İnsan bazen hayatını değiştirecek şeyi ilk gördüğünde bunun farkına varmaz.
Bir kapının açılmasıdır sadece.
Birinin kahvesini masaya bırakışıdır.
Kalabalık bir odada duyulan kısa bir kahkaha.
Ya da birinin adını duymaktır.
Ben onun adını ilk kez bir salı günü duydum.
Dışarıda yağmur yağıyordu. Öyle şiddetli bir yağmur değildi. Şehrin üzerine ince bir tül gibi düşen, insanın montunun yakasına yerleşen, saçlarını ağırlaştıran türden bir yağmurdu. O gün işe geç kalmıştım. Ofise girdiğimde elimde hâlâ yarım kalmış kahve bardağı vardı.
— Mert, yine mi geç kaldın?
Başımı kaldırdım. Patronum Selim, kapısının önünde durmuş bana bakıyordu.
— Trafik vardı.
— Herkes aynı trafikte geliyor.
— Herkes benim kadar şanssız değil.
Selim gözlerini devirdi.
— Şu mazeretlerini bir gün kitap yapacağım.
— Başlığı hazır.
— Ne?
— Mert'in Bitmeyen Bahaneleri.
— Komik olduğunu düşünmen daha da trajik.
Masama doğru yürüdüm. Bilgisayarımı açtım. Islak montumu sandalyemin arkasına bıraktım. O sırada ofisin karşı tarafında birkaç kişi bir araya gelmiş, bir şey konuşuyordu.
Normalde ilgilenmezdim.
Ama o gün bir ses duydum.
Kadın sesi.
Sakin.
Yumuşak.
Biraz yorgun.
Başımı kaldırdım.
Ve onu gördüm.
İlk anda dünyanın durduğunu söylemeyeceğim. Böyle şeyler sadece filmlerde olur. Müzik çalmadı. Kimse yavaş çekimde hareket etmedi. Gökyüzü yarılmadı.
Sadece baktım.
O da bana baktı.
Belki iki saniye.
Belki daha az.
Sonra bakışını başka tarafa çevirdi.
— Yeni mi başladı?
Yan masadaki Eren'e sordum.
Eren bilgisayar ekranından gözünü ayırmadan cevap verdi.
— Kim?
— Şu.
Bakışımla onu işaret ettim.
Eren döndü.
— Ha. Evet. Geçen hafta geldi.
— Adı ne?
Eren bu kez bana baktı.
— Niye?
— Merak ettim.
— Mert bir kadının adını soruyor. Deprem olabilir.
— Eren.
— Tamam, tamam. Derya.
İçimde bir şey hareket etti.
Derya.
Adını içimden tekrar ettim.
Derya.
Bir insanın adı nasıl bu kadar güzel gelebilir?
Bilmiyordum.
Ama o gün, bilgisayar ekranımda saatlerce açık kalan rapora tek satır yazamadım.
Çünkü aklımda sadece tek bir şey vardı.
Derya.
İlk konuşmamız üç gün sonra oldu.
Üç gün boyunca onunla konuşmak için fırsat kolladığımı kendime söylemedim.
Hayır.
Ben öyle biri değildim.
En azından o zamanlar öyle olduğumu düşünmüyordum.
Sadece öğle arasında ne zaman çıktığını fark etmiştim.
Kahvesini şekersiz içtiğini.
Masasında sürekli küçük, yeşil kapaklı bir defter bulundurduğunu.
Telefonuyla konuşurken sesi diğer insanlara göre daha alçak çıkıyordu.
Ve sinirlendiğinde sağ kaşını hafifçe kaldırıyordu.
Bunlar küçük şeylerdi.
İnsan aynı ortamda çalıştığı birini doğal olarak fark ederdi.
Öyle değil mi?
Üçüncü gün, mutfağa girdiğimde kahve makinesinin önünde duruyordu.
İçeride sadece ikimiz vardık.
Bir şey söylemeliydim.
Söylemezsem aptal gibi görünecektim.
Ama konuşursam daha aptal görünme ihtimalim vardı.
— Kahve mi?
Derya bana baktı.
Bir saniye sustu.
Sonra gülümsedi.
— Evet. İnanması zor biliyorum.
Ne diyeceğimi bilemedim.
— Şey... yani... hangisini seviyorsun?
— Bu makineden çıkanların hepsi aşağı yukarı aynı tadı veriyor.
— O zaman neden her gün içiyorsun?
— Çünkü uyumak işten atılmama neden olabilir.
Güldüm.
O da güldü.
Kahve makinesinin sesi araya girdi.
— Sen Mert'sin, değil mi?
Kalbim gereksiz bir şekilde hızlandı.
— Evet.
— Eren söyledi.
— Benim hakkımda ne söyledi?
— Geç kaldığını.
— Sadece bunu mu?
— Başka bir şey söylemesini mi bekliyordun?
— Hayır.
— İyi.
Kahvesini aldı.
— Görüşürüz, Mert.
— Görüşürüz, Derya.
Gitti.
Ben orada kaldım.
Elimde boş bir kahve bardağı vardı.
İlk birkaç hafta her şey normaldi.
Buna bugün bile inanmak istiyorum.
Normaldim.
Derya da normaldi.
Konuşuyorduk.
Bazen öğle arasında aynı masada oturuyorduk. Bazen asansörde karşılaşıyorduk. Bazen ofiste bir dosya hakkında konuşuyorduk.
Onun hakkında daha fazla şey öğreniyordum.
Üniversitede psikoloji okumuştu ama reklam sektöründe çalışmaya başlamıştı.
Kedileri seviyordu.
Yağmurdan nefret ediyordu.
Karanlıkta uyuyamıyordu ama gece yürüyüşlerine çıkmayı seviyordu.
En sevdiği renk lacivertti.
Annesi başka bir şehirde yaşıyordu.
Babasıyla pek görüşmüyordu.
Bazen bütün bunları bana kendisi anlatıyordu.
Bazen ben soruyordum.
Ve ben her şeyi hatırlıyordum.
Bir gün öğle arasında Eren bana bakıp şöyle dedi:
— Oğlum.
— Ne?
— Sen Derya'dan hoşlanıyorsun.
— Saçmalama.
— Gözlerin onu bulmak için ofiste GPS gibi çalışıyor.
— Abartıyorsun.
— Hayır, abartmıyorum.
— Sadece arkadaşız.
Eren kahvesinden bir yudum aldı.
— İnsanlar arkadaşlarının doğum gününü ezberler. En sevdiği kahveyi bilir. Tamam. Ama hangi gün hangi ayakkabıyı giydiğini hatırlamaz.
Ona baktım.
— Hatırlamıyorum zaten.
— Mert.
— Ne?
— Geçen pazartesi beyaz spor ayakkabı giymişti.
Sustum.
Eren gözlerini kapattı.
— İşte bundan bahsediyorum.
— Tesadüfen hatırladım.
— Seninle konuşmak yorucu.
— Derya hakkında konuşmayı bırak.
Eren hafifçe güldü.
— Ben konuşmuyorum. Sen onun adını duyunca gözlerin değişiyor.
— Ne demek değişiyor?
— Bilmiyorum. Sanki bir odada herkes varken sadece bir kişiyi görüyorsun.
O gün bu cümle beni rahatsız etmişti.
Ama nedenini anlamamıştım.
Bir akşam, iş çıkışında Derya'yla birlikte ofisten çıktık.
Yağmur yeniden başlamıştı.
Derya çantasını başının üzerine kaldırarak koştu.
— Harika!
— Şemsiyen yok mu?
— Sabah hava açıktı.
— Telefonunda hava durumu uygulaması yok mu?
— Var ama insan bazen mutlu olmak istiyor.
— Yağmurda mı?
— Hayır. Bilmeden yaşamaktan bahsediyorum.
Yanına yetiştim.
— Ne demek o?
— Her şeyi önceden bilmek istemiyorum.
— Ben isterdim.
— Gerçekten mi?
— Evet.
— Geleceği bilmek mi?
— En azından bazı şeyleri.
Derya durdu.
Yağmur damlaları saçlarına düşüyordu.
— Bence korkunç olurdu.
— Neden?
— Çünkü hayatın güzel tarafı biraz da ne olacağını bilmemek.
— Ya kötü bir şey olacaksa?
— Olabilir.
— Bunu önceden bilmek istemez misin?
— Hayır.
— Neden?
Derya bana baktı.
— Çünkü bazen bir şeyi kontrol etmeye çalışırken onu daha da kötü hale getirirsin.
O anda gülümsedim.
— Derin bir cümle.
— Psikoloji okudum, arada böyle şeyler söylemem gerekiyor.
Güldüm.
Ama söylediği cümle uzun süre aklımdan çıkmadı.
Bazen bir şeyi kontrol etmeye çalışırken onu daha da kötü hale getirirsin.
İlk hata o gece oldu.
Bunu kabul etmem uzun zaman aldı.
Derya'nın sosyal medya hesabını bulmak zor olmadı.
Adını biliyordum.
Soyadını biliyordum.
Zaten aynı yerde çalışıyorduk.
Profilini buldum.
Takip isteği göndermedim.
Sadece baktım.
Bir insanın hayatına bakmakla onu takip etmek arasında bir fark olduğunu düşünüyordum.
O zamanlar böyle düşünüyordum.
Fotoğraflarına baktım.
Arkadaşlarına baktım.
Eski paylaşımlarına baktım.
Gittiği yerlere baktım.
İnsanların yorumlarına baktım.
Sonra telefonu kapattım.
Ertesi gün yeniden baktım.
Bir sonraki gün de.
Daha sonra hesabını birkaç kez kapatıp açtığını fark ettim.
Bir şey canını sıkınca bütün fotoğraflarını siliyordu.
Mutlu olduğunda daha çok paylaşım yapıyordu.
Üzgün olduğunda kayboluyordu.
Ben bunları gözlemliyordum.
Sadece gözlem.
Başka bir şey değil.
Kendime sürekli bunu söylüyordum.duyuluyordu.