İçeriğe geç

Supernatural : Perfect Hunter

Bölüm 2 · 16 dk okuma

Supernatural : Perfect Hunter

Bölüm 2

Çeliğin Fısıltısı

“Lisno.”

Ses yeniden duyuldu.

Kız, koridorun ortasında donakalmıştı. Evin içindeki çığlıklar, kırılan camlar ve silah sesleri birbirine karışırken zihninin içinde yankılanan o tek kelime, bütün seslerin üzerine çıkıyordu.

Bu kez daha yakındı.

“Bana gel.”

Lisno başını çevirdi. Koridorun sonunda, yıllardır kilitli duran odanın kapısı aralıktı. Kapının altından sızan ışık, yerdeki kırık camların üzerinde titriyordu. Soluk beyaz ışığın içinde, toz parçacıkları havada asılı kalmış gibiydi.

Arkasından bir şey sürüklendi.

Lisno döndüğü anda yaratığı gördü.

Shax, koridorun karanlığından çıkıyordu. Uzun uzuvları, insan bedeninin sınırlarını hiçe sayan hareketlerle ilerliyor; yüzü, bir insanın yüzünü taklit etmeye çalışan bozuk bir maskeyi andırıyordu. Başını yana eğdi. Lisno'yu gördüğünde ağzından anlaşılmaz, ıslak bir ses çıktı.

Kız geriye çekildi.

Bir adım.

İki adım.

Sırtı duvara çarptığında kaçacak yeri kalmamıştı.

Yaratık ona doğru atıldı.

Lisno gözlerini kapattı.

Silah sesi bekledi. Acıyı bekledi. Bir şeyin kendisini yere çarpmasını bekledi.

Bunun yerine, kulaklarının hemen yanında metalin havayı yarmasına benzeyen bir ses duydu.

Gözlerini açtığında yaratık yerdeydi.

Aralarında, taş zemine saplanmış uzun bir kılıç duruyordu.

Kılıcın kabzası eskiydi. Metal yüzeyinde zamanın aşındıramadığı ince işçilikler, gövdesinde ise Lisno'nun daha önce hiçbir kitapta görmediği işaretler vardı. Kılıcın çevresindeki hava hafifçe dalgalanıyor, işaretler beyazımsı bir ışıkla parlıyordu.

Excalibur.

Lisno bu adı biliyordu.

Çocukken babasının odasının kapısının ardından adını duymuş, aile yadigârlarından söz edilirken birkaç kez işitmişti. Fakat onun gerçek bir silah olduğunu bilse bile böyle bir şey yapabileceğini hiç düşünmemişti.

Kılıç kendi kendine hareket etmişti.

Daha da kötüsü, Lisno artık onun sesini duyabiliyordu.

“Ayağa kalk.”

Lisno'nun dizleri titriyordu.

“Sen...”

Sesi boğazında kırıldı.

“Ayağa kalk, Lisno.”

Kılıcın sesi ne yumuşaktı ne de sert. İçinde telaş yoktu. Sanki evlerinin önünde duran bir yaratık değil de sabah kahvaltısına geç kalmış bir çocukla konuşuyordu.

Lisno dişlerini sıktı. Duvara tutunarak doğruldu.

“Sen konuşuyorsun.”

“Evet.”

“Bir kılıç konuşuyor.”

“Gözlemlerinin isabetli olması sevindirici. Şimdi onu yerden al.”

Lisno bir anlığına ne söyleyeceğini bilemedi.

Bütün ailesi tehlikedeydi. Evin içinde yaratıklar dolaşıyordu. Babasının sesini duymuyordu. Annesinin nerede olduğunu bilmiyordu. Ve zihninin içinde kendisiyle konuşan bir kılıç vardı.

Yine de, o korkunç anın ortasında, kılıcın cevabındaki kuru ciddiyet neredeyse akıl almazdı.

“Bunu sonra konuşacağız,” diye fısıldadı.

“Bunun için hayatta kalman gerekiyor.”

Lisno, Excalibur'un kabzasını kavradı.

Parmakları metale değdiği anda vücudundan soğuk bir dalga geçti. Ardından sıcaklık geldi. Sanki kılıç, yıllardır kapalı kalmış bir kapının ardındaki ateşi ilk kez serbest bırakıyordu.

İşaretler parladı.

Lisno'nun zihninde yabancı sesler, görüntüler ve kelimeler belirdi. Bir anlığına kendisini karanlık bir yerde gördü. Taş duvarlar, eski semboller, gözlerinin seçemediği siluetler...

Sonra görüntü kayboldu.

Koridor yeniden karşısındaydı.

Shax yerde hareketsiz yatıyordu.

Lisno kılıcı iki eliyle kavradı. Ağırlığı beklediğinden fazlaydı ama onu tutabiliyordu.

“Bana ne yapacağımı söyle.”

“Önce buradan çıkacağız.”

“Ya ailem?”

Kılıç cevap vermedi.

“Ya ailem?” diye tekrarladı Lisno. Bu kez sesi daha yüksekti. “Annem, babam, kardeşlerim içeride!”

“Biliyorum.”

“Öyleyse bana yardım et!”

“Sana yardım ediyorum.”

Lisno'nun gözleri doldu. Öfkeyle kılıcı kaldırdı.

“Hayır! Beni koruyorsun! Ben onları istiyorum!”

Bir an boyunca zihninde hiçbir ses duyulmadı.

Sonra Excalibur konuştu.

“O hâlde yürümeye devam et. Onlara ulaşmak istiyorsan, önce karşındaki şeyleri aşmalısın.”

Lisno, hayatında ilk kez korkusunun önüne bir karar koydu.

Kılıcı sıkıca kavradı ve koridorda ilerledi.

---

Salon artık bir eve benzemiyordu.

Mobilyalar devrilmiş, pencereler parçalanmış, duvarlara cam kırıkları saplanmıştı. Az önce kahkahaların yükseldiği odada duman ve toz dolaşıyordu. Yerde tanıdığı insanların bedenleri vardı.

Lisno bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

Gözleri annesini aradı.

Daphne'yi salonun diğer tarafında gördü. Hareket etmiyordu.

Lisno'nun zihni bunu kabul etmedi.

Annesinin yanına koştu, dizlerinin üzerine çöktü ve omuzlarından tuttu.

“Anne?”

Cevap yoktu.

“Anne, kalk. Lütfen.”

Daphne'nin yüzüne dokundu. Eli titriyordu.

“Anne, hadi. Herkes seni bekliyor.”

Kelimeler ağzından döküldükçe daha anlamsız hâle geliyordu. Birkaç dakika önce herkesin etrafında koşturduğu, kızının doğum günü için yemek hazırlayan kadın artık ona cevap vermiyordu.

Lisno annesinin omzunu sarstı.

“Anne!”

Bir ses duydu.

Arkasından gelen bir hırıltı.

Lisno döndü. İkinci bir Shax, kırılmış pencerenin yakınında duruyordu. Yaratık ona doğru ilerlediğinde kız ayağa kalktı. Korkusu hâlâ oradaydı. Fakat bu kez korkunun yanında başka bir şey de vardı.

Öfke.

Saf, yakıcı, kontrol edemediği bir öfke.

Shax saldırdı.

Lisno kılıcı savurdu.

Hareketi kusursuz değildi. Eğitim almamıştı. Bir avcı değildi. Kılıç kullanmayı bilmiyordu.

Fakat Excalibur onun elindeydi.

Metal, yaratığın bedenine çarptığı anda üzerindeki işaretler bir kez daha parladı. Shax geriye savruldu. Lisno sendeledi ama kılıcı bırakmadı.

“Sağına!”

Lisno düşünmeden döndü.

Yaratığın pençeleri omzunu sıyırdı. Kumaş yırtıldı, derisi yandı. Acı koluna yayıldı.

Kız bağırdı ve kılıcı yeniden kaldırdı.

Bu kez Excalibur'un gövdesindeki ışık keskinleşti. Lisno'nun hareketiyle birlikte havada ince, beyaz bir çizgi belirdi.

Shax yere düştü.

Bir daha kalkmadı.

Lisno birkaç saniye boyunca ona baktı.

Az önce bir yaratığı öldürmüştü.

Bir insan değildi. Bir hayvan da değildi. Fakat onu öldürmek, Lisno'nun zihninde hiçbir zafer duygusu yaratmamıştı.

Yalnızca daha fazla korku.

Çünkü şimdi bunun gerçek olduğunu biliyordu.

Canavarlar vardı.

Ve ailesi, bu canavarların saldırısına uğramıştı.

“Babam nerede?” diye sordu.

Excalibur'un sesi zihninde yankılandı.

“İlerlemeliyiz.”

“Bana cevap ver!”

“Lisno...”

“BABAM NEREDE?”

Kılıç sustu.

Lisno onun suskunluğundan nefret etti. Cevap vermemesinden, kendisine emir vermesinden, sanki kendisinin anlayamayacağı şeyleri biliyormuş gibi davranmasından nefret etti.

Fakat başka bir seçeneği yoktu.

Kılıcı kavradı ve salonun arka tarafına yöneldi.

Orada Michael'ı buldu.

Babası yerde yatıyordu. Elinin birkaç santim uzağında silahı vardı. Yüzünde, Lisno'nun daha önce hiç görmediği bir ifade donup kalmıştı.

Kız durdu.

Dünyanın geri kalanı sessizleşti.

Babası ona çocukken bisiklet sürmeyi öğretmişti. İlk kez ateş etmeyi gösterdiğinde, silahın asla bir oyuncak olmadığını söylemişti. Lisno'nun her düştüğünde ayağa kalkmasını, her başarısız olduğunda yeniden denemesini istemişti.

Ona korkunun doğal olduğunu ama korkunun insanın yerine karar vermemesi gerektiğini öğretmişti.

Şimdi Michael Baratheon yerde yatıyordu.

Ve Lisno ne yapacağını bilmiyordu.

Dizlerinin üzerine çöktü.

“Baba?”

Elini tuttu.

“Baba, ben geldim.”

Cevap yoktu.

“Bak, buradayım.”

Lisno'nun sesi giderek küçüldü.

“Lütfen.”

Gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Babasının elini iki eliyle kavradı, sanki onu yeterince sıkı tutarsa kaybolmasını engelleyebilirmiş gibi.

“Bana ne yapacağımı söyle.”

O cümleyi söylediğinde, ilk kez babasının artık ona cevap veremeyeceğini anladı.

Çığlık atmadı.

Ağlamayı bırakamadı da.

Sadece orada oturdu. Elini bırakmadan, başını eğerek, içinde bir şeylerin sessizce parçalanmasını izledi.

Excalibur konuşmadı.

Belki de bazı anlarda kelimelerin hiçbir işe yaramadığını biliyordu.

---

Gecenin ne zaman bittiğini Lisno hatırlamayacaktı.

Hatırladığı şeyler birbirinden kopuk görüntülerdi.

Kırılmış kapı.

Kanla lekelenmiş duvar.

Koridordaki saat.

Mutfak zeminine dağılmış pasta.

Ve mumlar.

Lizzy'nin on dördüncü yaş günü için hazırlanan mumlar, hâlâ yerde duruyordu. Bazıları kırılmış, bazıları üzerlerine basıldığı için ezilmişti. Pastanın beyaz kreması kana ve toza bulanmıştı.

Lisno mutfağın eşiğinde durdu.

Lizzy'yi düşündü.

Kardeşinin kahkahasını, konuşurken ellerini nasıl kullandığını, sevdiği şeyleri anlatırken nasıl heyecanlandığını düşündü. Birkaç saat önce ona hediye almak için para biriktirdiğini hatırladı.

Hediyeyi henüz verememişti.

O kadar küçük bir ayrıntıydı ki, Lisno'nun aklı buna takılıp kaldı.

Bir hediye.

Bir doğum günü.

Bir pasta.

Dünya bunların hepsini aynı gece içinde ondan almıştı.

Lisno yere çöktü ve ağzını kapatarak hıçkırdı. Sesinin çıkmasını istemiyordu. Sanki ağlarsa evdeki diğer yaratıklar onu duyacak, sanki biraz daha sessiz olursa her şey geri dönebilecekmiş gibi.

Excalibur zihninde belirdi.

“Lisno.”

“Sus.”

“Beni dinlemelisin.”

“Sus dedim!”

Kılıcın sesi kesildi.

Lisno ellerini kulaklarına kapattı. Bunun bir işe yaramadığını biliyordu. Ses kulaklarından gelmiyordu. Kafasının içindeydi.

“Git buradan.”

Cevap gelmedi.

“Beni rahat bırak!”

Sessizlik.

Lisno başını kaldırdı. Mutfakta yalnızdı. Evin geri kalanı da sessizdi.

O an, sessizliğin ne kadar korkunç olabileceğini öğrendi.

Çünkü evde artık kimse onun adını söylemiyordu.

Kimse ona nerede olduğunu sormuyordu.

Kimse eve geç kaldığı için kızmayacaktı.

Kimse ona yemek yemesini, dikkatli olmasını, uyumadan önce kapıyı kilitlemesini hatırlatmayacaktı.

Lisno Baratheon, ailesinden geriye kalan tek kişiydi.

O gece bunu tam olarak anlayamadı.

Anlamak için henüz çok gençti.

Fakat bedeninin içinde bir şey, o andan itibaren eskisi gibi olmayacağını biliyordu.

---

Sabah olduğunda kasabanın üzerine solgun bir ışık çökmüştü.

Uzakta siren sesleri duyuluyordu. Polis araçları, ambulanslar ve başka araçlar kasabaya girmişti. Evin önünde insanlar toplanmış, birbirlerine sorular soruyordu.

Kimse olanları açıklayamıyordu.

Lisno evin basamaklarında oturuyordu. Üzerindeki kıyafetlerin bazı yerleri yırtılmıştı. Omzundaki yara temizlenmiş, üzerine aceleyle bir bandaj sarılmıştı. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti.

Excalibur yanında, taş zemine yaslanmış duruyordu.

Kılıç artık parlamıyordu.

Yalnızca eski bir silah gibi görünüyordu.

Lisno başını ona çevirdi.

“Bütün bunları biliyor muydun?”

Cevap hemen gelmedi.

“Hayır.”

“Beni kurtardın.”

“Evet.”

“Neden?”

Bu kez Excalibur'un cevabı daha yavaş geldi.

“Çünkü sana ulaşabildim.”

Lisno kaşlarını çattı.

“Bu bir cevap değil.”

“Şimdilik sahip olduğum cevap bu.”

Lisno kılıca baktı. Onunla konuşmanın gerçekliği, içinde bulunduğu felaketten bile daha tuhaftı. Bir kılıç zihnine sesleniyordu. Bir kılıç onu korumuştu. Bir kılıç, ailesinin öldüğü gecede yanında kalan tek şeydi.

“Sen kimsin?”

“Excalibur.”

“Bunu biliyorum.”

“Öyleyse doğru yerden başlıyoruz.”

Lisno gözlerini kapattı.

Normal şartlarda bu cevaba sinirlenirdi. Belki kılıcı duvara fırlatmayı bile düşünürdü.

Ama artık normal şartlar yoktu.

“Bana yardım edecek misin?”

“Evet.”

“Bana yalan söylemeyecek misin?”

Excalibur bir süre sessiz kaldı.

“Bildiğim şeyleri sana anlatacağım. Bilmediklerimi ise biliyormuş gibi yapmayacağım.”

Lisno bu cevabı beklemiyordu.

Başını kaldırdı. Gözleri şişmiş, yüzü solmuştu. Fakat bakışlarında, gece boyunca kaybolup duran bir şey yeniden belirmeye başlamıştı.

Bir karar.

“Öyleyse bana her şeyi anlat.”

“Her şeyi öğrenmen zaman alacak.”

“Zamanım var.”

Excalibur cevap vermedi.

Lisno'nun bu sözü söylediği sırada, zamanın kendisinden ne isteyeceğini henüz bilmiyordu.

---

Sonraki günler birbirine karıştı.

İnsanlar eve gelip gitti. Sorular soruldu, ifadeler alındı, raporlar hazırlandı. Yetkililer olayın nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalıştı. Kayıplar kayda geçirildi. Hayatta kalanlar olup olmadığı araştırıldı.

Fakat bir süre sonra sorular azaldı.

Kasaba yavaş yavaş kendi yaralarını örtmeye başladı.

Baratheon ailesinin evi ise sessiz kaldı.

Lisno, kendisine söylenenleri duyuyor ama çoğunu anlamıyordu. İnsanlar onunla konuşurken seslerini yumuşatıyor, gözlerinin içine uzun süre bakamıyorlardı. Bazıları ona acıyordu. Bazıları hayatta kaldığı için şükrediyordu. Bazılarıysa gördüklerini anlatmasını istiyordu.

Lisno hiçbirine doğru dürüst cevap vermedi.

Ne anlatabilirdi?

Bir kılıcın zihninde konuştuğunu mu?

Bir yaratığı öldürdüğünü mü?

Annesinin elini tuttuğunu ve onun bir daha uyanmadığını mı?

Yoksa kendi ailesinin katledildiği gecede, bir yabancının sesinin kendisine hayatta kalmasını söylediğini mi?

Bunları anlatırsa insanlar ona inanmayacaktı.

Belki de inanırlarsa, kendisinin bile anlayamadığı şeylerden korkacaklardı.

Bu yüzden sustu.

Yalnızca Excalibur'la konuştu.

İlk başlarda soruları kısa ve öfkeliydi.

“Bunu nasıl yaptın?”

“Beni nasıl duydun?”

“Bu işaretler ne anlama geliyor?”

“Başka yaratıklar da var mı?”

Excalibur, bildiği kadarını anlattı. Bazı sorulara cevap verdi, bazılarına cevap veremedi. Lisno her gün yeni sorular sordu.

Bazen aynı soruyu defalarca tekrarladı.

Bazen kılıca öfkelendi.

Bazen de gecenin bir yarısı uyanıp onun hâlâ yanında olup olmadığını kontrol etti.

Çünkü Lisno artık bir şeyden emindi.

Excalibur giderse, kendisine ait son şey de kaybolabilirdi.

Kılıç ona bunu vaat etmemişti.

Ama kalmıştı.

Ve Lisno için şimdilik bu yeterliydi.

---

Haftalar sonra Lisno, babasının odasının kapısının önünde duruyordu.

Kapı hâlâ kilitliydi.

O odanın içinde Michael Baratheon'un yıllarca topladığı kayıtlar, kitaplar, haritalar ve av raporları vardı. Lisno, çocukken kapının önünden geçerken içeride ne olduğunu merak etmişti. Babasının kendisine bir gün göstereceğini söylediği her şey, şimdi o kapının ardında bekliyordu.

Lisno cebinden anahtarı çıkardı.

Michael'ın anahtarlarını olay gecesinden sonra kendisine teslim etmişlerdi. Anahtarlardan birini tanıyordu. Çocukken babasının çalışma odasına girdiğinde masanın üzerinde gördüğü küçük, koyu renkli anahtardı bu.

Elini uzattı.

Kilit döndü.

Kapı açıldığında içeriden eski kâğıtların, deri kaplı kitapların ve yıllardır kapalı kalmış bir odanın kokusu geldi.

Lisno eşiğin önünde durdu.

Burası babasının dünyasıydı.

Duvarların birinde büyük bir harita asılıydı. Haritanın üzerinde farklı bölgeler işaretlenmiş, bazı noktaların yanına tarihler ve kısa notlar yazılmıştı. Bir başka duvarda raflar uzanıyordu. Raflarda kalın kitaplar, dosyalar ve etiketlenmiş kutular vardı.

Masanın üzerinde yarım kalmış bir not, kapatılmamış bir defter ve mürekkep lekeleriyle dolu birkaç sayfa duruyordu.

Her şey Michael'ın birazdan geri döneceği izlenimini veriyordu.

Lisno'nun boğazı düğümlendi.

Bir adım attı.

Sonra bir adım daha.

Masaya yaklaştığında babasının el yazısını gördü. Harflerin biçimini tanıyordu. Michael alışveriş listelerini bile aynı düzenle yazardı. Önemli gördüğü kelimelerin altını iki kez çizer, tarihleri sayfanın üst köşesine koyardı.

Lisno parmaklarını kâğıdın üzerinde gezdirdi.

“Baba,” diye fısıldadı.

Cevap gelmedi.

Elini masadan çekti ve gözlerini kapattı.

Bu kez ağlamayacaktı.

En azından kendisine bunu söyledi.

Masanın üzerindeki defteri açtı.

İlk sayfada tarih vardı. Altında birkaç satır not.

Michael, bir yaratığın izini sürerken karşılaştığı belirtileri yazmıştı. Hava sıcaklığı, ayın evresi, saldırı biçimi, geride kalan izler...

Lisno satırları okudu.

Sonra bir kez daha okudu.

Ardından defteri kapattı ve raftaki başka bir kitabı çekti.

Sayfaları çevirdikçe karşısına çizimler çıktı. Bazıları hayvanlara, bazıları insanlara benziyordu. Bazılarının yanında ayrıntılı açıklamalar, bazılarının yanında ise yalnızca soru işaretleri vardı.

Michael her şeyi bilmiyordu.

Bu düşünce Lisno'yu şaşırttı.

Babası onun gözünde her zaman hazırlıklıydı. Tehlikeleri tanıyan, cevapları bilen, her duruma karşı bir planı olan adamdı.

Fakat odadaki notlar başka bir şey söylüyordu.

Michael da araştırıyordu.

Michael da yanılıyordu.

Michael da bazı yaratıkların ne olduğunu bilmiyordu.

Ve bazı soruların cevabını bulamadan bırakmıştı.

Lisno'nun içinde, uzun zamandır hissetmediği bir merak kıpırdadı.

Korkunun altında gömülü kalmış, sessiz ama inatçı bir merak.

Bir dosya çekti.

Üzerinde tek bir kelime yazıyordu:

SHAX.

Lisno'nun parmakları kâğıdın üzerinde durdu.

Dosyayı açmadı.

Bir süre yalnızca ona baktı.

Çünkü o kelimeyi okuduğu anda, evlerinin içindeki sesleri yeniden duyacağından korkuyordu. Camların kırılışını, annesinin sesini, babasının emirlerini, Lizzy'nin doğum günü için hazırlanmış pastanın yere düşüşünü...

Henüz hazır değildi.

Bunu kendisine itiraf etmek zorundaydı.

Dosyayı masaya bıraktı ve başka bir kitap aldı.

O gün Shax'ler hakkında okumadı.

Önce temel bilgilerle başladı. Yaratıkların sınıflandırılması, avcıların kullandığı yöntemler, iz sürme teknikleri, farklı türlerin bıraktığı işaretler...

Sayfaların kenarlarına notlar yazdı.

Anlamadığı kelimeleri işaretledi.

Babasının kısa tuttuğu açıklamaların yanına kendi sorularını ekledi.

Ve akşam olduğunda, odadan çıkmadan önce bir şeyi fark etti.

Saatlerdir ilk kez, yalnızca kaybettiklerini düşünmemişti.

Bir şey öğrenmişti.

Küçük bir şeydi.

Ama yine de bir şeydi.

O günden sonra, Michael'ın odası Lisno'nun sığınağı oldu.

---

İlk ay boyunca yalnızca okudu.

İkinci ayda notlar çıkarmaya başladı.

Üçüncü ayda babasının kayıtlarını birbirleriyle karşılaştırıyor, farklı tarihlerde yazılmış raporlar arasındaki bağlantıları arıyordu.

Bazen sabaha kadar masada oturuyordu. Önünde üç açık kitap, birkaç dosya ve soğumaya yüz tutmuş bir fincan kahve duruyordu. Gözleri yanıyor, sırtı ağrıyor, parmakları kâğıtların kenarlarından kesiliyordu.

Ama devam ediyordu.

Excalibur çoğu zaman sessiz kalıyordu. Lisno'nun öğrenmesine izin veriyor, ancak önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırdığında onu uyarıyordu.

“O kaydı yanlış yorumluyorsun.”

Lisno başını kaldırmadan cevap veriyordu.

“Öyleyse açıkla.”

“Önce bir önceki sayfayı oku.”

“Okudum.”

“Öyleyse neden tarihleri karşılaştırmadın?”

Lisno dişlerini sıkıyordu.

“Bir gün seni bir duvara saplayacağım.”

“Bunu daha önce de söyledin.”

“Ve bir gün yapacağım.”

“Önce kılıcı doğru tutmayı öğren.”

Lisno kitabı kapatıp ona baktı.

“Sen gerçekten dayanılmazsın.”

“Bunun hayatta kalma ihtimalini artırdığını düşünmüyorum.”

Lisno istemeden güldü.

Ses, odanın içinde kısa bir an yankılandı.

Sonra sustu.

Kendi gülüşünü duymak onu şaşırtmıştı. Uzun zamandır gülmemişti. Gülmek bir yana, yüzündeki kasların nasıl hareket ettiğini bile unutmuş gibiydi.

Başını eğdi ve kitabını yeniden açtı.

O gün öğrendiği en önemli şey yaratıklarla ilgili değildi.

Bazen, insanın içinde hâlâ yaşayan bir parçanın varlığını anlaması için yalnızca küçük bir an yeterdi.

---

Aylar geçtikçe Lisno'nun hayatı ikiye ayrıldı.

Gündüzleri Beacon Hills Lisesi'ne gidiyor, derslere katılıyor, öğretmenlerinin sorularına cevap veriyor ve sınıf arkadaşlarının arasında sessizce oturuyordu.

Geceleri ise babasının arşivlerine dönüyordu.

İki hayat birbirine benzemiyordu.

Okulda insanlar sınavlardan, ödevlerden ve hafta sonu planlarından söz ediyordu. Lisno onların konuşmalarını dinliyor, bazen cevap veriyor, bazen de hiçbir şey söylemeden pencereden dışarı bakıyordu.

Bir öğretmen ona neden bu kadar dalgın olduğunu sorduğunda başını sallıyordu.

Bir sınıf arkadaşı hafta sonu ne yaptığını merak ettiğinde omuz silkiyordu.

Kimse onun geceleri yaratık kayıtları okuduğunu, Enochian sembollerini çözmeye çalıştığını ya da bir gün ailesini öldüren şeylerin karşısına çıkmak için hazır olması gerektiğine inandığını bilmiyordu.

Lisno kimseye anlatmadı.

Çünkü artık kendisini diğer insanlardan ayrı hissediyordu.

Onlar geleceklerini planlıyorlardı.

Lisno ise geçmişinin ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu.

Bir gün, sınıfta öğretmeni gelecekle ilgili bir ödev verdi. Herkes ne olmak istediğini yazacaktı. Bazıları doktor, bazıları avukat, bazıları mühendis olmak istiyordu.

Lisno kâğıdın başına adını yazdı.

Sonra kalemi bıraktı.

Ne olmak istediğini biliyor muydu?

Hayır.

Ama ne olmak istemediğini biliyordu.

Bir daha asla hazırlıksız kalmak istemiyordu.

Bir daha asla bir yaratığın karşısında ne yapacağını bilemeden donup kalmak istemiyordu.

Bir daha asla sevdiklerinin başına gelenleri yalnızca izlemek istemiyordu.

Kâğıdın üzerine tek bir cümle yazdı.

Bir daha asla bilmediğim bir şey yüzünden çaresiz kalmayacağım.

Sonra kâğıdı katladı.

Öğretmenine teslim etti.

Ve o gün, kararının ilk kez gerçek olduğunu hissetti.

---

Okuldan ayrılmak kolay olmadı.

Lisno bir sabah uyanıp her şeyi bırakmaya karar vermemişti. Haftalar boyunca düşündü. Derslere girmekte zorlandığını, geceleri yeterince uyuyamadığını ve zihninin sürekli başka bir yerde olduğunu fark etti.

Sınıfta otururken bile aklı babasının notlarındaydı.

Öğretmen konuşurken, Michael'ın bir yaratığın zayıf noktasını açıklayan satırlarını hatırlıyordu.

Sınav kâğıdına bakarken, haritalardaki işaretleri düşünüyordu.

Arkadaşları konuşurken, Excalibur'un zihninde bıraktığı yabancı kelimeleri tekrar ediyordu.

Bir gün okuldan eve döndüğünde çantasını yere bıraktı ve doğrudan babasının odasına gitti.

Masanın üzerinde açık duran deftere baktı.

Sonra pencerenin önüne yürüdü.

Dışarıda sıradan bir gün yaşanıyordu.

İnsanlar işe gidiyor, arabalar yoldan geçiyor, çocuklar okuldan dönüyordu.

Dünya devam ediyordu.

Lisno'nun dünyasıysa o gece durmuştu.

Belki de artık iki ayrı hayatı aynı anda sürdürmeye çalışmayı bırakması gerekiyordu.

Ertesi hafta okul yönetimiyle görüştü.

Kararını açıkladığında, bunun geçici bir heves olmadığını anlamaları uzun sürdü. Lisno eğitimini sürdürmenin başka yollarını araştırdı; fakat düzenli okul hayatına devam etmek istemiyordu.

Kendi kararını vermişti.

Beacon Hills Lisesi'nden ayrıldı.

Okulun kapısından son kez çıktığında arkasına dönüp uzun uzun bakmadı.

Bir zamanlar orada sıradan bir hayatı olabileceğini düşündü.

Belki arkadaşlarıyla öğle yemeği yiyebilir, sınavlardan şikâyet edebilir, mezuniyet gününü bekleyebilirdi.

Belki büyüdüğünde başka bir kasabada yaşayabilir, kendisine başka bir gelecek kurabilirdi.

Ama o ihtimaller artık kendisine aitmiş gibi hissettirmiyordu.

Lisno çantasını omzuna yerleştirdi ve yürümeye devam etti.

O gün, yalnızca okuldan ayrılmadı.

Kendisini bekleyen hayattan da vazgeçti.

Henüz nasıl bir hayatın içine girdiğini bilmiyordu.

Bunu öğrenmesi gerekecekti.

---

Okuldan ayrıldıktan sonraki ilk sabah, Lisno gün doğmadan uyandı.

Ev sessizdi.

Mutfakta kendisine kahve hazırladı, fincanı eline aldı ve babasının odasına geçti. Masanın üzerine yeni bir defter koydu.

İlk sayfayı açtı.

Üstüne tarihi yazdı.

Ardından başlığı ekledi.

AVCILIK EĞİTİMİ.

Bir süre bu iki kelimeye baktı.

Sonra altına ilk maddesini yazdı:

Bir avcı, neyle karşı karşıya olduğunu bilmeden savaşmaz.

İkinci madde:

Bir avcı, korkmadığını söyleyen kişi değildir. Korkusuna rağmen düşünebilen kişidir.

Üçüncü maddeyi yazmadan önce durdu.

Kalemini masaya bıraktı.

“Excalibur?”

“Buradayım.”

“Bana nasıl savaşacağımı öğreteceksin.”

“Sana nasıl hayatta kalacağını öğreteceğim. Savaşmayı öğrenmek bunun yalnızca bir parçası.”

Lisno başını salladı.

“Peki. Nereden başlıyoruz?”

“Önce bildiklerini sınayacağız.”

“Kitapları okudum.”

“Kitap okumakla bir yaratığın karşında durmak aynı şey değildir.”

Lisno'nun yüzü ciddileşti.

“Biliyorum.”

“Hayır. Henüz bilmiyorsun. Ama öğreneceksin.”

Kız ayağa kalktı.

Masadaki defteri kapattı, kılıcın yanına yürüdü ve kabzasını kavradı.

Bu kez eli titremiyordu.

En azından eskisi kadar.

Pencereden içeri giren sabah ışığı, Excalibur'un gövdesindeki işaretlerin üzerinde gezindi. Kılıç bir anlığına soluk bir ışıkla parladı.

Lisno derin bir nefes aldı.

Ailesinin seslerini unutmayacaktı.

Annesinin gülüşünü, babasının öğütlerini, Skale'nin tartışmalarını, Lizzy'nin doğum günü sabahındaki heyecanını unutmayacaktı.

Onları unutmak istemiyordu.

Fakat artık hayatının yalnızca o geceden ibaret olmasına da izin vermeyecekti.

Kendisini bekleyen şeyleri öğrenmesi gerekiyordu.

Yaratıkları tanımalıydı.

İz sürmeyi öğrenmeliydi.

Silahları kullanmalı, yaralarını tedavi etmeli, tehlikeleri önceden fark etmeyi ve gerektiğinde geri çekilmeyi bilmeliydi.

Bir avcı olmak istiyorsa, önce acemiliğinin bedelini anlamalıydı.

Bu uzun sürecekti.

Aylar, belki yıllar alacaktı.

Lisno bunu biliyordu.

Ve ilk kez, zamanın uzunluğundan korkmuyordu.

Çünkü artık aceleyle bir yere varmak istemiyordu.

Hazır olmak istiyordu.

Excalibur'un sesi zihninde yeniden yankılandı.

“Başlayalım mı, Lisno?”

Kız kılıcı iki eliyle kavradı.

“Başlayalım.”

O sabah güneş yükselirken, Baratheon ailesinin evinde yeni bir dönem başladı.

Dışarıdan bakıldığında her şey aynıydı.

Aynı duvarlar.

Aynı pencereler.

Aynı sessizlik.

Fakat içeride, bir zamanlar ailesinin gölgesinde yaşayan genç kız, kendi yolunu çizmeye hazırlanıyordu.

Henüz usta bir avcı değildi.

Henüz bütün cevapları bilmiyordu.

Henüz diğer beş silahın nerede olduğunu bile bilmiyordu.

Ama elinde Excalibur vardı.

Babasının arşivleri önünde duruyordu.

Ve zihninde, her gün biraz daha anlaşılır hâle gelen bir ses vardı.

Lisno Baratheon'un avcılık hikâyesi o gece başlamıştı.

Fakat avcıya dönüşmesi, o sabah başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.