İçeriğe geç

Tahtın Vârisi

Bölüm 5 · 5 dk okuma

Tahtın Vârisi

Bölüm 5

Ölüm Kalım Meselesi

Uyandığım da sabah olduğunu gördüm. Birkaç saat uyuyacağım demiştim ama sabah olmuştu. Yine uykuyu fazla kaçırmıştım. Hemen kalktım ve yeni bir elbise girdim. Mavi bir elbiseydi ve üzerinde beyaz pullar vardı. Sabah bakımımı yaptım ve bahçeye çıktım.

Menekşelerin kokusu bahçeyi doldururken kendimi doğaya bıraktım. Bu huzurlu an sadık hizmetçim Fanny'nin dağınık sarı saçlı ve endişeli yüzü ile bana koşması ile son buldu. Yakınıma gelince durdu ve nefes nefese kaldı. Belli ki bu haberi bana iletmek için aralıksız koşmuştu. Dağınık saçlarını taramak için elini kullanırken konuşmaya başladı:

"Prensesim, Valentia bize savaş açmış."

O an donup kaldım. Tabiiki de o olaydan sonra karşı sessiz kalmalarını beklemiyordum ama bizim yaptığımızı hemen anlamalarına şaşırmıştım. Ve artık o işi yapmak zorundaydım. Sessizce "komutanlık" diye mırıldandım. Fanny yüzünde masum ve küçük bir gülümseme ile bana baktı ve konuştu:

"Komutan mı olacaksınız? Orduyu mükemmel yöneteceksiniz."

Hiçbir şey demeden oradan ayrıldım ve odama doğru yol aldım. Ben, savaşamazdım ki! Beceremezdim! Prenses Irithel bunu başaramazdı!

Fanny

Prenses Irithel bir anda çekip gidince arkasından "Prenses!" diye bağırdım ama boşuna. Ya beni duymadı, ya da duymamazlıktan geldi. Söylediğime mi bozulmuştu, anlamamıştım. Ama benim de bir anda içimi bir korku kapladı. Ya savaşta ölürse? Ya ağır yaralanırsa? Hayır hayır, bunların hiçbiri olmayacaktı. Çünkü prensesim, kendine sahip çıkıcaktı. Ben onu 7 yıldır böyle tanıyorum.

Hemen kraliçenin yanına geri gittim. Dönen sandalyesiyle önüne döndü ve konuşmaya başladı:

-Ee, tepkisi ne?

-Kraliçem, cevap vermeden gitti. Sanırım çok korktu. Yapamayacağına emin.

-Neyse, onu yarın cepheye gönder tamam mı? Kendi ellerinle. Çünkü bu koca sarayda Irithel'i gönül rahatlığıyla emanet edebileceğim tek kişi sensin. Ona en dayanıklı zırhı, en dayanıklı kalkanı ve en güçlü silahı ver.

-En güçlü silah derken, sizin silahınız mı? Hani şu, parlak olan.

-Evet Fanny, o. Şimdi senden tek bir isteğim var. Irithel'i bu konuda sonuna kadar destekle ki içi rahatlasın.

-Elbette kraliçem, o iş bende!

dedim ve selam vererek odadan çıktım. Yavaşça Irithel'i odasına ilerledim. Irithel benimle yaşıttı, ikimizde 22 yaşındaydık. Biliyorum saçma gelicek ama ben bu zamana kadar Irithel'i prensesim olarak değil, kanka olarak gördüm. Bundan dolayı onu rahatlatmak benim için kolaydı.

Odaya geldiğim de Irithel öylece yatağında uzanmış, tavanı izliyordu. Kapıyı çalınca hemen kalktı ve bana baktı. O an yüzümde ki ufak gülümseme soldu. Çünkü gözleri doluydu. Hemen kapıyı kapatıp yanına koşup ona sarıldım. Ben bedenimi ona sarınca oda bana geri sarıldı ve göz yaşlarımız serbest bıraktı. Hıçkırıklarının arasından konuşuyordu:

-Yapamam Fanny, yapamam! Ben daha kendimi yönlendiremezken, koskoca bir orduyu nasıl yönlendirebilirim ki? Halkım bana güveniyor, onların güvenlerini boşa çıkaramam!"

"Irithel, komutan olmak o kadar zor değil ki! Kendine güven sen, gerisini sen bile fark etmeden beynin halleder. Bir bakmışsın tüm askerleri öldürmüşsün, bir bakarsın ordun sana" en iyi komutan" diyor, sen kendine inanırsan gerisi kendiliğinden hallolur!"

Etkilenmişti, evet evet, etkilemişti! İşe yaramıştı! Irithel ikna olmuştu.

"Sanırım," burnunu çekerek cümlesine devam etti, "bunu yapabilirim."

"İşte böyle kendine inan prenses, bir prensese kendine inanmak yakışır." diye mırıldandım. Bunu duyunca yüzünde inançlı bir gülümseme belirdi. Bu gülümsemesini görünce hafif kıkırdadım ve "işte benim prensesim!" diyip saçını dağıtırcasına okşadım. Görevim hallolmuştu, şimdi geriye yarın için derin bir uyku çekmek kalmıştı.

Ertesi Gün

Irithel

Sabah uyandığım da herşeyi yatağımın önüne koyduklarını fark ettim. Zırhım, kılıcım ve kalkanım. Kalktım ve hepsini sıkıca giydim. Ben aynada üstümde nasıl durdukları bakarkenbir anda içeri Fanny girdi. Yüzünde şaşkın olduğuna dair bir ifade vardı.

"Prenses, ben size yardım edicektim. Niye şimdi giyindiniz ki?"

"Bir komutan erkenden hazırlanmalıdır Fanny."

Hafif kıkırdadı ve başını olumlu anlamda salladı:

"Haklısınız prenses. Siz giyindiyseniz ben size kahvaltı hazırlayayım."

"Ah, evet! Çok açım! Açken asla savaşa gidemem!"

"Savaşa gideceğinizden dolayı bugün menümüzde özel bir yemek var!"

"Omlet mi!"

"Evet prenses, omlet! Sizin için özel hazırlanacak, bizzat sizin için!"

"Tamam, daha fazla konuşmayalım! Daha çok acıkıyorum!"

Hafif kıkırdadıktan sonra ve başını olumlu anlamda salladıktan sonra odamdan çıktı. Aynadan kendime bakmaya devam ettim:

"Aslında iyi oldu ya."

Savaştan 10 Dakika Önce

Sizin için savaş neyi ifade ediyordu? Evet, gerçek savaştan bahsediyorum. Arkadaşlarınızla yaptığınız savaşa benzemeyen savaş. Benim için savaş bir, ölüm kalım meselesiydi. İyi savaşırsam hayatta kalıcaktım, kötü savaşırsam ölücektim. Ve benim bu acımasız evrenle tanışmama 10 dakika kalmıştı.

Mary kraliçeye hasta olduğundan katılamayacağını söylemişti. Bundan dolayı Amelia ile birlikte savaşıcaktım. Bir an korkmaya başladım. Sonra zihnimde Fanny'nin sözleri tekrarlandı:

"Sen kendine inan, gerisi hallolur."

Kendime inanmıyordum, yapabilirdim. Annem, halkım, Fanny, Amelia bile bana güveniyordu. Ama benim kendime güvenmemem saçma olurdu. Ben bunları düşünürken Amelia ayağa kalktı ve bir elini bana uzattı:

"Gel, atlarımıza binelim."

Gülümsedim ve elini tutup kalktım. Atlarımıza bindiğimizde karşıda hareketlenmeye başladı. En sonunda savaş başlamadan önce iki ordudaki en yetkili kişi küçük bir konuşma yapmaya başladı. O kişiler ben ve, Zayn miydi neydi ya? Neyse o küçük suikastimizde beni sadece 20 saniyede büyüleyen ve kendine aşık eden çocuktu. Karşıma geldi ve savaştan önce belki bir barış sağlarız diye ortaya çıkan geleneği gerçekleştirdik:

-Ee, Valentia prensi, Irithelia ile barış sağlamak ister misin?

-Neden bize suikast düzenlediniz?

-Yo yo yo, ben düzenlemedim ki! Annem yapın dedi. Yani Kraliçe Aurora.

-Suikastinizin karşılığı olarak bu savaşın sonuna kadar yenilgiyi hissetmenizi sağlayacağız.

-Ve bu hiç kolay olmayacak. Neyse, konuşma bitti. Şimdi yerlerimize jole saçlı prens.

Ben ona 'jole saçlı prens' diye hitap edince bana iğrenir gibi bir ifade ile baktı. Bende karşılık olarak en sinir bozucu gülümsememi yakındım yüzüme. Ve en sonunda yerlerimize geçtik. Vee, sonunda komutan olduğum savaş başlamıştı.

Kılıcımı bir vahşi gibi savuruyordum ve her 10 saniye de bir can alıyordum. Savaşçıların kanı sürekli olarak yüzüme sıçrıyordu ama umursamıyordum. Karşıma gelenler hep güçsüzlerdi. Ama sonunda önüme güçlü bir rakip gelmişti. Kılıçlarımızı birbirimize savuruyorduk ama sürekli aynı yerlerde buluşuyorlardı. Bende onu şaşırtmak için sanki kılıcı beline geçiriyormuş gibi bir haraket yaptıktan sonra kılıcı kafasına geçirdim. Ve tekrardan güçsüz rakipler ile karşılaşmaya devam ettim.

2 Saat Sonra

Savaş bitmişti ve biz kazanmıştık. Dürüst olmak gerekirse tahmin ettiğimden daha iyi savaşmıştım. Odamda, yanağıma sıçrayan kanları banyomda çıkarmaya çalışıyordum. Kim olduğunu bilmediğim biri odamın kapısını açtı ve "Prenses?" dedi. Bende "Banyodayım!" diye seslenerek ona karşılık verdim. Banyonun kapısını açtığında bana küçük ve masum bir gülümseme ile bakıyordu. "Kraliçe Aurora sizi çalışma odasına davet ediyor." dedi ve kapıyı kapatarak gitti. Bende yüzümü kuruladıktan sonra çalıma odasına gittim.

Kapıyı açtığımda annem beni sağ duvardaki kan kırmızısı koltukta uzanmış bir şekilde bekliyordu. Benim geldiğimi görünce doğruldu ve yanıma gelip bana sarıldı. Saçımı öptü ve konuşamaya başladı:

"Seninle gurur duyuyorum bebeğim. Sana yapabileceğini söylemiştim ama bana inanmamıştın. Artık anne sözü dinle, tamam mı?"

Hafif kıkırdadım ve bende sarılarak ona karşılık verdim. Sonunda vücutlarımız ayrılmıltı ve ben odama gitmiştim.

Odama gittiğimde günün yorgunluğunu üzerimden atmak için geceliğimi giydim ve uyudum. İçimden bir ses yarının çok iyi geçeceğini söylüyordu. Acaba ona güvenmeli miydim?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.