(Bölüm şarkısı: Bu kız-Son feci bisiklet, space song)
~~~

(İlahi bakış açısı)
Grup ödevi için konu bulmaya çalışan Melisa sıkıntıyla nefes verdi. Profösor onlara ikili grup ödevi vermişti. Konuyu ve herşeyi kendileri hazırlaması gerekiyordu. Fakat Justin bir türlü yardımcı olmuyordu. Melisa sinirle oturduğu yataktan kalkıp söylenmeye başladı.
"Ne yapacağım ben? Bir şımarık yüzünden dersten kalamam." Melisa tıp üniversitesini burslu kazanmıştı. Bu hem kendisi için hem de ablası için gurur verici bir şeydi. Yurt odasında volta atmaya devam ederken oda arkadaşı Amber içeriye girdi. Onun bu haline kahkaha atarak "Hey sakin ol."
Melisa onun bu söylediğine göz devirerek "Proje ödevi ikimizin. Tek benim değil." Proje ödevinin bitiş tarihi bir ay sonraydı. Biraz fazla stres yaptığının farkındaydı. Ama eğer dersleri düşerse bursunu kaybetmeyi göze alamazdı. O şımarık çocuk yüzünden bursunu kaybedemezdi.
"Derslerim düşerse bursum gider. Ablama daha fazla yük olmak istemiyorum." Amber ona anlayışla bakmaya başladı. O da bu okulda bursluydu.
"Her neyse bu grup ödevi tek bana verilmedi. Gidip bakalım bu çocuğun sorunu neymiş?" Melisa kendinden emin bir ifadeyle çantasını alıp yurt odasından dışarıya çıktı. Amber ne yaptığını anlamamıştı. Arkasından bağırsada Melisa onu duymadan yurttan çıkıp karşı taraftaki popüler bir kafeye doğru ilerledi.
Okulun çoğu öğrencisi orada takılıyordu. Çok fazla pahalı olduğu için Melisa'nın tercih ettiği bir yer değildi. Kafeye geldiğinde etrafa göz gezdirdi. Gerçekten büyük bir kafeydi. Etraf hafif loş ışıklarla süslenmişti. Bilardo masasının orada Justin ve arkadaşlarının görünce geri gitmek istedi ama istediğini almadan gitmeyecekti.
Anlık gelen bir cesaretle Justin ve diğer iki arkadaşının oynadığı bilardo masasının olduğu yere doğru ilerledi. Onu ilk fark eden Felix olmuştu. Melisa sadece isimlerini biliyordu. Felix, Melisa'yı gördüğü zaman ıslık çaldı. Bundan rahatsız olmuş olan Melisa göz devirmeden edemedi. Gerçekten çok güzel bir kızdı. Sarı saçları ve mavi gözleriyle insanları büyülüyordu.
"Bakın burada kim varmış." Felix'in konuşmasıyla diğer ikisinin başı da Melisa'ya doğru döndü. Justin, Melisa'yı gördüğünde "Ne var?" diye sordu alaylı bir ifadeyle.
Melisa o yüzüne ne kadar yumruk atmak istese de sakin kalmaya çalışarak "Maalesef ki aynı grupta olduğumuz için ödevi yapmamız gerekiyor. Tabii zahmet olmazsa," dedi.
Justin tüm kafeyi dolduracak bir kahkaha attı. Melisa sinirden çıldırmak üzereydi. Elinde olsa öldürecekti. Justin, Melisa'ya yaklaşarak hafif eğilip onunla boyunu eşitledi. "Sence bu beni ilgilendiriyor mu?"
"İlgilendirecek. Böyle aptal bir şımarık gibi davranmaların yüzünden dersten kalamam." Melisa fazla sesini yükselttiğini fark etti. Fakat umrunda dahi değildi. Sadece grup ödevini bitirip bu aptal çocuktan kurtulmak istiyordu.
Justin kaşlarını sinirle çatarak "Nasıl konuştuğuna dikkat et burslu kız," dedi Melisa'ya biraz daha yaklaşarak. Melisa başını dik tutmaya özen göstererek "Asıl sen nasıl konuştuğuna dikkat et," diyerek Justin'e bir adım yaklaştı Melisa. Aralarında neredeyse hiç boşluk kalmamıştı. "Burslu dediğin bu kızı küçümseme." Kulağına doğru fısıldadı.
Justin sertçe yutkundu. Kızın ona böyle dikleneceğini tahmin etmemişti. Etkilenmemiş değildi de. Hatta oldukça etkilenmişti. "Ne yaparsın? Nasıl marifetlerin var?" Arkadaşları arkada onlara merakla bakıyordu. Fakat ikiside şuan umursamıyordu.
"Benimle ödevi yapmayı kabul ediyor musun? Etmiyor musun?" Melisa daha fazla uzatmak istemediği için kısa kesti. Justin sırıtarak "Kabul edersem istediğimi yapar mısın?" diyince Melisa sinirle kaşlarını çattı. Ukala aptal herifin teki!
Artık daha fazla uğraşmak istemiyordu. Ne hali varsa görebilirdi. Umrunda değildi. Gelip uyarmıştı olmuyorsa olmuyordu. Gerekirse dersten kalırdı ama daha fazla bu adama dil dökemezdi.
"Siktir git Justin." Melisa sakin adımlarla kafeden çıktı. Herkesin içinde Justin'e siktir git demişti. Umuyorduki bu yüzden başı belaya girmezdi.
Arkadaşları şok içinde bir Justin'e birde giden kıza bakıyorlardı. Justin öylece Melisa'nın arkasından bakakalmıştı. Şu an bu kıza dünyayı dar edebilirdi ama istemiyordu. Daha çok içinden bu kızı tanımak geliyordu. "O bakışlarınızı bir tarafınıza sokmadan işinize dönün," diyerek kafeden çıktı hızlıca.
Başının belaya girmemesi için dua eden Melisa bir an önce yurda gitmek istiyordu. Hatta bir kaç gün odasından çıkamamayıda düşünmüştü. Yoldan karşıya geçerken gelen arabalara dikkat etmeden yürümeye başladı. Tek düşündüğü yurda gitmekti.
Karşıdan hızla gelen arabayı görünce ne yapacağını şaşırdı. Araba ona çarpmak üzereyken Melisa'nın ağzından küçük bir çığlık kaçtı. Araba ayakucunun yakınında durdu. Bir bu eksikti diye içinden geçirdi.
Arabadan inen kişinin Justin olduğunu görünce "Öldürmeyi mi düşünüyorsun?" dedi. Melisa bunu yapacağını bile düşünmüştü.
Arabaya yaslanıp kollarını birbirine dolayan Justin "Bana hakaret ettiğinde bir an düşündüm. Ama şanslısın ki ilgimi çektin," dedi. Melisa kaşlarını çatarak ona baktı. Onun ilgisini falan çekmek istememişti.
"Ben bunu şans olarak görmüyorum," diyerek tekrar yoluna gidecek iken Justin kolundan nazikçe tuttu. "Başlayalım mı?" Melisa, Justin'e anlamayarak baktı. O az önce kabul etmişti. Melisa kesinlikle hayal görüyor olmalıydı. "Ha?"
Justin kahkaha atarak "Ha?" Melisa'yı tekrar etti. Melisa artık gerçekten bu çocuğun dengesiz olduğunu düşünecekti. Hatta düşündü bile. Melisa bıkkınlıkla Justin'e baktı. "Ne istiyorsun?"
Justin kendinden emin bir şekilde "Yapmamız gereken bir grup ödevi var. Bence başlayabiliriz," dedi.
~~~
(Sena)
Hay ben şansıma...
Karşımdaki adam hayal miydi bilmiyorum ama umarım bu karşımda gördüğüm adam beynimin bana oynadığı kötü bir oyundur. Zaten beynim bu aralar bana fazla kötü oyun oynuyor. Bunu yapsa da şaşırmam.
Beynimle olan tartışmamı yarıda kesip kapıda bana içeriye girmem için yer açan adama öcüymüş gibi bakıyordum. Bunun olduğuna gerçekten inanamıyorum. Özellikle bu adamın Aren Ilgar olmasına.
"Geçmeyecek misin içeriye?" Umursamaz çıkan sesine daha çok şaşırmıştım. Nasıl oluyorda böyle umursamaz oluyordu? Acaba beni hatırlamıyor muydu? Bu adam benim hastane otoparkında karşılaştığım ruh hastası adamdı.
Şaşkın halimi bir kenara bırakıp kapıdan içeriye girdim. Evin içini görünce tekrar şaşırmadan edemedim. Evin bazı köşelerinde siyah, şık vazolar vardı. İçeriye doğru yürüyünce sağda kocaman bir salon vardı. Ev fazla sade ve şıktı. Salonda siyah bir L koltuk, ortada masa vardı. Evde televizyon yoktu. Duvardaki yıldız resimli tablolara hayran kalmıştım. Evi daha fazla incelemeden ruh hastası adama döndüm.
"Sen o adam değil misin? Otoparkta karşılaşmıştık." O da benim gibi şaşkın görünüyordu. Ama benim kadar kafasına takmış gibi görünmüyordu. "Evet hatırladım. Sende bayılmıştın. Her neyse vakit kaybetmeden sözleşmeyi imzala vaktim yok," diyerek kolundaki saati gösterdi.
Bu kaba tavrına karşı çıldırmak üzereydim. Gözlerimi devirerek kollarımı göğüsümde birleştirdim. Bu adam gerçekten çok değişikti. Otoparkta bir adamı bıçaklaması yetmemiş gibi bir de kaba tavırlar sergiliyordu. Bir an önce bu adamdan kurtulsam iyiydi. Ama birşeyler öğrenmeden kurtulma niyetinde değildim. Mecbur katlanacaktık.
"Çok kibarsın resmen ağlayacağım," diyerek ellerimi gözlerime doğru yelpaze gibi salladım. Tekrar ciddi ifademi yüzüme takınıp "Merak etme kalıcı değilim. Dört aylık bir sözleşme zaten."
O an farkına vardım. Dört ay sonra ben ölecektim. Ve sözleşme dört aylıktı. Koltuğa geçip oturacakken kafamın dönmesiyle az kalsın yere düşüyordum. Aren hızlı bir refleksle kolumu tutup düşmemi engelledi. Yavaşça koltuğa oturmamı sağladı.
Aren'e doğru baktım. "Nereden biliyorsun? Bu bir tesadüf olamaz değil mi?" Belki de hastanede öğrendi. Ama neden görüşmeyi kabul etti?
Bana bakarak elini şıklattı. Hemen karşındaki duvarın üstünde bir takvim belirdi. Şaşkınlık dolu gözlerle ona baktım. Takvimin üstünde temmuz ayının ilk günü kırmızı bir kalemle daire içine alınmıştı. Bunu nasıl yapmıştı? Gözlerime inanamıyordum. Bu adamın güçleri mi vardı?
"Na- nasıl yaptın?" Konuşmakta bile zorluk çekiyordum. Acaba gerçekten şizofren mi olmuştum? "Çok sorgulama avukat hanım." Sinirle karşımdaki adama baktım. Kaba ve soğuk. Eğer onu tanımlayacak iki kelime sorsaydılar kesinlikle bunu söylerdim.
"Sözleşmenin dört ay olması tesadüf olamaz. Diyelim ki hastalığımı hastanede öğrendin ama senin avukatın olmak için yanına geleceğimi nereden bildin?"
"Sağ kolum Berk senin ismini bana zaten vermişti. Hastanede de seninle karşılaştım. Ve dört ay ömrün kaldığını öğrendim. İyi bir avukatsın kaçırmak istemedim." Yalan söylüyor gibi görünmüyordu. Ama pek fazla da inanmadım.
Ayağıya kalkarak aramızda mesafe kalmayacak şekilde yaklaştım. Tekrar mavi gözlerini gördüm. Neden tanıdık gelmişti bu gözler? Mavi gözleri insanı içine çekiyordu. Okyanus gibiydi gözleri.
"Peki, bunlar hepsi birer tesadüf ama otoparkta olanları kimseye anlatmayacağımı nerede çıkardın?" Birşey hatırlamış gibi kaşlarımı hafifçe kaldırdım. "Ha dur. Sen şimdi ya beni öldürürsün ya da tehdit eder senden korkmamı beklersin. Üzgünüm Aren Ilgar ama senden korkmuyorum." Meydan okuyan gözlerle ona baktım.
Tabiki insanların bana inanmayacağını biliyordum. Ama en azından beni korkutamayacağını bilmesi gerekiyordu. Aren kaşlarını hayretle kaldırdı.
İşte böyle şaşırtırlar insanı.
"Seni böyle mi korkutmalıyım, avukat hanım?" Tekrar parmak şıklattı. Elinde bir silah belirdi. Bu gerçek miydi? Yoksa ben mi deliriyordum? Bu Aren Ilgar kimdi? Böyle şeyleri hep filmlerde veya dizilerde görmüşümdür. Gerçek hayatta görmek çok garipti.
Ne yapacağını merak ederek ona baktım. Elindeki silahı kaldırarak kalbimin üzerine doğru doğrulttu. Kahkaha atarak ona baktım. "Yakın zamanda ölecek birini ölümle tehdit etmen komik. Beni böyle korkutamazsın."
Anlık gelen bir cesaretle tetiğe doğru parmağımı götürdüm. Ne yaptığımı anlamaya çalışarak bana bakıyordu. Bende şuan ne yaptığımı bilmiyordum. Tek bildiğim hırs gözümü büründüğünde gözüm kararıyordu. Tatiğe baskı uyguladım. Elim onun elinin üzerindeydi. Silaha ateş ettim.
Yemin ediyorum ki öleceğimi düşündüm. Ama kurşun kalbimi delmedi ve yere düştü. Eğilerek kurşunu aldım. Karşımdaki adam silahı yanımızdaki koltuğa bıraktı. Nasıl olmuştu bu?
"Sen kimsin?" Gerçekten merak etmeye başlamıştım. Bu adama beni çeken birşeyler vardı. Hissediyordum.
"Artık benim avukatımsın. Üzgünüm avukat hanım ama dört ay boyunca bana tutsaksın. Yarın altıda gelir seni alırım. Evinin adresini Berk'e mesaj olarak bırakabilirsin." Herşeyi bilip bir adresimi bilmemesi komikti. Ayrıca bu adam uyumuyor muydu? Sabahın altısı ne?
"Saat sabahın altısı mı? Yarın pazar. Ve ben dinlenmek istiyorum." Evet gerçekten tek taktığım şey buydu.
O da içimden geçeni söyleyerek "Gerçekten taktığın şey sabah altıda uyanmak mı?" dedi. Saat sabah altıda kalktığım günler çok fazla oluyordu. Hatta bazen uyumadığım. Ama kendime ayırdığım günlerde değil. Bir günde tembel olayım ne olacak?
"Her neyse tamam. Dört ay mecbur katlanacağız," diyerek sözleşmeyi imzaladım. Kahkaha atmaya başlayınca kaşlarımı çattım. İnsan biraz ciddi olur. Söz konusu işim olunca ciddi olabiliyordum. Hem bu adamın anne ve babamın katili olabileceğini her zaman göz önünde bulundurmalıyım.
Aren rahat bir şekilde koltuğa oturup yüzümü incelemeye başladı. "Avukat hanım size saygılarımı sunuyorum. Ama üzgünüm ki bundan sonra bana tutsaksınız," dedi.
Sinirle dişlerimi sıkmaya başladım. Keşke şuanda silah dolu olsaydı da bu adamın kafasını yarsaydım. Göz devirerek salondan çıkmaya başladım. Arkamdan bağırmasıyla durdum. "İstediğin kadar silahla bana ateşe et ama ölmem," dediğinde yürümeyi bıraktım.
Nasıl duymuştu bunları? İçimden söyledim. Bu adam beni korkutuyordu. Arkamı dönerek ona bakmaya başladım. "Sen büyücü müsün?" Ciddi ciddi bunu sormuştum. Salonu dolduracak kadar bir kahkaha atmıştı.
"Bunu bana soran ilk kişisin," dediğinde gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyordum. "Her gün gücü olan korkunç bir mafyayla karşılaşmıyorum. Ayrıca içimden geçenleri okuma!" Evden çıkacağım anda arkamdan bağırdığını duydum.
"Hay hay."
~~~
Avukatlık bürosuna gitmiştim. Burası büyük şirket gibi bir yerdi. Her avukatın kendisine göre odası vardı. Bende odamda yeni müvekkilimin dava dosyalarına bakıyordum. Buraya geldiğimde dosyaları masamda bulmuştum. Kesinlikle yarın için hazırlıklı olayım diye masama bıraktırmıştı bu dosyaları. Henüz kimse onun avukatı olduğumu bilmiyordu. Şuanlık kimsenin bilmemesi daha iyiydi. Fakat Çilek'e yakın zamanda söylemeyi düşünüyordum.
Odamın kapısı çaldığında dosyaları kenara bırakıp girmesini söyledim. İçeriye heyecanla Çilek girdi. Hızlıca masamın önündeki siyah deri koltuğa oturdu. Heyecanla konuşmaya başladı. "Nasılsın? Sağol bende iyiyim. Hadi anlat. Gittin mi? Görüştüm mü? Yakışıklı mıydı? Kızım anlatsana!" Tek nefeste söylemişti hepsini. Çilek her heyecanlandığında veya streslendiğinde hızlı konuşurdu.
"Evet gittim ve konuştum. İşi aldım! Artık annem ile babamın katiline daha yakınım. Yani umarım," dediğimde sonunda bunu birine söylediğim için rahatlamıştım. Çilek'in yüzü düştüğünde ne olduğunu anlamadım. "Niye yüzün düştü?" diye sordum. Bu konudaki tek destekçimi kaybetmek istemiyordum.
Sıkıntıyla nefes vererek "Sena içim hiç rahat değil. O adam ya sana zarar verirse?" dedi. Benim için endişelenmesi içimi ısıtmıştı. O olmasaydı ne yapardım bilmiyorum. "Merak etme. Kimse bana birşey yapamaz. Hem Aren Ilgar hiç yakışıklı değildi. Bence sırf çirkin olduğu için kimsenin onun yüzünü görmesine izin vermiyor." Tabikide bu bir yalandı. Aren Ilgar gördüğüm en yakışıklı erkek olabilirdi. Mavi gözleri ve hafif sarı saçlarıyla gerçekten çok yakışıklıydı.
Çilek somurttu. "Gerçekten mi? Şimdi sana üzüldüm. Yakışıklı olsaydı katlanılır olurdu." Çilek'in dediklerine kahkaha attım. Keşke herşey dış görünüş olsaydı. Benim için her zaman karakter daha önemli olmuştur. Acaba bu düşündüklerimi duyuyor mu diye düşünmeden edemedim. Resmen bu adam akıl sağlığım ile oynuyordu!
Hiçbir şey düşünmeden Çilek'le sohbete devam ettik. Yaklaşık yarım saat sohbetten sonra ikimizde işimize geri döndük. Ben de kenara koyduğum dosyayı tekrar açıp incelemeye başladım. Öğrendiğim kadarıyla davalarla falan adamı ilgileniyormuş. Ve tabiki avukatı. Fakat avukatı bilmediğim bir nedenden dolayı ortalıktan kaybolmuş. Aren Ilgar'ın davalarıyla ilgilenecek bir avukat aranıyormuş. Türkiye'nin en iyi avukatlarına bu haber yayılmış fakat kimse yanaşmamış. Bana göre normal olarak. Ama kimse avukat bulduğunu bilmiyor. Aren Ilgar zaten çok fazla -resmen orman içinde kaldığı için- etrafta görünmez.
Dosyasına bakınca biraz fazla kabarık olduğunu gördüm. Uyuşturucu kaçakçılığı, adam öldürme, insan kaçakçılığı... Resmen her türde suç işlemişti. Ne bekliyordun Sena? O bir mafya.
Hepsinde nasıl kurtulduğunu merak etmiştim. Özellikle de on sekiz yaşında nasıl bir suç işlediğini, nasıl kaçtığını? Hayat ona ne yapmış olabilirdi? Tüm bu soruların cevabını merak ediyordum. Bir gün hepsini öğrenecektim.
Saat dokuz gibi eve dönmüştüm. Yarın erken kalkacağım için erken uyumak istiyordum. Başım o kadar fazla ağrıyordu ki yemek yiyemeden kendimi yatağa attım. Dört ay sonra ölecektim ama hayatım sanki çok normalmiş gibi yaşıyordum. Bu artık gerçekten yormaya başlıyordu. Belki de Tuna'yı dinleyip ameliyat olmalıydım. Ama ya ameliyattan sağ çıkamazsam o zaman kendimi nasıl affederdim. Affetmezdim. Hayatımı resmen anne ve babamın katilini bulmak için adamıştım. Bundan sonra vazgeçecek değildim.
Mide bulantım ve baş ağrıma aldanmadan duşa girdim. Sıcak bir duş alıp kendime gelsem iyi olurdu. Duş alıp dişlerimi fırçaladım. Üzerime pijamalarımı giyindikten sonra saçlarımı serbest bıraktım. Aynada boynumdaki yara izi dikkatimi çekmişti. Bu yara izi doğduğum andan beri vardı. Doktorlar ilk başlarda ne olduğunu anlamışlardı. Ama doğum lekesi olduğunu düşünüyorlardı. Aslında pek de doğum lekesine benzemiyordu.
Yatağıma uzanıp gözlerimi kapattım. Fakat bir türlü uykuya dalamıyordum. Oflayarak yataktan kalktım. Susamıştım. Yataktan kalktığımda ayna karşısında gördüğüm ruh hastası adam yüzünden küçük bir çığlık attım. Ne işi vardı burada!? Allah'tan Çilek bugün eve gelmeyecekti. Ağır bir dava almıştı. Hâlâ onunla uğraşıyordu. Sabaha karşı geleceğiyle ilgili mesaj atmıştı.
Karşımdaki adam koltukta oturmuş beni izliyordu. Korkuyla"Sen ne arıyorsun burada!?" diye sordum. Benim aksine rahat bir tavırla "Kaldığın evi merak ettim," dedi. Sinirden çıldırmak üzereydim.
"Bir dakika bir dakika! Sen eve nasıl girdin? Kapı kilitliydi." Kapının anahtarı ben, Çilek ve Tuna'da tek vardı. Başka kimsede yoktu. Aren bana kınayan bakışlar atmaya başladı. Bu bakışı benim atmam gerekmiyor mu?
"Herşey bir parmak şıklatmama bakar," diyerek göz kırptı. Ukala herif!
"Bu insanların özel alanını işgal etmen için bir sebep değil." Yüzüne mahcup bir ifade yayıldı. "Haklısın özür dilerim. Merak ettim sadece. Bir daha olmayacak." Bu adama dört ay nasıl katlanacaktım?
"İyi," diyerek yatağımda bağdaş kurarak oturdum. "Ameliyat olacak mısın?" sorduğu soruya anlam veremedim. Niye soruyordu ki. "Hayır, ameliyat masasında ölmeyi göze alamam." Alırsam tek yaşam sebebimi kaybederdim. Yıllarca ailemin katiline bir adım dahi olsa ulaşmak için çabaladım. Bu fırsatı elimin tersiyle itemezdim.
Gözleri durgunlaştı. "Herkesin amacı herşeyden önce gelir. İyi bilirim bunu." Haklıydı. Herkesin amacı önce gelirdi. Her ne olursa olsun.
"Doğru diyorsun," diyerek mavilerini mavilerime diktim. "Dört ay sonra ölürsem ve amacıma ulaşmamış olursam ne yapacağım?" Hastalığını öğrendiğimde beri ilk defa birine içimi döküyordum. Bu iyi hissetmeme sebep olmuştu. İhtiyacım varmış buna.
"Belki de amacına ulaşmadığın için şükredeceksin. Bazen amacına ulaşmak istememek ama zorunda kalmak daha kötüdür." Birşeyler yaşamış gibiydi. Gözlerindeki geçmişe dalmışlığı gördüm.
"Avukatınla konuştuğun için teşekkürler müvekkil bey. Yarın sabahın köründe kalkmak zorundayım senin yüzünden o yüzden evine git," diyerek ona masum bir gülümseme gönderdim. Biraz daha konuşsaydık ağlayacaktım ve onun yanında ağlamak istemiyorum.
Kahkaha atarak ayağıya kalktı. Tam gidecek iken "Birşey merak ediyorum. Neden hastane de karşılaştığımız da o adamı bıçakladın?" dedim.
Bu sorunun cevabını merak ediyordum. Ama cevap vereceğini düşünmüyordum. Cevap vermezse büyük ihtimal sabaha kadar uyuyamazdım. Tereddütle bana bakmaya başladı. Anlatıp anlatmamakta kararsız kalmıştı. Sonunda anlatmaya karar kılıp "O adam aslında kardeşim. Kılık değiştirmiş hali diyebilirsin," dedi.
Dedikleriyle şok olmuştum. Nasıl yani kardeşini mi bıçaklamıştı? Ruh hastası! Kendi kardeşimin kılına zarar gelirse dünyayı yakardım. Bunların garip bir abi kardeş ilişkisi vardı sanırım. "Kardeşini mi bıçakladın? Peki şuan nasıl? Sen gerçekten ruh hastasısın! Kardeşini nasıl bıçakladın. Ama nasıl kardeşin olur. Kırklı yaşlarında görünüyordu?"
Önemsiz bir konudan bahsediyormuş gibi "Ona birşey olmaz. İyileşmiştir. Hem kılık değiştirmiş hâli dedim ya. Kendisi biraz akıl hastasıdır," dedi. Ben hâlâ ona garip bakışlar atıyordum. Kendisi sanki çok normal! Bu adamın artık büyücü veya uzaylı olduğuna inanacaktım. Kendisi yetmiyormuş gibi bir de kardeşi değişikti.
Koltuktan ayağıya kalkıp "Bakma bana öyle," birden sert çıkan sesine anlam veremedim. Garip bakmamda birşey yoktu çünkü zaten garipti.
"Nasıl bakmayayım?"
"Böyle işte!" Sert bakışlarını bana yöneltti. Gözlerimi devirdim. Bu adam tam bir dengesizdi. Ona acaba birini mi hatırlatmıştım? "Anlamıyorum, nasıl?" Daha da garip bakmaya başladım.
"Herşeye burnunu sokmazsan iyi edersin. Hadi uyu yarın sabah altıda hazır ol avukat hanım." Odamdan çıkarken arkasından bağırdım. "Yarın geç kalırsam bu senin suçun!"
"İyi geceler." Odamdan çıktıktan sonra bağırdı. Hızlıca odamdan çıktığımda çoktan gitmişti. Bir an ışınlandığını düşünmüştüm ki bence öyleydi. Daha fazla düşünmek istemediğim çünkü düşünürsem kafayı yiyeceğim için yatağıma gittim. Yatağıma uzanarak derin bir uykuya daldım.
~~~
Sabah altıda uyanıp hızlıca hazırlanmıştım. Üzerime krem bir pantolon ve bluz giyinmiştim. Pantolonuma uygun krem rengi ceketimi giyindikten sonra çantamı da alıp evin dış kapısına doğru ilerledim. Anahtarla kapının kilidini açtım. Evden çıkacakken ayağıma değen insan vücudundan dolayı korkudan yerimden sıçradım.
Ayağıma değen insan vücudunun sahibine bakmaya başladım. Çilek'i görünce şaşırdım. Geldiğini zannediyordum. Kapını önünde uykuya kalmıştı. Eğilerek kolundan tuttum. "Çilek uyan yatağına yat. Hasta olacaksın burada."
Onu nasıl yatağına götüreceğimi bilmiyordum. "Sayın hakim itiraz ediyorum." Uykusunda yarım yamalak sayıklıyordu. Bu hâline kahkaha atmadan duramadım. Canım arkadaşım fazla çalışıyordu.
Uyanması için sarsmaya başladım. Fakat uyanmıyordu. Basamaklardan ses gelince o yöne doğru baktım. Mert'i görünce şaşırdım. O da mı bu apartamda kalıyordu? Beni görünce gülümseyerek selam verdi. Ardından yerde yatan Çilek'e endişeyle baktı. "Ne oldu? Bayılmış mı?" Endişeli gelen sesine şaşırmıştım.
"Bir nevi öyle birşey. Yatağına yatırmam için yardım edebilir misiniz?" Çilek'i tek başıma taşıyamazdım. Kafasını aşağı yukarı salladı. "İkimiz de sabaha kadar çalıştık. Yorulmuş olmalı." Dediklerine daha çok şaşırmıştım.
Mert yardım etmeme izin vermeden Çilek'i kucağına alıp odasına götürdü. Çilek'i yatağına yatırdıktan sonra ikimizde evden çıktık. Kapıyı örtüp Mert'e teşekkür ettim. "Sen de mi bu apartmanda kalıyorsun? Seni daha önce görmemiştim." Gerçi apartman da çok fazla kişiyi tanımıyordum.
"Yeni bir hafta oldu taşınalı. Komşu olacağız demek ki." Heyecanlı sesine karşı gülümsedim. Bu heyecanının sebebi Çilek gibi geliyordu. Saatime baktığımda on dakika gecikmiş olduğumu gördüm. "Benim gitmem gerekiyor. Birgün komşu ziyareti yaparız. Görüşürüz." Hızlıca apartmandan çıktım.
Dışarıda siyah bir arabayı görünce Aren olduğunu düşündüm. Telefon numarasını almadığım için kendime kızdım. Ama o da akıl edebilirdi yani! Siyah arabanın yanına geldiğimde şoför koltuğunun yanındaki koltuğun camını açtı. içeridekinin Aren olduğunu görünce sevindim.
Kapıyı açıp arabaya bindim. "Kusura bakma biraz geç kaldım. Arkadaşımla ilgili bir sorun çıktı." Açıklamama karşı birşey söylemeden arabayı çalıştırdı ve sürmeye başladı. Bugün onda garip birşey var gibiydi.
"Bugün konuşmayı mı unuttun?" Yaklaşık bir saattir yoldaydık. Nereye gittiğimiz hakkında bir bilgim yoktu. Ve sıkıntıdan patlamak üzereydim. Yolculuk boyunca tek kelime dahi etmemişti. Yoldan gözünü ayırıp bana baktı. Sonra tekrar yola döndü. "Anlaşıldı bugün dilini yutmuşsun."
Sinirle cama bakmaya başladım. Arabanın içinde siyah dumanlar görünce ne olduğunu anlamamıştım. Yanımdaki adama dönünce ağzım açık kalmıştı. Aren'in mavi gözleri ve hafif sarı saçları yerine simsiyah saç ve simsiyah iki çift göz gelmişti. Bu da kimdi?
Korkuyla adama bakmaya başladım. Fakat onun yüzünde büyük bir keyif vardı. "Sen de kimsin?"
Kahkaha atarak "Ben biricik Aren'in kardeşi. Arın. Tanıştığımıza memnun oldum," dedi. Bir sen eksiktin zaten!