İçeriğe geç

TACI YAKALA

Bölüm 3 · 6 dk okuma

TACI YAKALA

Bölüm 3

Dilek

Gözlerini kapatıp yaşların geri gitmesini sağlarken anılar bir ışık huzmesi gibi zihninde dolaşmaya başladı. Orion'u, kaçak göçek buluştukları o bahçeyi, ve sıcak ellerini anımsadı. Belli belirsiz gülümserken konuşmaya başladı.

-Eğer bir mucize varsa, ne olur onu bana geri verin.

Yüreğine saplanan bir acı kıvılcımı, ellerini farkında olmadan kalbine götürmesine sebep olur. Bir hışırtı sesi ile gözlerini açmak zorunda kalır. Etrafına baktığında davetlileri ya da kral ve kraliçeyi göremez. Davet salonunda periler ile yalnız kalmıştı. Göz bebeklerini yakan bir ışıltı patladığında, duyduğu son sözlere büyük bir zorlukla kulak astı.

-Her dileğin bir bedeli vardır.

Ayaklarının ucuna kadar bir şeyin yuvarlanıp geldiğini hissetti. Ne olduğuna bakmak için eğildiğinde, bunun sonsuzluk gülü olduğunu görünce afalladı. Periler tekrar Alice'in yanına yaklaşıp saçından bir tutam aldı. Ne olduğunu anlamayarak bir eline aldığı güle bir perilere baktı. Yavaş yavaş kararmaya başlayan gözlerinin kapanmaması için harcadığı gücü hiçbir etki yaratmadı. Sonunda kendini uykuya bırakmak zorunda kaldı.

-Başaracağına inanıyoruz. Bu yolda sana bol şans diliyoruz.

...

Gözlerini dolan güneş ışınları ile yüzünü buruşturan Alice aceleyle yatağından kalktı.

-Periler?

Diye fısıldadı kendi kendine. Odağına ilk giren şey kadife yastığın üzerinde duran parlak tacı oldu. Kapının dışından gelen ayak sesleri ve hışırtılar oldukça hareketli duyuluyordu. Ardından kapısı üç defa tıklatıldı.

-Kraliçe Alice. Girmemize müsaade var mı?

Kadın sesinden anladığı kadarıyla onu hazırlamak için gelmişlerdi. Sabahlığını üzerine geçirip yerine oturdu ve gelen sese karşılık cevabını geciktirmedi.

-Gelebilirsiniz.

Kapı yavaşça açıldı ve ellerinde maşa tutan iki kadının ardından genç kızlar girdi. Renk renk elbiselerin dikiminde en nadide kumaşlar ona özel olarak seçilmişlerdi. Aynadan kendisine bakarken ifadesizce sorusunu yöneltti.

-Kraliçe'yi gördünüz mü bu sabah?

-Hayır efendim. Ama sabahın ilk saatlerinde arabasını hazırlatarak gittiğini duyduk.

Aldığı cevap üzerine gerginlikle oturduğu yerde kıvrandı. Son zamanlarda dışarısı büyük tehlikeler ile doluyken, annesinin alelacele bir yerlere gitmesi onu şüpheye düşürüyor, aklındaki soru işaretlerinin çoğalmasına sebebiyet veriyordu. O bunları düşünürken uzun sarı saçları büyük bir özenle hazırlanıyordu.

-Bugün beyaz olanı giymek istiyorum.

Temiz ve ferah hissetmeye ihtiyacı vardı. Bugün süreceği kokuyu seçmesi için bir sandık daha getirtildi. Göz ucuyla hepsine baktıktan sonra elini yeterli anlamında salladı.

-Yasemin olsun.

İşini bitiren kadınlar eşyalarını toparlayıp Alice'i selamladılar ve işlerine geri döndüler. Odasından çıkıp kahvaltı salonuna ilerlediğinde, mis gibi kokularla karşılaştı. Aşçılar onun geldiğini görünce tabağını doldurmaya başladılar.

-Sarayımızın ayçiçeği, güzeller güzeli kraliçemiz! Hayırlı sabahlarınız olsun.

Yüzünü havaya doğru kaldırarak gülümsedi. Ellerini iki yana açtı.

-Siz uyanana kadar gün doğmamış meğer. Güneş gelmemiş, çiçekler böyle güzel kokmak istememiş.

Elinde olmadan gülümseyerek bir elini yanağına götürdü. Utanmıştı.

-Günaydın Şakir. Bu ne güzel bir sofra olmuş böyle! Ellerinize sağlık.

Hazırlığı bitiren aşçılar geri çekilerek Alice'i yalnız bıraktılar.

-Başka bir isteğiniz var mıdır?

-Bayan Egbert sabah erkenden çıkıp gitmiş. Bir malumatın var mı nereye gittiğiyle ilgili?

-Hayır.

Sıkıntıyla iç çekerek çatalını tabağa bıraktı.

-Bana şu İrin krallığı ile ilgili vermeni istiyorum. Kim bunlar? Ne yaparlar? Bizim ailemizle alakalı nedir?

Daha önce görülmemiş bir ciddiyete bürünen Şakir geçmişte olanları anlatmaya başlar. Her kelimesinde Alice'in gerginliği yerini şaşkınlığa bırakır.

-Büyükanneniz İrin Krallığı'ndan bir beyle evlilik yapmış. Ancak bir kaç yıl geçmesine rağmen hiç çocuk sahibi olamazlar. Kraliyet ise bir varis istemekte olduğu için fikir ayrılıkları yaşandı. Ne kadar direnip savaşsalar da nafile,

Derin bir nefes aldı.

-Başka bir kadın getireceklerdi ya da büyükannenizle olan bu evlilik sonlandırılacaktı. Bunu öğrendikten sonra yüreği dayanmadı ve genç yaşta hastalıklara karıştı. Onun vefatından sonra Egbert Krallığı ile aralarında bir düşmanlık baş gösterdi.

Hüzünle iç çekti ve gözleri saygıyla titredi.

-Çok asil ve şefkatli bir kadındı. Şimdi bir bakıp düşünüyorum da... Size çok benzerdi.

İkisinin gözlerine dolan yaşlar, bakışları kesiştiğinde birbirlerine gülümsediler.

-Peki şu kral ve kraliçelerinin ismi neydi? Hatırlıyor musun?

Şakir bir süre sessiz kaldı. Başını yere eğip düşünerek hafızasını yokladı. Gelen ayak seslerini duyunca aceleyle sorusunu cevapladı.

-Kral... Kral Lennerd ve kraliçe Irithel.

Gelen seslerle birlikte Alice'in önünde saygıyla eğilir ve yemek odasından uzaklaştı. Alice ise onun ardından bakarken gözleri bir aynaya takıldı. Aynadaki yansımasını inceledi. Başındaki taç, hiç orada olmamışçasına yabancıydı ona. Etrafına sıralanan danışanlara baktı tek tek. İmzalanması gereken dosyalar ve organize edilecek toplantıların tarihlerini titizlikle belirlediler.

-Ben bir yüzümü yıkayıp geleceğim. Lütfen listeleri tekrar gözden geçirin ve ben gelene kadar sıralanması gerekenleri sıralayın.

Danışanlar kendisi onaylayınca daha fazla bir şey söylemeden banyonun yolunu tuttu. İlerlediği koridorunun köşesinde, işlerini bitiren hizmetlilerin kendi arasında ettiği sohbete kulak misafiri oldu. Normalde kapı dinlemek hiç onun huyu değildi ancak sohbetin konusu her neyse, kendisiyle ilgiliydi.

"Ben olsam ben de vurulurdum. Aralarındaki statü farkı epey fazla olsa bile çok yakışıyorlardı."

"Aman Allah'ım! Tam da tahta geçeceği vakitte böyle bir kayıp yaşaması... O gerçekten çok güçlü. Ben olsam kendimi bir yerlerden atardım herhalde."

"Alice, annesinden bile daha güçlü biri olacak. Bak görürsünüz."

"Ummadık taş, baş yarar. Daha kötüsü de olabilir. Sonuçta Egbert'ın kızı. Öyle çok beklenti içine girmeyin derim. Daha şimdiden etrafta kibirli kibirli dolaşıp, işlere el atmaya başlamış bile. Tavırlarını görmüyor musunuz?"

Adımlarını sertleştirerek yanlarına gitti. Alice'in gelişini gören hizmetli kızlar, onun her şeyi duyduğunu anlayınca korkuyla titredi. Sıcak ama mesafeli bir tonda konuşmaya başladı.

-Düşüncelerinizin bu yönde olması benim için epey kıymetli. Size umut vadetmişsem ne mutlu bana. Henüz çok genç ve hayat dolusunuz. Ama bir daha özelime bu denli giren birini görür ya da duyarsam...

Hizmetliler eğilir:

“Affedersiniz prenses, biz yalnızca-”

-Saraya sadakat sessizlikle başlar.

Arkasını dönüp gitmeye yeltenirken ekledi:

-Bir; Prenses değil Kraliçe. İki; Bir daha ismimi fısıldaşmalarınızda duyarsam, değil Saray'da yaşamak, tek bir taşını resimlerde dahi görmenize izin vermem.

Hizmetliler korku ve utançtan kıpkırmızı kesilirken, Alice yüzünde hiçbir duygu izi barındırmadan oradan uzaklaşarak danışmanların yanına gidip son kontrolleri sağladı. Herkes elinde kağıtlarla giderken danışman Elenor konuşmaya başladı.

-Sizi solgun gördüm. Bir sebebi var mı?

Alice elini geçiştirircesine salladı.

-Her zamanki şeyler. Bilirsin ya...

Elenor başını anlarcasına salladı. Ardından teklifini yöneltti.

-Eğer biraz hava almak isterseniz, kuzey ormanı bugün boş. Av partisi iptal edildi.

-Bu gerçekten iyi olur. Haber verdiğin için teşekkürler.

-Ben hemen aracı hazırlatayım.

-Hayır, lüzum yok. Yalnız başıma gidip kafamı dinlemek istiyorum.

Tereddütte kalsa da itiraz edemedi ve başını eğerek yanından ayrıldı. Sade bir pelerin giyerek saraydan çıktı. Atının parlak siyah yelelerini okşayıp nazikçe üstüne bindi ve düşüncelerine eşlik eden sessizlikle ormana doğru yol aldı.

Sadece eski huzur ve mutluluğunu arıyordu.

Ama orman… Ona bambaşka bir yol sunacaktı.

At nalı seslerinin ormanda yankılanışını dinlerken dümdüz ilerlemeye devam etti. Daldığı düşünceleri, atının şaha kalkıp onu yere fırlatmasıyla bıçak gibi kesildi.

-Ah!

Uzaklaşmamıştı ama az ötedeki çimlerin arasına giren at gözden kayboldu. Alice, ona zarar gelmesinden delice korkarken çalıların arasına koştu.

-Burada ne yapıyorsun?

Atının baktığı yere bakınca dumura uğradı.

Orion'un ona hediye ettiği gül yerde duruyordu.

Saraydan buraya onu o getirmemişti. Başka kimse de ona dokunmazdı. Gülünü hemen avuçlarının arasına aldı. Eskisinden daha parlak duruyordu. İçindeki ışıklar birbiriyle savaşırcasına kırılıp görsel bir şölen oluşturmuştu. Her şeyi unutarak biraz daha ilerledi.

Taş sunağın üzerinde arkası dönük bir erkeğin oturduğunu gördü. Yardıma ihtiyacı olabileceğini düşünerek seslendi.

-Hey! İyi misin?

Erkek yavaş yavaş yüzünü ve vücudunu ona doğru döndürünce, zaman bir süreliğine akmayı bırakmış, sesler kesilmiş, güneş batmayı unutmuştu ki, ikisinin arasında adeta bir elektrik akımı geçti. Genç erkek ağrıyan gözlerini kısıp kızı incelerken, bir elini kalbine götürdü. İçinde boş bir yankı vardı; yüreğinde deli gibi çınlıyor ama hatırlayamıyordu.

Soğuk esen rüzgar, dalların arasından süzülerek geldiğinde bu sessizlik de bozulmuştu.

Dolan gözleri ağlamayı unutmuşken,

"Orion..." dedi kısık bir sesle.

Kendi sesi şuan ona yabancıydı. Birbirine bakan gözler şuan yabancıydı. Ama bunun o kadar da önemi yoktu. İlk göz göze gelişlerinde çarpan kalpleri, birbirini tanıdıklarının en büyük kanıtıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.