Evl Hyun-ju, Evelyn Kraliyeti'nin on dokuz yaşındaki narin ve zarif prensesiydi. Uzun, koyu renk saçları omuzlarından bir gece gibi süzülür, solgun teni ve her zaman düşünceli görünen gözleri ona krallığın halkı arasında anlatılan masallardaki prenseslerden biriymiş gibi bir görünüm verirdi.
Fakat Evelyn'in duvarları ardında yaşayan herkesin bilmediği bir şey vardı.
Prenses, bir kafeste yaşamaktan nefret ediyordu.
Altın işlemeli odalar, hizmetkârlar, görkemli balolar ve üzerine her gün biraz daha ağırlaşan taç… Bunların hiçbiri ona özgürlüğü vermiyordu. Evelyn için saray, dışarıdan bakıldığında ihtişamlı bir yuva; içeriden bakıldığında ise kapıları kilitli güzel bir hapishaneydi.
Prenses bazen geceleri aynanın karşısına geçip uzun uzun kendisine bakardı.
Karşısındaki genç kızın gerçekten kim olduğunu merak ederdi.
Halkın sevdiği zarif prenses mi?
Kral ve kraliçenin kusursuz kızı mı?
Yoksa bütün bu rollerin altında kaybolmuş, sadece kendi hayatını yaşamak isteyen sıradan bir kız mı?
Bu sorunun cevabını henüz kendisi bile bilmiyordu.
Her sabah aynı manzarayla uyanırdı. Penceresinin hemen karşısında, gökyüzüne doğru uzanan yüksek taş duvarlar ve duvarların ardında kalan, görmeye bile zorlandığı şehir…
O şehir, onun krallığıydı.
Ama Hyun-ju, kendi krallığını bile özgürce gezemiyordu.
Hyun-ju sakin bir kızdı.
Sarayda onun kahkahasını duyan neredeyse hiç kimse yoktu.
Hizmetkârlar bazen bunun nedenini merak eder, ancak hiçbiri ona bunu sormaya cesaret edemezdi.
Çünkü Hyun-ju'nun sessizliği, soğukluktan değil; sanki içinde taşıdığı ve kimseyle paylaşmadığı düşüncelerden geliyordu.
Çoğu zaman konuşulanları dinler, kısa cevaplar verir ve ardından yeniden sessizliğine gömülürdü.
Balolarda diğer genç kızlar kahkahalarla dans ederken Hyun-ju, salonun bir köşesinden onları izlemeyi tercih ederdi.
Elindeki kristal kadehi yavaşça çevirir, yüzünde hiçbir duygu belli etmeden kalabalığa bakardı.
Herkes onu kusursuz bir prenses sanıyordu.
Sakin.
Zarif.
Sessiz.
Fakat kimse Hyun-ju'nun geceleri uyuyamadığını bilmiyordu.
Kimse, odasının penceresinden dışarı bakarken zihninde binlerce düşüncenin dolaştığını göremiyordu.
Ve kimse onun aslında gülmeyi bilmediğini bilmiyordu.
Belki de küçükken unutmuştu.
Ya da belki, hiçbir şey ona gerçekten gülümsemek isteyeceği kadar güzel gelmemişti.
Hyun-ju için hayat, büyük bir sessizlikten ibaretti.
Ta ki bir gün, o sessizliğin içine beklenmedik bir ses karışana kadar.
O gün her şey değişmeye başlayacaktı.