Güneşli bir haziran sabahıydı. Kuşlar ötüyordu, pencere aralıktı, gökyüzü berraktı. Ama içimde esen rüzgar sertti. Uykumun tam ortasında Aras'ı görmüştüm. Defterini tutuyordu, ama bu kez bana değil, uzaklara yazıyordu. Göz göze bile gelememiştik.
Uyandığımda boğazım düğüm düğümdü. Tam kalkacakken telefonum titreşti. Ekranda onun adı vardı.
"Bugün gelebilir misin? Sana bir şey anlatmam lazım."
Yalnızca yedi kelime. Ama içimdeki tüm dengeleri yıktı.
Üzerime rastgele bir şey geçirip çıktım evden. Kalbim yon boyunca ritmini şaşırmış gibiydi. Ona giderken ilk kez bu kadar endişeliydim.
Evine vardığımda zile bastım. Kapıyı açtığında yüzü solgundu. Ama gözleri hala aynıydı: derin, saklı ve bir şey söylemek ister gibi.
"İçeri gel." dedi usulca.
Odasına girdim. Pencereden esen rüzgar perdeleri dans ettiriyordu. Masasının üstü dağınıktı. İlaç kutuları, not kağıtları, boş su şişeleri...
Bir rapor gözüme çarptı. Hastane logosu... Kan değerleri... ve altı çizili kelime: İlerlemiş Kalp Yetmezliği
Bir saniyeliğine her şey sessizleşmişti. Rüzgar bile susmuştu. Dünyadaki bütün sesler, o kelimenin üzerine kapanmış gibiydi.
"Aras..." dedi.
Sesim neredeyse fısıltıydı.
"Bu ne demek?"
Oturdu. Ellerini saçlarının arasına gömdü. Sonra bakışlarını bana çevirdi. Sanki o anı yıllardır yaşıyordu.
"Kalp yetmezliği... Ben çocukken öğrenmiştim. O zamanlar bir şey olmaz sanmıştım. Ama son birkaç yıldır kötüleşti. Ve artık.... hiçbir şey çare değilmiş."
Cümlelerinin sonu eksiliyordu. Sesi değil, gücü tükeniyordu. Sanki anlatmak da kalbine yük oluyordu.
Yanına oturdum.
Elini tuttum.
İlk kez böyle titriyordu parmakları.
"Neden sakladın benden?" dedim.
Baktı.
Öyle bir baktı ki, sanki içimi okudu.
"Çünkü seninle sadece 'ben' olmak istedim. Hasta bir çocuk, sonu belli bir hikaye değil... Sadece bir gün batımında yanında oturan bir Aras olmak istedim."
"Bense her halini sevdim," dedim. "Hastalığını değil belki ama... seninle bunu bile yaşamayı kabul ederdim."
İç çekti.
Dudakları titredi.
"Ben senin hikayende kısa bir bölüm olmak istemezdim... Ama bazen kalp ne isterse istesin, zaman izin vermez."
Beni ağlatan kelimeler değildi. Onun içindeki sessiz kabullenişti.
O an içimde bir şey koptu. Gözlerim doldu ama ağlayamadım. Çünkü o ağlarsa ben, ben ağlarsam o dayanamazdı.
Başını omzuma yasladı. İlk kez bu kadar yakın, ilk kez bu kadar kırılgandı.
"Beni böyle sevmen... ağır geliyor." dedi.
"Sevgi ağır değil," dedim. "Bazen sadece kalacak zamanı olmuyor."
O gün saatlerce orda kaldım. Konuşmadan. Birbirimize tutunarak. Ve ben anladım ki, bazen en gerçek hikayeler en kısa cümlelerle yazılır.
Aras o gün bana en gerçek halini verdi. Ve ben, onun kalbinde kalmaya yemin ettim.
Çünkü bazı insanlar hikayeye sonradan dahil olur. Ama izleri en başından beri olanlardır.
Gün batımını izledik. Pencereden süzülen ışık onun yüzüne vururken, her şey olması gerekenden daha huzurlu gibi görünüyordu. İçimizden geçen fırtınalara rağmen...
Bir ara başını kaldırdı, sessizliği böldü:
"Yarın... Okula gelmeyeceğim. Bir şeyler yapmam lazım. Ama seninle bir yere gitmek istiyorum."
"Nereye?" dedim.
Gülümsedi.
"Henüz bilmiyorum. Ama doğaya yakın bir yere. Gürültüsüz bir yere. Kalbin konuşabildiği bir yere."
Ertesi sabah onu parktaki köprü başında bekledim. Gelirken gömleğinin düğmeleri açık kalmıştı biraz, saçları dağınıktı ama gözlerinde o tanıdık şey vardı: Hala ümit.
Elimi tuttu, ilk kez bu kadar sıkı.
"Hazır mısın?"
"Seninle her şeye." dedim.
Oradan minibüse, sonra yürüyerek küçük bir gölet kenarına ulaştık. Ayaklarımızı suya soktuk. Kuş sesleri vardı. Bazen ise sadece sessizlik.
Aras cebinden küçük bir kağıt parçası çıkardı. Kat yerlerinden buruşmuştu. Tekrardan bir deja vu..?
"Bu... sana yazdığım son cümle olabilir." dedi. "Yarın ya da bir gün sonra... bunu sana okuma fırsatım olmayabilir. O yüzden şimdi okuyayım."
Elini hafifçe titreyerek kaldırdı ve okudu:
"Beni kimse duymadı.
Ama sen bakarken sustuğum her şey çığlığa dönüştü.
Ve ben ilk kez sessizken de sevilebildiğimi anladım.
Senin gözlerinde ömrümün cevabını buldum."
Gözlerim yandı. Dudaklarım titredi. Ama yine de o kağıdı alıp katladım, cebime koydum. "Bu bende kalsın," dedim. "Oğlum olursa, adını Aras koyacağım. Ve bu notu ona vereceğim."
Hayır, ondan başka kimseyle evlenip çocuk yapmak istemiyordum.
Aras sustu.
Sonra, bir çocuğun ilk kez oyuncak verdiği gibi bana gülümsedi.
O an dudaklarımızın arasında bir mesafe vardı. Kelimeler değil ama nefesler konuşuyordu. Gözlerini kapattı. Bende öyle.
Ve sonra, son kez öpüştük. Sessiz, yavaş yavaş, vedaya dokunan bir öpüşmeydi bu. Zamanın bir anlığına durduğu, ama hafızamda sonsuza kadar kalacağı...
Sonra yüzümü ellerinin arasına aldı.
"Seninle biraz daha kalabilir miyim?"
"Kal," dedim
"Benimle sonuna kadar."
Ama ben o sonun bu kadar yakın olduğunu bilmiyordum.
Akşam eve dönerken hiç konuşmadık. Sadece birbirimize yaslandık. Gün batımına doğru... gölgemiz uzarken...
O gün onunla geçirdiğim son "normal" gündü.
Ertesi sabah, telefonum sessizliğini bozdu.
Bir mesaj değil.
Bir arama.
Hastaneden.