakları dermanını yitirmişti. Tam bir adım daha atacakken, arkasından gelen güçlü bir el kolunu aniden kavradı.
Nehir daha ne olduğunu anlayamadan, sırtı soğuk ve paslı demir konteynerin duvarına sertçe çarptı.
"Ah!"
Gözlerini açtığında, karşısında Ömer’i buldu. Adam iki kolunu da Nehir’in başının iki yanına, konteynerin duvarına dayamış, onu tamamen kendi gölgesinin arasına hapsetmişti.
Aralarında milimler vardı. Nehir adamın nefesindeki o buram buram barut ve soğuk deniz kokusunu alabiliyordu.
Ömer’in gözleri öfkeyle ve tarif edilemez bir karanlıkla yanıyordu. Çenesi öyle bir kasılmıştı ki şakaklarındaki damarlar fırlayacak gibiydi.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" dedi Ömer. Sesi bir fısıltıdan ibaretti ama etkisi bir kurşun kadar ağırdı. "Sana ne dedim ben Beşiktaş’ta? Peşime düşme demedim mi?!"
Nehir titreyen çenesiyle adamın gözlerinin içine baktı. Gözyaşları durmaksızın akıyordu. "Neyin içindesin sen?" dedi, sesi hıçkırıkla kesilerek. "O kadın kim? Parmağındaki o yüzük..."
"Seni hiç ilgilendirmez!" dedi Ömer, Nehir’e daha da yaklaşarak. Nefesi Nehir’in dudaklarına değiyordu. "Bak kızım, son kez söylüyorum! Benim bir hayatım var. Bir işim, bir nişanlım, bir geleceğim var. Senin o hastalıklı kafanda yarattığın hayallerin parçası değilim ben!"
"Yalan söylüyorsun!" Nehir ellerini adamın göğsüne koyup onu itmeye çalıştı. Ama Ömer bir kaya gibi kıpırdamadı bile. Nehir’in elleri adamın göğsündeki o sert kaslara dokunduğunda kalbi duracak gibi oldu. "Yalan söylüyorsun! Gözlerinin içine bakıyorum ben senin! Bana dokunurken bile kalbin nasıl atıyor hissetmiyor muyum sanıyorsun?!"
Ömer bir anlığına duraksadı. Nehir’in bileklerini kavradı ve ellerini aşağı indirdi. Kulağına doğru eğildi. Sesindeki buz gibi ton, Nehir’in ruhunu üşüttü:
"Beni iyi dinle. Bir daha bu sahaya adım atarsan, bir daha nişanlımın ya da benim karşıma çıkarsan... Polisi aramam. Seni bu şehirden öyle bir sürerim ki, o ölen sevgilinin mezarını bile bulamazsın. Anlaşıldı mı?"
Ömer geri çekildi. Bileklerini bıraktı. Gözlerinde tek bir merhamet kırıntısı bile bırakmadan arkasını döndü. Kargo pantolonunun ceplerine ellerini soktu ve arkasına tek bir kez bile bakmadan limanın kalabalığına doğru yürüdü.
Nehir ise sırtını konteynerin soğuk demirine dayayarak yavaşça yere kaydı. Çamurun ortasına oturdu ve elleriyle yüzünü kapatarak ağlamaya başladı.