Okula geldim. Okul şehrin biraz dışarısındaydı. 1,5 saat kadar yol gittim. İçeri girdiğimde adımı ve soy numaramı sordular. Yazıcı gibi bir şeyden kart çıkarttılar. Ve sol bileğime GPS monte ettiler. Elim biraz kanadı ama okulun bir kuralıydı sonuçta. Okulun büyüklüğüne hayret ederken mırıldanıyordum:
Poyraz: ‘Oh be yolculuk çok yorucuydu. Sayısal feni kazandığıma inanamıyorum.’
Yanımdaki bir çocuk söylediklerimi duymuş olacak ki sordu:
Feridun: ‘İnanamıyorum! Sayısal feni mi kazandın?’
Poyraz: ‘Bende inanamıyorum ama kazandım işte.’
Feridun: ‘Hangi şube?’
Poyraz: ‘9/H’
Feridun: ‘Bende’
Poyraz: ‘Vay canına ilk günden arkadaş edinmem ne güzel. Ama bu okul çok büyük değil mi.’
Feridun: ‘Bence de ha bu arada adım Feridun.’
Poyraz: ‘Bende Poyraz.’
Okul gerçekten çok büyüktü, beklediğimden çok daha büyük, girdiğimizde bir tabela karşılıyordu bizi. Sınıfların yerini gösteren. Feridun’le iki saat sınıfı aradık. Tabelalar çok karışıktı, kafamızı karıştırıyordu. Derken benim boylarımda bir adam geldi ve sordu:
Ahmet: ‘Sınıfı mı arıyorsunuz?’
Feridun: ‘Evet.’
Ahmet: ‘Hangi sınıf?’
Poyraz: ‘9/H’
Ahmet: ‘Ben o sınıfın sınıf öğretmeniyim. Sizi götürebilirim. Adım Ahmet.’
Poyraz: ‘Sonunda.’
Ahmet: ‘Bakın sınıfınız mavi göz caddesinde. Burası 9’ların caddesi. Şimdi sınıfınıza geçin, geliyorum tanıtım yapılacak zaten.’
Sınıfa geçtik. Sınıfta kimsenin sesi çıkmıyordu. Herkes bize baktı.
Alper: ‘Neden geciktiniz?’
Feridun: ‘Sanane be! Öğretmenim değilsin.’
Alper: ‘Tamam ya sakin.’
Kalorifer tarafının 3. sırasına geçtim, o ise orta sıra 3.masaya geçti. 5 dakikanın ardından Ahmet öğretmen geldi. Bizi sıraya soktu. Herkes ip gibi dizildi. Vay canına dedim. Böyle sınıflar da varmış. Mavi göz sokağını gezdirdiler. Kocaman bir kütüphane vardı. Kütüphane silindir şeklindeydi. Herkes kütüphaneyi duyunca sevindi. Anlaşılan burada herkes benim gibiydi. Bende sevindim. İçeri girince bizi küçük bir kahve satan bar tarzı bir kahve dükkânı karşıladı. İçeri girince Ahmet hoca konuşmaya başladı:
Ahmet: ‘Burası sizin kütüphaneniz arkadaşlar. Eğer içeri girmek istiyorsanız üye olmalısınız. Ama şu an tanıtım yaptığımız için girmenizde sorun yok.’
Kütüphane kat kat yapılmıştı ortası boştu daha doğrusu ortada çalışma masaları vardı. Ve en ortada bir dünya küresi vardı. Ankara’da gittiğim millet kütüphanesine benziyordu. Tarih kitapları, bilim kitapları ve ikisinin birleşimi, polisiye, korku, bilim kurgu. Her biri periyot periyot ayrılmıştı. En son sınıfa geldik. Sınıftakiler ile tanıştık. (Karakterler bölümüne bkz) Sonra kalacağımız yerler tanıtıldı. 29 katlı her katta 1 sınıf vardı. 10. katta H şubesi vardı. Ve bu binadan tam 4 tane vardı. Birisinde 9’lar ikincisinde 10’lar üçüncüsünde 11’ler dördüncüsünde 12 sınıflar vardı.
İçinde yemekhane ve tek kişilik odalar vardı. Ortak alanlarda kapalı ve açık havuzlar ve kocaman su kaydırakları vardı. Bahçesinde kafeler, hayvanat bahçesi ve yapay bir denizi, yapay şelalesi yine yapay bir orman onun içinde kocaman salıncaklar vardı. İçinde çok gariptir ki lunapark, AVM vardı. Çarşıya benzer bir yeri de eksik etmemişlerdi. Ve daha sayamadığım bu kadar şey 1 kilometrelik surların arasına sığdırılmıştı. Sonunda tanıtım bitmişti. Hepimiz odalarımıza geçtik. Valizimi yerleştirirken patenimi gördüm. Neden valize koymuştum acaba? Sonradan yeni valiz alınca kendimi tutamayıp elime ne geçerse koyduğum aklıma geldi. Sorgulamayıp valizimi yerleştirmeye devam ettim. Sonra uykum gelince yattım.
Sabah yine o iğrenç alarm sesiyle uyandım. Üstümü giydim. Üstüme okul forması giydim. Normalde giymezdim ama bu okulun kuralları çok sıkıydı sanırım. Okul forması bir takım elbiseydi. Evet şaka değil. Dışarı çıkarken bizim sınıftan biriyle karşılaştım. Siyah yandan tıraşlı ve kare çerçeveli gözlüğü vardı. Forması benim gibiydi. Çünkü okul forması. Benden 5-6 cm daha kısaydı.
Aras: ‘Hey merhaba Poyraz’
Poyraz: ‘İyi sen? Bu saatte nereye?’
Aras: ‘Kütüphaneye.’
Poyraz: ‘Gel beraber gidelim.’
Dışarı çıktığımızda ikimizin de farklı kütüphaneye gittiğini fark etti
Aras: ‘Kütüphane bu tarafta!’
Poyraz: ‘Ben 12’lerin kütüphanesine gidiyorum. Konu olarak sizden önde olmam gerekli’
Aras hiçbir şey demeden yoluna devam etti. Bende yoluma döndüm. Tabelalardan bulmaya çalışıyordum. Sonunda koşarak yetiştim kütüphaneye. İçeri girdim Kayra denilen insanımsı varlığı araştırmaya başladım. O kadar fizik bilgisi boşa gitmemesi için bir de onun deneylerine baktım. Adam kendi DNA’sıyla oynamış. Şaka gibi. Onca sessizliğin içinde fısıldayarak:
‘Şaka mı bu? Adam kendini öldürebilirmiş. dedim. ‘
Ama bunu gerçekleştirmenin başka yolu yok diye düşündüm.
Alarmım çaldı. Saat 07.00 alarmıydı bu. Kahve alıp sınıfa doğru yola çıktım. Etrafıma baktım. Sonra okulun gerçekten aşırı büyük olduğunu yürümekle yorulacağımı fark ettim. Eve dönüp patenimi aldım.
‘Bence bir şey demezler.’
Yola çıktım. Ve fark ettim ki tam bu alet için yapılmıştı bu yol.
‘İyi ki aldım bunu. Lazım olacağı aklıma gelmemişti halbuki.’
Gelince numaramın yazdığı yere patenimi çıkardım. Sınıfa girdim. Kafamı sıraya koydum. Yaklaşık 5 dakika sonra öğretmen geldi. Ders biyolojiydi.
Bahadır(Biyoloji): ‘Yolumuz biraz uzun bu yüzden koşun.’
Ben bunu duyunca patenlerimi giymek için oyalandım. 5 dakika sonra koşarcasına pateni sürmeye başladım. Saatime baktığımda 50 km/sa hızında gidiyordum. Ve saat 7.43’tü
‘Olamaz fazla hızlıyım.’
Bizim sınıfın sağa döndüğünü gördüm. Ani bir dönüş yaptığım için afalladım.
‘Güzel düşmedim.’
Yokuş olduğunu gördüm
‘Keşke düşseymişim!’
Saatime baktığımda 100 km/sa. hızda gidiyordum.
‘Hm demek ki ben az önce zorlanmış salınım yani kendi gücümle hareket ediyordum. Yokuşun başında rezonans ile hareket ediyordum çünkü bende biraz hareket ettirdim. Şu an ise doğal/serbest salınım ile hareket ediyor- Ne diyorum ben kurtarın beni!’
Karşımda sanki bana inat eder gibi paralel bir plaka koymuşlar. Ben artık bağırmayı bıraktım bana ne olacak onu düşünüyorum. Yükseklik korkum olduğunu düşünüp bayılmaya çalıştım.
Başarılı olamadım. Ayağa kalktım dizim yaralıydı laboratuvara girdim. Giremedim. Kilitliydi. Bekledim. Tam 08.00 de geldiler.
Bahadır: ‘Sen ne ara geldin ?’
Poyraz: ‘Paten sürerken hızını abartmışım galiba.’
Yaralı dizimi gösterdim.
Bahadır: ‘İçeride ilk yardım seti var şurayı açayım ilgileneceğim.’
Kapıyı açınca dediği gibi ilgilendi.
Bahadır: ‘Bir daha patenle bu kadar hızlanırsan bu yumuşak yüzümü göremezsin.’
Yara bir süre sonra acımamaya başladı. Ve hoca derse başladı.
Bahadır: ‘Evet arkadaşlar bugün DNA ile oynayacağız. Önünüzdeki setlerde nasıl yapmanız gerektiği yazıyor. Tabi ki bunu canlılar üzerinde ya da birbirinizin üstünde denemeyeceksiniz. Buradaki robot üstünde deneyeceksiniz. Robot size canlılar üstündeki etkisini gösterecek.’
Poyraz: ‘Tabi ya gayet mantıklı.’
Bahadır: ‘Bir sorun olursa ben buradayım. Başlayabilirsiniz.’
Kendime denesem diye düşündüm
‘Pekâlâ önce şu aptal robot üstünde deneyelim. Basitten başlayalım.’
Bir bukalemunun DNA’sını araştırdım. Renk değiştiren DNA’sını bulmam zor oldu. 4 ders olduğu için zamanım boldu.
‘Aptal robot bu sefer de bulamadım de seni nasıl mahvediyorum.’
Aptal robot: ‘Bu gen bukalemunun renk değiştirme özelliğidir.’
‘Pekâlâ artık aptal değilsin.’
Ani bir karar ile kendime uygulama kararı aldım. İğneyi alıp bileğime soktum.
‘Bir şey olmadı. Ama bu iyi bir fikir değildi sanırım. Bunun kimsenin bilmesi gerekmiyor.’
Feridun: ‘N’aber Poyraz?’
Ceketimle iğne yaptığım yeri kapattım. Elimi boynuma attım. Hafif sırıttım.
Poyraz: ‘İyidir sen?’
Feridun: ‘Ben de iyi. Neler yaptın? Bana sor. Ya da sorma ben söyleyeyim. Çitanın zıplama özelliğini taşıyan DNA’yı buldum. Kendime uygulayacaktım Bahadır hoca izin vermedi. Ne olurdu yani okulun içinde zıplaya zıplaya dolaşsaydım.’
Poyraz: ‘Bende bukalemunun renk değiştirme özelliğini buldum. Çok yorucuydu. 9.Sınıfta bizi bu kadar zorlamaları normal mi? Hem kendimize uygulamayacaksak niye yaptırıyorlar ki?’
Feridun: ‘Ben yapacağım arkadaş.’
Poyraz: ‘Sakın yapma!’
Feridun: ‘Niye?’
Poyraz: ‘İnsanın doğası bu değiştirirsen sağlıklı olamazsın.’
Feridun: ‘O zaman sen de sağlıklı değilsin.’
İğne vurduğum yeri tutarak:
‘Hiç te bile.’
Feridun: ‘Gömleğine bulaşmış hafif kan izi hiç de öyle demiyor ama Poyraz.’
Poyraz: ‘Feridun git başımdan! Biraz büyüyün lise oldunuz.’
O sırada zil çaldı.
Bahadır: ‘Evet arkadaşlar bir sonraki ders DNA’yı tamir edeceğiz’
Tuğrul: ‘Fizik dersinde de atom parçalayacağız herhalde.’
Ben teneffüse çıkmadım, iğne etkisini gösterecek mi paniğe kapılmıştım. Zaten teneffüs 5 dakika daha paniğimden çıkamadan zil çaldı. 5 dakika sonra hoca geldi:
-Evet arkadaşlar müfredat değişti bugün atomu parçalayacağız.
Hepimiz bitik suratla Bahadır hocaya ters ters baktık.
Plüton: KOMİK DEĞİL!
Bahadır: Tamam tamam evet arkadaşlar hepinizin önünde bozuk bir DNA var. Bunu tamir etmenizi istiyorum.
Eylül: Nasıl yapacağız.
Bahadır: Bence nasıl yapacağınızı gayet iyi biliyorsunuz.
Kalemi elime aldım. Tahtaya çıktım:
‘Arkadaşlar bakın burada örnek var. Bakın Timinin karşısında Timin var. Buradaki Timini koparıp yerine Adenin getireceksiniz.’
Tam anlatırken elim yeşil oldu. Elim kalemin rengini almıştı. Kalemi yere atıp korkunç gözlerle elime bakıyordum.
‘Bunun olacağını tahmin etmiyordum.’
Bahadır: Ne yaptın kendine! Bunun olacağını biliyordum. Hadi ama of. Yeni görev Poyraz'ı iyileştirin.
Herkese DNA’mdan verdim. Bahadır hoca herkes çalışırken beni sessizce yarım saat boyunca azarladı. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Ben yine o adama gününü göstermek için bu deneyleri gizlice sürdürecektim. Bunları düşündüğüm sırada Bahadır hoca şunları dedi:
‘Kayra denen adamdan intikam almak için bunları yaptığını biliyorum.’
Yutkunarak şunları dedim:
‘Ne alaka?’
Eyvah bunları nerden öğrendi acaba diye düşünürken ekledi:
‘Teneffüste annenle konuştum. Bana 7 yaşındayken babanın Kayra’yı yenmek için gittiği operasyonda öldüğünü ve o günden beri fenin her türlü bilimine ilgi duyduğunu söyledi. Onun gibi bir süper güç elde edip onu yenmeyi düşünüyorsun değil mi?’
Poyraz: ‘Nereden biliyorsunuz?’
Bahadır: ‘Elimizdeki verilere bakarak bunlar çıkıyor.’
Kıpkırmızı olmuştum, resmen beynimin içi ifşa edilmişti. Hocaların analiz yeteneğinin bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum. O sırada Deniz aşıyı bulduğunu söyledi.
Deniz: ‘Aşıyı buldum hocam.’
Bahadır: ‘Test ettin mi?’
Deniz: ‘Evet.’
Aşıyı uyguladı. 1-2 dakika sonra yan etkileri ortaya çıktı elimin DNA'sına etki eden yer çok pis kaşındı. Daha sonra geçti. Şimdi ise avcumun içinde tuhaf çizgiler halinde izi kaldı. Tüm dersler bittikten sonra odama girdim. Planlarımı yaptım. 1-2 saat uğraştım.
‘Pekâlâ bu plan olabilir ama daha iyi bir plan lazım. ‘
Ve dahası…… Yani dünyanın en saçma planlarını yaparak geçirmiştim.
Akşama doğru hava çok güzeldi. Çıkıp hava almak için dışarı çıktım. Yürüyüş yaptım. Müzik listem çok hoşuma gidiyordu. Daha sonra Feridun ile karşılaştım.
Feridun: ‘Hey merhaba.’
Poyraz: ‘Merhaba.’
Feridun: ‘Yürüyüş yapıyorsun galiba, yarış yapalım mı?’
Poyraz: ‘Olur. Nereden nereye?’
Komple okulun etrafında kesintisiz koşacaktık.
Poyraz: ‘Pekâlâ 3 2 1’
Başladık. Önce Feridun hızlı başladı. Daha sonra ben köşeye geldiğimde onun suratına bir tekme geçirdim. Muhtemelen uzun süre kendine gelemedi. Çünkü ben bitiş çizgisine vardıktan yarım saat sonra nefes nefese o geldi:
‘Bu bir hile. Şaftım kaydı vicdansız çocuk.’
Çocuk nefes nefese kalmıştı.
Poyraz: ‘Çok mu vurdum acaba?’
Feridun: ‘Her neyse öyle ya da sen kazandın. Sana bir ara dondurma ısmarlarım.’
Poyraz: ‘Sonbaharın ortasında?’
Feridun: ‘Havalar ısınınca diyelim.’
Sokak lambaları yanmıştı. Çok yorgundum. Çimenlerin üstüne bayılasım geldi bir an. Ama eve gitmeliydim. Umarım uyuyabilirdim. Eve geldim. Üstümü bile değiştirmeden uyuya kaldım. Uyandığımda saat 4:34'tü.
‘Eyvah’
Ne yapacaktım. Laboratuvara gidecektim ama. Uykum ağır basmıştı.
‘Hadi ama yapabilirsin enerji dolusun Poyraz!’
Hemen üstümü değiştirip kütüphaneye doğru yola çıktım.
Bu sefer 10’ların kütüphanesindeydim. Kahvemi alıp bir şeyler araştırdım
Daha sonra Gizemli parıldayan bir kitap gördüm. Üstünde +16 yazıyordu. Sanırım şiddet içeriyordu.
‘10'ların kütüphanesinde +16 kitap ne arıyor? Tabi ya 10'ların kütüphanesi. Her neyse konu ne ki?’
Kitabın adı: Fiziğin Korkunç Yüzü
Kapağında bir büyücü kıyafeti giymiş birisi vardı. Yüzü siyah gözüküyordu. Sadece gözlerinde hafif morluklar var ama bu morluklar yıldız parlaması gibiydi. Elinde mor ateşten yapılmış bir orak vardı. Yerin de mor ateşle bir kısmını yakmıştı.
‘Bu şey işime yarayabilir. Pekâlâ okuyalım şunu.’
Kitabın önsözünü okurken kahve almaya gittim. Kahveyi aldıktan sonra kitabı dışarı çıkaracağına dair bir sözleşme imzaladım. Dışarı çıktım. Önsözünde Kayra’nın yaptığı anlatıyordu. Sonunda şu yazıyordu; ‘Bu kitap Kayra’nın günlüğünden bu işleri nasıl yaptığını anlattığı yerlerden alıntıdır iyi okumalar.’ Gözlerim parladı.
‘İşte bu gol!’
Bu benim için gerçekten goldü. Sonunda nefret ettiğim idolümün neleri nasıl yaptığını anlayabilecektim.
Gerçekten çok heyecanlıydım. Sonunda o adamı yok edebilecektim. Ama sadece 1 adım daha attım. Tekrar eve gittim çünkü saat daha 5:12'ydi. Dayanamayıp okumaya başladım. Keşke okumasaydım. Günlükte şunlar yazıyordu;
21/05/2009
‘Merhaba sevgili günlük;
Bugün çok heyecanlıydım. Çünkü alacağım atom patlaması gücü için dayanıklılık kazandım. Bunu nasıl yaptığıma gelecek olursak, önce birkaç çocuk kaçırdım daha sonra onların DNA'sından birkaç bir şey aldım. Tabi onların beyinlerini sıfırlamak zorunda kaldım. Bunun için gücü azaltılmış bir asitin içine koydum ve beyin okuyucu taktım ki gerçekten sıfırlayabileyim. Çocuklarda travma olmasını istemediğim için bunu yaptım.’’
Burada yaptığım araştırma 7 sene önce kaçırılan çocuk ihbarlarından çocukların gerçekten kaçırıldığını anlayabiliyoruz:
2009 Mayıs ayı 3. Hafta
4 çocuk kayıp:
İsimler:
Poyraz 274
Harun 555
Yusuf 987
Faruk 987
İsmimi kaçırılanlar arasında görünce kahkaha attım ve:
‘Kaçırılmışım haberim yok Hahahahahahahahhahahahah.’
Ardından anneme mesaj attım:
Anne bak ne buldum!
Hangi işsiz bir şey buldun acaba?
*Tek kullanımlık fotoğraf gönderildi*
Baksana kaçırılmışım haberim yok hwüü.
BUNU NEREDEN ÖĞRENDİN?
Nasıl ya tesadüf değil miydi?
Ben hatırlamıyorum.
Sen beni ara.
Aradım. Bana şunları anlattı:
Annem: ‘Bak evlat bunu nereden öğrendin bilmiyorum. Ama bu öğrenmemen gereken bir şeydi. Küçükken siz 4 kişilik bir gruptunuz. Ebeveynleriniz yani bizler arkadaştık. 4'ününüzünde babası polisti. Babalarınız aynı zamanda iş arkadaşıydı. Polislerin planını yönetiyordu onlar. Kayra PRODİTOR planlarını öğrendi ve sizi bulup rehin aldı. Detayları bilmiyorum ama sanırım yüzünüzden DNA aldı. Çünkü döndüğünüzde hepinizin suratınızın bir kısmı yaraydı. Ama 4 kişi gittiniz 3 kişi geldiniz. Geldiğinizde beyniniz resetlenmişti. Babanlar planları uygulanmayacağına söz verdi.’
Annem ağlamaya başladı.
Kayra sizi bize geri verdi. Ya da siz kaçtınız. Muhtemelen. Ve babanlar yine bir plan yapıp uyguladı. Gerisini biliyorsun zaten. Babanı….
Ağlaması şiddetlendi.
‘Seni üzdüğüm için özür dilerim.’
Dedim ve kapattım.
Ağlamaklı bir sesle:
‘Neden ben neden? Niye başkası değil de ben?’
O güne kadar kendimi çok güçlü sanırdım. Asla ağlamayan biri. Ama o gün gözlerime yavaş yavaş gelen gözyaşı damlalarını hissettim. Ağlamak böyle bir şey mi ki? Gözyaşım gözlerime dolduğu gibi burnuma da doldu. Kendimi 3 yaşındaki veletler gibi hissediyordum. Sonunda kendimi bıraktım. O güne kadar kendimi güçlü göstermek için içime attığım masum gözyaşlarım dışa vurmuştu. O gözyaşları birikti hastalık oldu. Birikti hüzün oldu. Birikti keder oldu…Duygusuz yaşayalı çok oldu. Tabii ya tabi ki bir yerde patlak verecekti. Duygularla yaşanmaz ama duygusuz insan olmaz.
‘Hadi ama Poyraz olmuş bitmiş bir şey için bu kadar ağlama. Zaten bir şey hatırlamıyorsun.’
‘Yapamıyorum Poyraz. Ağlamam gerek, bende insanım. Robot gibi yaşamak insanı çok yoruyor. Bunun için ağlamazsam başka bir olayda herkesin içinde ağlayacağım. Ki bu çok rezil bir şey.’
‘Ağlamak gayet normal. Sen olayı abartıyorsun Poyraz.’
‘Bu çok rahatsız edici bir durum olur ama. İnsanlar açısından.’
‘İnsanları düşünmeyi bırak!’
Bu kavga beynimin kalbimi avutmaya çalışmasıydı.
‘Yapamam yalnızlığı kaldıramam.’
‘İnsanlardan hayır falan gelmez sadece kendine güvenmelisin.’
‘Yine de sadece ağlayacağım.’
Ağlamaya başladım. Aradan 10 dakika kadar geçti sanırım, uyuya kalmışım.
Rüyamda annemin anlattığı olayı hatırladım. Annemin dediği biz 4 arkadaştık. Dışarıda yakan top oynuyorduk. Bir yokuş vardı yokuş çok dikti.
Poyraz: Hey beni vuramazsın.
Ben Harun’un attığı toptan ustaca bir kıvraklıkla kaçtım.
Harun: Yine vuramadım of.
Top Yusuf’a geçti. O da vuramadı.
Faruk yanmış oyunun bitmesini bekliyordu:
‘Hadi ama sabaha kadar sizi mi bekleyeceğiz.’
Harun bu lafı duyunca gaza geldi. Topu aşağıya fırlattı.
Poyraz: ‘Olamaz! Oraya nasıl gideceğiz?’
Faruk: ‘Yürüyerek.’
Yusuf: ‘Başımıza bir şey gelirse?’
Faruk: ‘Dandik bir yokuştan mı korkuyorsunuz?’
Poyraz: ‘Evet.’
Faruk: ‘Aman be. Ben giderim.’
Harun: ‘Bekle ben de geliyorum. Sen tek gidemezsin.’
Poyraz: ‘Biz duralım o zaman değil mi Yusuf?’
Yusuf: ‘Evet biz bekliyoruz.’
İkisi aşağıya indi. Top pek tekin olmayan sığınağa kaçmıştı.
Poyraz: ‘Eyvah! Bekleyin oraya tek inmeyin!’
Biz de aşağıya indik
Faruk: ‘Siz niye geldiniz korkaklar?’
Yusuf: ‘Burası çok tehlikeli başınıza bir şey gelebilir.'
Faruk: ‘İyi be gelin.’
İçerisi çok kötü kokuyordu.
Harun: ‘Of burası çok fena kan kokuyor. KAN KOKUYOR! Topu al da gidelim Bay Ego.’
Faruk: ‘Gebertirim seni! Sen ne sanıyorsun kendini?’
Poyraz: ‘Top burada. Bu mavi gaz da ne? Ay bir hoş oldum. Başım dönüyor.’
Harun: ‘Kaçmalıyız sanırım. Ama hareket edemiyorum.’
Sonrasında hepimiz bayıldık. Sorgu odasına benzer bir yerde uyandım, ellerim sandalyenin arkasından bağlıydı. Önümde masa vardı. Tepemde gözlerimi zar zor açtığım bir avize vardı.
‘Ne çirkin bir avize. Gri avize mi olur?’
Lock: ‘Sir, we brought the children.’
Kayra: ‘Ok, inquire now.’
Lock: ‘They may not have told the children their plans.’
Kayra: ‘True but they are hostages.’
Lock: ‘How, but you did say ’’inquire’’
Kayra: ‘You can do both.’
Lock: ‘Ok’.
Bunlar ne konuşuyor. Kafam ayık olsa anlardım belki. Olamaz gerçek hayatta altyazı yok. Muhtemelen altyazı olsa bile okuyamazdım kafam o kadar kötüydü. Doğru herkes Türkçe konuşmuyor. Ben bunları düşünürken içeri bir adam girdi. Hemen lafa girdim.
Poyraz: ‘Sen kimsin? Arkadaşlarım nerede? Neden buradayım? Bana ne yapacaksınız? Neden bu avize mavi değil? Odanız neden leş gibi kokuyor? Neden az önce birileri İngilizce konuştu? Neden bu soruları soruyorum? Hayat neden bu kadar sıkıcı? Bu 9 sorunun 30 saniye içinde cevabını alamazsam eyvah naneyi yedin. 30 saniyen başladı.’
Lock: Ne zırvalıyorsun sen? Burası sorgu odası burada soruları ben sorarım. Adım Lock.
Poyraz: ‘Sen bilirsin. AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA AAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA.’
Bu benim 7 yaşında uydurduğum basit düşmanı alt etme yöntemiydi; Önce bir sürü soru sor cevap alamazsan kulaklarını patlat. İşe yaramıştı. Adamın kulağında kan vardı.
Lock: ‘Kes sesini velet! Ailenin Kayra’ya karşı kurduğu plan nedir?’
Poyraz: ‘Siz onun adamı mısınız?’
Lock: ‘Bu seni ilgilendirmez.’
Poyraz: ‘İtiraz ettiğine göre doğru tahmin etmişim. Sen benim sorularıma cevap vermezsen sağlıklı bir ilişki kuramayız ki. Tek taraflı olmaz.’
Lock: ‘Sorularıma cevap ver dedim!’
Poyraz: ‘Öteki kulağın da patlamak istiyor galiba. Seni mi kıracağım? AAA’
Lock: ‘Hayır sakın yapma!’
Poyraz: ‘Hahaha nasıl korktu. Size kim iş veriyor ya? Sen git garson ol, gerçi çok kabasın 2 güne kalmaz tazminatını eline verirler.’
Lock: ‘Sir, this boy is driving me crazy. Get me out of here.'
Poyraz: ‘Korktun mu? Daha çok konuşacağız gitme!’
Lock: ‘İngilizce de biliyor.’
Kayra: ‘Get a job done. İncompetent.’
Poyraz: ‘At bence işten.’
Lock: ‘I am going.’
Poyraz: ‘Yolun açık olsun canım.’
Kayra: ‘Don't come back you dumb!’
Poyraz: ‘Yorum yok’
Kayra: ‘Senin gibi bir ukalayı ne yapabiliriz? Evet anneni arayalım.’
*Numara sesi
Kayra: ‘Çocuğun elimde.’
Annem: ‘Sen kimsin? Ahmet sensen böyle şakalar komik değil. Hem de hiç.’
Kayra: ‘Hayır tabii ki aptal bu işin şakası yok.’
Annem: ‘Hangisi?’
Kayra: ‘Ukala ukala konuşup bizi delirten bir bücür. Saçı biraz uzun yanları traşlı üstü toka ile bağlanmış mavi gözlü.’
Annem: ‘Kolay gelsin!’
Poyraz: ‘ANNE BU ADAM KAYR-‘
Kayra ağzımı kapattı:
‘Sus çocuk. Planını açıklamazsan çocuğu rüyanda görürsün.’
Eline tükürüp ağzımı açtırdım:
‘Hayır bu dünyada benden 1 tane var.’
Annem: ‘Ben oğluma güveniyorum.’
dedi ve kapattı. Kayra ani bir hareketle beni bayılttı. Rüyamı bu kadar detaylı görmem beni şaşırttı.
‘Bu şey rüya değildi sanırım. Bu nasıl bir güç? Vay be ne ukalaymışım küçükken.’
Ama uyandıktan 5 dakika sonra hatırladım. Sadece tehlike anında düşmanı gıcık etmek için bunu yapıyordum. Yoksa çok içime kapanık bir çocuktum.
‘Hafızam yavaş yavaş yerine gelecek galiba. Tabi ya anneme çocukluğumla ilgili bir şey sorduğumda konuyu değiştirmeye çalıştırması, çok barizdi. Değil mi Drake?’
Drake benim ayıcığımdı. Suratıma bomboş bakıyordu.
‘Sırf böyle baktığın için korkuyorum. Tabi ya ayıcığın duyguları olmaz ki.’
Drake: ‘Sen öyle san’
Poyraz: ‘Bismillahirrahmanirrahim ne oluyor? O fiyakalı ses senden mi çıktı?’
Drake: ‘Sen beni dandik sadece hoparlörü olan bir ayıcık sandın galiba.’
Poyraz: ‘Evet. Öylesin zaten.’
Drake: ‘Niye ağlıyordun sen uyurken onu söyle sen bana? Beni sırılsıklam ettin.’
Poyraz: ‘Bence biliyorsun. Bunca zaman beni dinlediğine göre. Annemin bana anlattığı şeyi nasıl yaşadığımı gördüm.’
Drake: ‘Anlıyorum.’
Poyraz: ‘Bir şey soracağım. Sence ben şizofren miyim?’
Drake: ‘Hayır hayır ne alaka canım.’
Poyraz: ‘O zaman nasıl konuşuyorsun?’
Drake: ‘Sen bana dertlerini anlatıyorsun. Bende dile geldim. Ama bil bakalım nerede?’
Poyraz: ‘Beynimde mi?’
Drake: ‘Evet! Aferin.’
Poyraz: ‘Beni kandırdın!’
Drake: ‘Hayır kandırmadım.’
Poyraz: ‘Şizofren olmadığımı söyledin.’
Drake: ‘Çünkü şizofren değilsin. Ben senin bir arkadaşınım.’
Poyraz: ‘Kimsin? Ben seni tanımıyorum.’
Drake: ‘Harun.’
Poyraz: ‘Hey sen. O zaman, nasıl? Öldün mü?’
Drake: ‘Evet. Kayra beni gücü azaltılmış asitle dolu olan bir tüpe koydu. Ve benim üstümde deneyler yaptı. Acı içinde öldüm. Haha.’
Poyraz: ‘Hey bu gülünecek bir şey değil manyak. Başka neler yaptı?’
Drake: ‘Yüzümden DNA aldı. Bizim DNA'mız ona lazımmış. Beynimi silecekken öldüm.’
Poyraz: ‘Seni sorguladılar mı?
Drake: ‘Ah evet tabii. Hiçbir soruya cevap vermediğim için denek oldum zaten.’
Poyraz: ‘Bende beni sorgulayan adamın işinden olmasına sebep oldum. Kayra beni kendisi sorguladı. Sonrasında beni bayılttı. Sonrasında nasıl kurtuldum bilmiyorum. Peki diğerleri?’
Drake: ‘Onları bilmiyorum ama sen tüpe tekme atıp tüpü kırdın. Asit Kayra'nın sol tarafına döküldü. Şu an sol tarafı biraz erimiş durumda.’
Poyraz: ‘Vay canına biz nasıl dayandık ki o zaman?’
Drake: ‘O vücudunu çok yıprattı. Çok küçük bir darbe onu mahvedebiliyor yani. Her bir yeri patladığında vücudu biraz daha yıpranıyor.’
Poyraz: ‘O zaman şu an onu öldürmek çok daha kolay olacak.’
Drake: ‘Vay vay vay onu öldürmeyi mi düşünüyorsun?’
Poyraz: ‘Evet. Hem de bir süper güçle.’
Drake: ‘Asla gerçekleşmeyecek süper bir hayal.’
Poyraz: ‘Seni tekrar gebertirim çocuk!’
Drake: ‘Tamam abi kızma.’
Poyraz: ‘Ben gidiyorum.’
Drake: ‘Saat daha 6:00’
Poyraz: ‘Nereye gideceğimi söylemedim. Okula gitmiyorum. Ayrıca sesini kes çünkü ayılar konuşamaz :/’
Plânını uygulamaya koyuldum. Dışarda bir kedi gördüm. Küçük bir kediydi. Onu kucağıma aldım. Gelirken odama götürecektim. Laboratuvara yaklaşınca aklıma dâhiyane? bir fikir geldi. Kedi üstünde deneyecektim.
‘O aptal robota güvenmiyorum.’
Camdan girecektim. Önce kapıyı yokladım. Tabi ki kilitliydi. Camdan girdim. Laboratuvarın ışığını açıp çalışmaya başladım. Sanırım 1,5 saat boyunca çalışıp patlayıcı maddeler üreten DNA'yı ürettim. Ama sanırım bir nükleotiti karıştırdım. Ara sıra kediye de deniyordum. Çalışmama öylesine odaklanmıştım ki kedinin yardım çığlıklarını duymaz olmuşum. Kedinin DNA'sını bozmuştum. Sanırım patlama gücü kediye ağır gelmişti.
‘Pekâlâ bu son aşı.’
Aşıyı elim titreye titreye kendime uyguladım. Önceki gibi olmasını bekliyordum. Bir ses geldi. Bir kapı açılış sesi. Hemen camdan çıktım. Kediyi almayı unuttum. O an sadece kendimi kurtarabildim.
Bahadır: ‘Kim var orada?’
Nefes alışverişim o an hızlandı. Ama ses çıkaramıyordum.
Lütfen beni fark etmesin.
Kedi ateş gücünü bilinçsizce savurdu. Lab yere düştü.
Bahadır: ‘What’s going on?’
Poyraz: ‘Huh?’
Neler olduğunu kimse anlamıyordu. Herkesin bir sorusu vardı. Kedi bu gücün nereden geldiğini sorguluyordu. Bahadır hoca laboratuvarında kimin olduğunu merak ediyordu. Ben ise Bahadır hocanın neden İngilizce konuştuğunu merak ediyordum.
Merakımı bir kenara bırakmak zorunda kaldım çünkü bir anda sırtım yandı. Tam bağıracakken ağzımı kapattım ve kaçmaya başladım. Odama koşmaya başladım.
Bahadır: Hey kaçma! Sen kimsin?
Peşimden koştu:
‘Poyraz. Sensin biliyorum. Bana bak çocuk!’
Arkamı döndüm.
Bahadır: ‘Ne yapmaya çalışıyorsun? Laboratuvarda ne işin var?’
Aniden elimden çıkan ateş her şeyi açıkladı.
Bahadır: ‘Demek başardın. Benden izin alabilirdin. Hatta yardım ederdim. Bir daha yaparsan bu kadar nazik olmam bilesin. Yat zıbar şimdi gözüm görmesin seni.’
Derin bir nefes alıp odama gittim. Üstümü değiştirip direk yattım. Uyandığımda saat öğleden önce 11:23’tü. Sırtımdaki yanma hissi sol koluma geçti. Apar topar üstümü giyinmek için tişörtümü çıkardım bir anda sırtımdan alev çıktı.
‘Noluyor be?’
Ateşin çıkması bitince bu sefer hem sırtım hem de sol kolum yanmaya başladı. Ama bu çok ama çok daha fazla acıtıyor. Bağırmaya başladım.
Poyraz: ‘Laaaaaaaooooov Klima yok mu lan yanıyorum Allah’ım bana dünyada Cehennemi yaşattın. Ahirette yaşatma. Tövbe Ya rabbim bu nasıl acı böyle.’
Bir anda sol kolumdan ve sırtımdan alevler çıkmaya başladı:
‘Olamaz hayır hayır hayır. Böyle giderse yurdu yakacağım. Sanırım havuza gitmek bunun tek çaresi. Ahmet hocadan izin almalıyım.’
Üstüme bir şeyler giyip sınıfıma doğru yola çıktım. Kapıyı çalıp içeri girdim.
Gözüm yaşlı bir şekilde:
‘Hocam bir gelir misiniz?’
Ahmet: ‘Hey ne oldu iyi misin?’
Kolumu açtım ve alev püskürdü.
Ahmet: ‘Bu da ne?’
Poyraz: ‘Bilmiyorum ama çok korkuyorum. Bu şey benim başıma dert açacak. Okulun havuzunu kullanabilir miyim? Yurt yanabilir böyle devam ederse.’
Ahmet: Peki. Olağan durumlarda izin vermem fakat şu an olağanüstü durumdayız. Ama lütfen iyi niyetimi suistimal etme.’
Poyraz: ‘Teşekkür ederim.’
Koşa koşa havuza gittim mayomu giyerken bile alevler içerisindeydim. Mayomu giydikten sonra havuza ışık hızıyla koştum. Suyun içine girince acım azaldı ve alevi kontrol edebiliyordum. Alevi istediğim yere atabiliyordum. Biraz alıştırma yaptıktan sonra sudan çıktım. Sudan çıkınca da alevimi yok ettim. Alışmıştım. Bir kâğıt bulup yaktım. Kendimi kötü kahraman gibi hissediyordum. Çok geçmeden elim de yanmaya başladı. Ama bu sefer elim patlıyordu.
‘Kayra’nınki gibi demek ha. Bu güçle istediğim şeyi yapabilirim ama yolumu şaşmamam gerekli.’
Bu sefer kâğıdı iki elimin arasına sıkıştırdım. Patlatıp kâğıdı yaktım. Havuza doğru attım.
‘Şimdiden hamlelerimi geliştirdim bile HAHAHAHAHAHA! HEDEFİME ADIM ADIM YAKLAŞIYORUM! KORK BENDEN LANET OLASI PİSLİK!’
Muhtemelen dışarıdan deli gibi gözüküyordum. Ama sorun şu ki dışarıdan gözükmüyorum ☠️. Derken bir ses geldi
Ahmet: ‘Hey! Havuzla işin bitti galiba. Bu saatte bu kadar bağırılır mı çocuk?’
Giderken patlama gücümü yokluyordum.
Ahmet: ‘Bahadır uydurmuyormuş demek ki. Tebrik ederim evlat!’
Boynumu tuttum:
‘Eheh teşekkürler.’
Ahmet: ‘Neler yapabileceğini gösterir misin?’
Poyraz: ‘Tabi.’
Kâğıdı sıkıştırıp yakmayı gösterdim. Kolumu yaktım ardından sırtımı sonra sağ kolumu. Sağ kolum alışık olmadığından biraz canım yandı. Ama bu acı eskisi gibi değildi. Alışmıştım. Ama canımın acımama sebebi alışmam olmadığını çok yakında öğrenecektim.