~Bölüm Şarkıları~
Elif Buse Doğan~Bir Fırtına Tuttu Bizi
Melike Şahin~Ortak
Şebnem Ferah~Yağmurlar
Yeni bölümden herkese merhabalar efenimm!!!
Nasılsınız bakalımmm???
Umarım çok iyisinizdir ve benimde iyi olmamı isterseniz çokça BEĞENİLERİ VE YORUMLARI atmayı lütfen ama lütfen ihmal etmeyin!!! 😞
GERÇEKTEN İHMAL ETMEYİN VE LÜTFEN BEĞENİN!!
Bu arada wp kanalımızda mevcuttur, herhangi bir aksi durumda oradan bildiri yapıyorum. Link Instagram adresimde, buradan link atamıyorum. Bölüm sonunda sosyal medya hesaplarım yazıyor…
“Öyle kolay mı el gibi kaçmak? Mazeretin ne, olsa da duysak? Söyle değer mi, değdi mi ortak, dağ gibi kalbi ortadan oymak…” diyerek sizi bölüme uğurluyorum.
İyi okumalar.
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥☀️
~~~~~~~~~
Niran Karsoylar…
Hayat bazen sadece birkaç saniyeden ibaret oluyordu. Tüm geçmiş o birkaç saniye içinde gözlerinizin önünden akıp giderken tek yaptığınız sadece nefes almaktı, çünkü hayat bazen o kadar kısaydı ki tek nefeste elinizden kayıp giderdi ve siz hiçbir şey yapamazdınız. Tutamazdınız, engel olamazdınız. Öylece bakmaktan başka elinizden hiçbir şey gelmezdi, yalnızca kocaman ve derince tek bir nefes alırdınız. Sanki hayat sadece o bir nefesten ibaretmiş gibi…
O birkaç saniye de sonunuzun ne olacağını aslında anlardınız, gözleriniz öylece olacak olanı beklerken aldığınız o derince nefes ciğerlerinizi tıka basa doldurur. Öyle doldurur ki göğsünüze çöken ağırlık yüzünden ne sesiniz çıkar, ne de hareket edebilirsiniz. Sadece kalbiniz amansızca çarparken geride bıraktığınız her isim zihninizde acı içinde süzülmeye başlar. Çünkü artık bir kurtuluş olmadığına eminsinizdir, sadece aldığınız o tek nefesle sessizce koca bir fırtınayı kucaklarsınız.
Bakışlarım aynadaki yansımada gezinirken sadece tek nefeslik vaktim olmuştu, hemen ardından boynuma saplanan iğnenin acısı göğsümdeki ağırlığa bir yenisini daha eklerken hareket etmeye bile zamanım olmamıştı. İğne aynı hızla geri çekilsede bedenime süzülen ilacın farkındaydım. Başım aniden dönmeye başlarken ellerim hışımla önümdeki lavaboya tutunmuştu, tüm bedenim titrerken duyduğum tek şey koca bir uğultuydu.
Dudaklarımı aralayıp hemen kapının önündeki Vidus’a haykırmak istedim, beni kurtarması için yalvarmak istedim ama sesim çıkmıyordu. Sanki aniden dilsiz kalmıştım, konuşamıyordum. Gözlerim sıkıca kapanırken bedenimin hareket ettirildiğini çok gerilerden hissetsem bile engel olamıyordum, bütün bedenim ruhumla birlikte uyuşmuştu. Konuşamıyordum, duymuyordum, hissedemiyordum; sanki beni benden söküp almışlardı…
‘Vidus’um, yalvarırım duy beni…’
Zihnimde avazım çıktığı kadar bağırıyordum, belki olurda hisseder diye aptalca bir şekilde umut ederken gözlerim yavaşça aralandı.
‘Kurtar beni…’
Gözlerimden yaşlar süzülürken bulanık bakışlarım lavabonun içindeki ilaç şişesine ve boş şırıngaya kaymıştı. Kendimi zorlayarak şişenin üstünde yazanı okudum, Obedientia… (İtaat)
Beynimi biraz daha zorladım, anılarımın arasında süzülürken aynı şişe zihnimde çınlamıştı. Malikaneyi patlattığım gün Cengo’nun Murat’a verdiği şişeydi ve ben bundan Vidus’a bahsetmemiştim. Lanet olsun ki unutmuştum ve şimdi unuttuğum o kar fırtınası çığ olup beni altına çekmişti.
Kelimenin ne anlama geldiğini bilmiyordum ama bedenimdeki etkilerine bakılırsa bir tür uyuşturucuydu ve bu düşünceyle bedenimi amansız bir korku sardı, bebeğime ne olacaktı? Ellerimi karnıma sarıp onu bütün bu kötülüklerden korumak istedim ama onu bile yapamamıştım, bedenim sanki felç geçirmiş gibi hareket ettiremiyordum.
Gözlerimden yaşlar süzülürken karşımdaki kız görüş açıma girerek kulaklarıma kulaklık gibi bir şey taktı, hemen ardından düz ve sarı tutamları kulaklarımı örtecek şekilde düzelttiğinde kaşlarım çatılmıştı. En azından ben çatıldığını düşünmüştüm. Bu sarı tutamlarda neyin nesiydi? Sorularımın cevabını alabilmek için tek hareket eden noktamı, yani gözlerimi çaprazımda duran aynaya çevirdim.
Gördüklerimle boğazımdaki yumru daha çok büyürken acı gerçek bir kez daha yüzüme çarpmıştı, beni değiştirmişti. Saçlarımı sarı bir perukla gizlemiş, üstüme ise buraya girerken kendi üzerinde olan uzun hizmetçi önlüğünü geçirip önünü kapatmıştı. Ayaklarımdaki topukluların yerini ise uzun ve düz tabanlı çizmeler almıştı, bunları ne ara değiştirdiğini bile anlamamıştım ama beni tamamen değiştirmeyi başarmıştı.
Bana uzanan ellerle bakışlarım tekrar ona döndüğünde yalvarır gibi bakmıştım, bunu yapamazdı. Dudaklarıma hastanelerde takılan mavi maskelerden takıp sarı tutamları daha çok yüzümün önüne çekmişti, hemen ardından cebinden çıkardığı parfümü üstüme boca etmeye başladığında ağır koku yüzünden öksürüp yüzümü büzüştürmek istemiştim ama onu bile yapamamıştım. Kıza yalvarmak için her dudaklarımı araladığımda karşılaştığım sadece koca bir boşluk oluyordu.
‘Yalvarırım yapma, beni kalbimden ayırma!’
Diye haykırmak istedim ama yine dışarı çıkan koca bir sessizlik olmuştu. Bana bunu neden yapıyordu ya da neden bütün bedenim kilitlenmişti bilmiyordum lakin tahmin etmek nedense hiç zor gelmiyordu. Bu hayata gözlerimi açtığımdan beri başıma gelen tüm kötülüklerin zaten tek bir sebebi vardı.
“Bakma bana öyle, başka şansım yoktu.” diye fısıldayan kızın sesi kulaklıklardan duyulurken cebinden başka bir iğne çıkardığı sırada görüşüm biraz daha netleşmişti ki kızın göz altlarındaki derin morlukları yeni fark etmiştim.
Yandaki duvarın dibine çöktükten sonra diğer elindeki lastiği kolunun üst kısmına bağladı, hemen ardından iğneyi koluna geçirdiğinde gözleri kaymaya başlamıştı. Bağımlıydı, bir uyuşturucu bağımlısıydı. Kalbim tekrardan korkuyla tekledi, bana verdiği şeyde kendine yaptığından mıydı? Ya bende bağımlı olursam ya da çok daha kötüsü bebeğimi kaybedersem, o zaman ne yapacaktım? Nasıl yaşama tutunacaktım?
“Beni dinle.” diyen kulaklıktaki erkek sesiyle bedenim sanki alarm verilmiş gibi sese odaklanmıştı, ne oluyordu? “Söylediğim bütün sözlere harfiyen uymanı emrediyorum.” demesiyle sanki tüm bedenimden bir elektrik akımı geçmiş gibi titremiştim. “Başın öne eğik bir şekilde önce o tuvaletten, sonrada mekandan çıkıp öndeki arabaya gel ve asla konuşma. Başını sakın kaldırma ve o kulaklıkları asla çıkarma.”
O anda kilitlenmiş olan bedenim aniden hareket etmeye başlamıştı ama bunu isteyen ben değildim, bedenimi kontrol edemiyordum. Başım öne eğilirken her ne kadar tüm gücümle kendimi durdurmaya çalışsamda bacaklarım beni dinlemeyerek ileri atılmıştı ve sonra bir tane daha, ta ki tuvaletten çıkana kadar devam ettiler. Yüzümün önüne dökülen sarı tutamlar ve yüzümdeki maske beni kolaylıkla gizlerken gözlerimden akan yaşlar hızla maskenin içinde kayboldular.
Hemen karşımdaydı, biliyordum ama bakamıyordum. Delice ona haykırmak istiyordum, beni görmesi için çığlık çığlığa bağırmak isterken tek yapabildiğim yanından öylece geçip gitmek olmuştu. Sessizce onu ardımda bırakmıştım ve kahretsin ki buna engel olamıyordum. Kalbim keskin bir acıyla kasılırken gözlerimden akan yaşlar daha da hızlanmıştı, adeta önümü göremez bir haldeyken bile adımlarımı durduramıyordum.
‘Yalvarırım fark et Arjin’im, yalvarırım kurtar bizi. Çünkü ben yapamıyorum…’
“Koş ve yanıma geldiğinde dur.” diyen kulaklıktaki o tanıdığım her güne lanet ettiğim sesle bedenim yine sanki bir kukla gibi emirlerini yerine getirmişti.
Mekandan çıktığım gibi koşmaya başladığımda buğulu bakışlarımın ardından yere yığılmış korumaları ve ortalığı kaplayan sisi görmüştüm. Her şey öncesinde planlanmıştı ve o kadar aptaldım ki bizi bile bile tehlikenin içine atmıştım, bu boktan hayata rağmen korunabileceğimizi sanmıştım. Korumalar ve silahlar olursa bize kimse zarar veremez sanmıştım, onu küçümsemiştim. Aptaldım, kahretsin ki çok aptaldım…
Adımlarım yavaşlarken bakışlarım onu buldu, bu dünyaya gözümü açtığım andan beri tek yaptığı hayatımı mahvetmek olan o kişiye baktım. Tahminimde haklı olduğumu bilmek midemi delip geçerken karnıma saplanan acıyla gözlerimi istemsizce sıkıca kapatmıştım, bedenim duraksarken kalbim korkuyla göğsüme çarptı.
‘Hayır kızım, hayır. Seni de kaybedemem, lütfen. Lütfen…’
Derince nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım, ben gerildikçe bebeğim de hissediyordu. Ellerim sıkıca yumruk olurken nefes almaya devam ettim, korkmama gerek yoktu. Nasılsa birazdan Vidus gelip bizi kurtaracaktı, o bizim her zaman koruyucumuz olmuştu. Yine koruyacaktı, yine bizi kötülerin ellerinden çekip huzurlu kollarına alacaktı.
‘Baba gelecek kızım, kahramanımız bizi kurtaracak.’
“Bana bak.” diyen emirle gözlerim açılırken artık bedenim daha sakindi, onu düşünmek bile gerginliğimin azalmasını sağlarken ağrımda sakinleşmişti. “Perukla önlüğü, hepsini çıkar.” diyen sesiyle ellerim yine benim isteğim dışında başımdaki peruğa gitmişti, sert bakışlarım sadece şerefsizin gözlerine odaklıyken üstümdeki önlüğü ve yüzümdeki maskeyi de çıkardım.
Sesi hala kulaklarıma takılı olan kulaklıklardan geldiğine göre dışardaki tüm sesleri çok iyi engelliyordu, bu da demek oluyordu ki Vidus bana seslense bile duyamazdım. O an neden şimdi peruğu çıkardığımı anlamıştım, çünkü Vidus arkamda olmalıydı ve bu şerefsiz sanki ben kendi isteğimle burada duruyormuşum gibi davranmamı istiyordu ama atladığı bir nokta vardı.
Benim sevdiğim adam asla buna inanmazdı, ölsem bile onu seçmeyeceğimi bilirdi...
“Sarıl bana.” diyen sesle kollarını iki yana açtığında kaşlarım derinden çatılırken tüm gücümü kendimi yerimde tutmak için kullanmıştım, bütün kaslarım gerilirken bedenim zor bela bir adım öne gitmişti. “Sarılmanı emrediyorum, hemde hemen.” diyen sert fısıltısıyla artık titreyen bedenimi daha fazla tutamıyordum.
Sanki kendi bedenime karşı savaşıyordum, asıl benliğimi bir kafesin içine kapatıp bedenimi ahmak bir kuklaya çevirmişti ve ben ne yaparsam yapayım engel olamıyordum. İkinci emriyle bedenimi daha fazla tutamayarak ona doğru hızla birkaç adım atmıştım, tuttuğum nefesimi bırakırken düşen omuzlarımla kollarımı ona sardım.
Bir zamanlar hayalini kurduğum ama buna bile beni defalarca kez pişman eden adama, babama hayatımda ilk kez sarıldım…
Onunda iğrenç kolları bedenime sarılırken bir eli saçlarıma yaslanıp okşamıştı, sanki gerçekten kızını seven bir baba şefkatiyle saçlarımı okşamıştı ama bundan çok uzak olduğunu biliyordum. Tek istediği Vidus’u güçsüz düşürmekti ve bunun için beni kullanıyordu, Vidus’un tek zaafını…
“Geç olsada doğru yolu seçeceğini biliyordum kızım.” diyen yüksek sesiyle midem daha çok bulanırken boynuna daha sıkı sarıldım, belki şansım varsa şu an onu boğup gebertebilirdim. “Geri çekil ve arabaya bin.” diyen emriyle eş zamanlı olarak elleri hızla kollarıma sarıldığında bedenim yine ve yine o boktan emrine uymuştu.
Zaten ben ne zaman şanslı olabilmiştim ki? Hayatımdaki tek şansımı ardımda bırakarak o şerefsizin açtığı kapıyla mecburen arabaya bindim, o da hızla ön tarafa bindiğinde ilerlemeye başlayan arabayla bakışlarım korkuyla dikiz aynasına kaymıştı ki gözlerimden süzülen damlalar tekrardan yanaklarıma doğru hızlıca yol aldı. Vidus oradaydı, tam tahmin ettiğim gibi arkamızdaydı ve arabanın peşinden koşuyordu.
‘Lütfen inanma onlara sevgilim, ben seni asla bırakmam. Sende nolur bırakma bizi, inanma…’
Sanki gök bile içimde kavrulan acımı hissetmiş gibi yüksek sesle gürlemişti, yağmur damlaları mermi misali gitgide hızlanan arabanın camlarına düşerken son gördüğüm onun yere düşüşü olmuştu. Omuzlarım içimde yükselen yenilmişlik hissiyle düşerken acınası bir halde arkama yaslandım, ona onu terk ettiğimi düşündürmüşlerdi. Bunu göstermeye çalışmışlardı, her ne kadar buna inanmayacağını bilsem bile o hali gözlerimin önünden gitmiyordu.
Her şeye rağmen güçlü durmam gerektiğini biliyordum, çünkü buna mecburdum. Karnımdaki bebeğimiz için, kızımız için bunu yapmak zorundaydım. Düşmeye ya da üzülmeye vaktim yoktu ama dayanmak çok zordu, ben şimdi ne yapacaktım? Bu canilerin elinde ve onların kuklası olmuş haldeyken nasıl dayanacaktım? Başıma neler geleceğini bile kestiremezken tek dileğim Vidus’un bu şerefsizlerin oyununa inanmayıp tez zamanda beni bulmasıydı, ne yazık ki bundan başka çarem yoktu.
“Kes zırlamayı.” diyen Murat’ın sert sesiyle gözlerimden son damlalar düşerken bakışlarım karşımdaki koltuğa çevrilmişti, içimde hala delice ağlama isteği beni yakıp kavursada gözlerimden artık tek damla düşmüyordu. Şerefsiz onu bile elimden almıştı. “Abin yerine seni seçtiğim için beni pişman etme.” demesiyle adeta ruhuma bir bıçak darbesi daha indirmişti.
Asıl hedefi abimdi ama son anda vazgeçmişti, bundan dolayı içten içe minnettar olmam doğru muydu? Abimi benden alsaydı sanırım şu anki halimden çok daha kötü olabilirdim ama şimdi en azından biliyordum, onların beni ne yapıp edip kurtaracaklarını biliyordum. Ne Vidus, ne de abim onların aptal oyunlarına inanmayacaklardı ve beni bulacaklardı. Sonuçta bilekliğim hala üstümdeydi, Vidus beni eliyle koymuş gibi bulurdu.
“Birkaç saat içinde bir yerde olacağız ve sen ilk görevini gerçekleştireceksin. Bakalım, söylenilen kadar iyi misin.” derken hafifçe arkasını dönüp omzunun üstünden bana baktığında iğrenç yüzünü sadece çıplak ellerimle bile parçalayacak kadar nefret doluydum. “Cengo seni baya övmüştü, yaşasa şu an en çok o sevinirdi herhalde.” diyerek güldüğünde bütün midem ağzıma gelmişti, tiksinç herifin tekiydi!
Bir süre bakışları gözlerimde gezindikten sonra bedenime kısa bir bakış atıp tamamen bana dönmüştü. Kaşlarım çatılırken tırnaklarımı sertçe bacağıma geçirmiştim, şimdi bu niye beni inceliyordu?
“Üstündeki GPS’i ver.” demesiyle ellerimi bacaklarımı daha sıkı bastırmak istemiştim, bunu yapamazdım. “O veletin zekasını bilmiyor muyum ben? Seni böylece boş bir şekilde yanında gezdirmez, ver şunu.” derken elini uzattığında ellerime daha fazla mukayyet olamadım.
Bir elim bileğimdeki kalpli bilekliği çıkarırken diğer elim sıkıca yumruk olmuştu, o olmadan beni bulmaları çok zor olacaktı ama bir şekilde yolunu bulacaklarına emindim. Eline bıraktığım bileklikle sertçe elimi tuttuğunda kolumu kendime çekmeye çalışmıştım ama sıkıca tutan parmakları zorla elimdeki yüzükleri de çıkartmıştı. Yüzüklerimi almıştı, kalbimin hatıralarını benden almıştı…
“Uslu dur, sabrımı sınama!” diye bağırırken bileğimi sertçe geri ittikten sonra tekrardan arkasına yaslanıp açtığı camdan elindekileri dışarı atmıştı.
Boş ellerim kucağıma düşerken arkamızda kalan yüzüklerime bakmıştım, tıpkı onu bıraktığım gibi onlarda ardımda kalmıştı. Gözlerim her ne kadar dolsada tek damla düşmüyordu, ruhum içimde sıkışıp kalmıştı. Nefes almak bile bir hayli zorken sanki kızımda tüm yaşananları görüyormuş ve hissediyormuş gibi, sanki babasını arkamızda bıraktığımızı anlamış gibi karnım acıyla kasıldı.
Ellerim karnımı bulurken alabildiğim kadar derin nefesler almaya çalıştım. Gözlerim akıp giden yolda gezinirken ellerim yavaşça karnımı okşamaya başlamıştı, aynı onun yaptığı gibi…
‘Baba gelecek kızım, gelecek ve bize bunu yapanlara hesabını soracak. O bizden hiçbir zaman vazgeçmez bebeğim, kahramanımız gelecek. Sen sakın korkma, annen hep yanında…’
Aradan ne kadar süre geçmişti bilmiyordum ama bedenimin gevşemesi için yeterli bir süre olmuştu. Yağmur dinmişti ve yol hala altımızdan akıp giderken arabanın çokta hızlı gitmediğini fark etmiştim, hatta ara sıra durmuştu. Hiç acelesi yok gibiydi ve dakikalardır sessiz olan şerefsiz yine yerinde hareketlenmişti, bu bile bedenimin gerilmesi için yeterli olurken bakışlarımı camdan ayırmadım.
“Birazdan varacağız ve sende istediklerimi harfiyen uygulayacaksın.” diyen sesiyle o sinir bozucu elektrik sırtımda tekrar gezinmişti. “Al bunu ama sana söylediğim kişi dışında hiç kimseye bununla bir zarar veremezsin.” derken bana uzattığı şeyin yansıması camdaki gecenin karanlığına düşmüştü, bıçak uzatıyordu.
Bir elim yine istemsizce ona hareketlendi, elinden aldığım bıçağın soğuk yüzeyi avucuma değdiğinde ürpermiştim. Şimdi bunu neden bana vermişti ki? Kime zarar vermemi isteyecekti? Kalbim belki de bugün yüzüncü kez korkuyla çarparken yansımadan ayırdığım bakışlarım onun iğrenç yüzüne döndü. O esnada duran arabayla onun gözleri de kısaca etrafta gezindikten sonra dudaklarında beliren sırıtışla tekrar bana çevrilmişti.
“İn arabadan.” diyen emriyle zihnimdeki soru işaretlerine rağmen kapıların açılan kilidiyle arabadan inmiştim, soğuk rüzgar iliklerime kadar işlerken üstümde olan tek bir elbise beni korumak için yeterli değildi.
Bakışlarım çevrede gezinirken sanki terk edilmiş sokak gibi bir yerde olduğumuzu görmüştüm, kırık dökük binaların hepsi boş gibi gözüküyordu. Bıçağı sıkıca kavrayarak bakışlarımı Murat itine çevirdim, bunu onun boktan bedenine defalarca kez saplamak istiyordum. Son nefesini vermiş olsa bile bedenini lime lime etmeye devam etmek istiyordum, içimdeki nefretim öyle büyüktü ki sıkıca tuttuğum bıçakla hızla ona doğru adımladım.
Yanına vardığım sırada bıçağı tuttuğum elimi kaldırmaya çalışmıştım ki hareket etmeyen kolumla bakışlarım koluma çevrildi, verdiği emir yüzünden mi ona zarar veremiyordum? Bana nasıl bir ilaç vermişti ki öylece kuklası olmuştum? Bu ne tür bir uyuşturucuydu?
“Üstündekini kıza ver, birde hastalığıyla uğraşmayalım.” diyen Murat’la az önce arabayı süren adam hızla üstündeki kabanını çıkartıp yanıma gelmişti.
Şaşkınlıkla ona bakarken bu hareketine anlam verememiştim, beni öldürmek isteyen birine göre farklı davranışları vardı. Bu şaşkınlığım yüzünden içten içe kendime kızdım, kim bilir benimle daha nasıl işleri vardı da hemen geberip gitmemem için uğraşıyordu. Sonuçta hasta olursam onun hiçbir işine yaramazdım. Sinirle omuzlarıma bırakılan kabanı giydim.
“Beni takip et.” diyen o iğrenç sesi kulaklıklar yüzünden kafamın içinde yankılanırken ağrımaya başlayan başımla elimdeki bıçağı sıkıca kavrayıp peşine takıldım.
Eski bir binanın içine girdiğimizde yüzüme çarpan küf kokusuyla midem daha çok bulanırken hızla çıktığı merdivenlerle bende onu takip etmiştim. Bu kukla olma durumu feci halde sinirlerimle oynuyordu, korku yoğun bakımdaki bir hastanın başında bekleyen Azrail misali ensemde beklerken kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Bana neler yaptıracağını bile kestiremezken gergin dolu bir bekleyişle peşinden bir eve girmiştim.
“Birazdan hedefin gelecek ve sen burada durup içeriye giren ilk kişinin karnına elindeki bıçağı saplayacaksın.” derken soğukkanlılıkla bana döndüğünde dudaklarındaki gülümsemesiyle bakışları yüzümde gezinmişti. “Sonra da bıçağı çıkartıp yanıma gelmeni emrediyorum.” demesiyle bıçağı tutan elim titremişti, benden kimi öldürmemi isteyecekti?
Ağzımı açıp hesap sormak istemiştim, onun için değil birini öldürmek kılımı dahi kıpırdatmayacağımı haykırmak istemiştim ama ne yazık ki onun elinde lanet bir kuklayken ağzımı açmama bile iznim yoktu ve defalarca kez kahretsin ki bu adam benim babamdı. Duygudan yoksun, cani bir şerefsizin kızıydım. Onun lanet genlerini bedenim de taşıyordum, sırf bu bile kendimden tiksinmem için yeterli bir sebepti. Onun benim babam olması bile iğrençti…
“Şu bakışlarını da düzelt, yüzünde tek bir duygu olmayacak.” derken eli sertçe çenemi yakalamıştı. “Ve umut etmeyi de kes, o aptal kocan seni hiçbir zaman bulamayacak.” diye sertçe çenemi geri iterek bıraktığında geriye doğru birkaç adım sendelemek zorunda kalmıştım, bu sayede olduğumuz odanın hemen ortasına gelmiştim.
Murat sert bakışlarını son kez yüzümde gezdirdikten sonra arkasını dönüp aynı kattaki diğer daireye girmişti. Sözleri umrumda bile değildi, belli ki emirleri sadece bedenime işliyordu. Duygular ise kalbin bir ürünüydü, o boktan emirleri kalbime dokunamıyordu. Eğer yapabilseydim buna gülümserdim, resimlerimin adamı kalbimde hep korunacaktı. Ona zarar veremeyecekti.
Tam o esnada karşımdaki abartmanın koridoruna çarpan gölgeyi fark etmiştim. Elim tuttuğum bıçağı daha sıkı kavrarken derince yutkunmuştum ki sonunda görüş açıma giren bedenle ruhum zihnimin içinde acı dolu bir çığlık attı, bunu yapamazdı. Bana bunu yaptıramazdı, bu nasıl bir canilikti? Benden bu kadar mı nefret ediyordu, nasıl olur da benden bunu isteyebilirdi?
Gözleri dolu dolu bana bakan Maria bulunduğum yere doğru bir adım attığında çığlık çığlığa haykırmak istedim, yanıma gelmemesi için onu kovmak istedim ama sikeyim ki sadece istedim. Elimden başka hiçbir bok gelmedi. Bedenim korku ve telaşla kaplanırken o sinir bozucu elektrik sırtımdan tekrar süzüldü, sanki verdiği emri bedenim bana tekrardan hatırlatıyordu. Bunu yapmak istemiyordum, ben kardeşime zarar vermek istemiyordum.
Hızla bana doğru atılan Maria koşarak yanıma gelip kollarını boynuma sardığında gözlerimi sıkıca kapattım, elim ileri atılmak istesede kendimi tutmaya çalıştım. Tüm bedenim titrerken delice kasılmıştım, karşı koymak çok zordu. Sanki gerçekten bedenimin ipleri birinin elindeydi ve ben o zincirden yapılma iplere karşı koymaya çalışıyordum ama ne yazık ki ben o kadar güçlü değildim. Vidus zamanında beni korumak için zincirlenmiş bileklerini duvardan çekip kurtarabilmişti ama tüm dünyaya lanet olsun ki ben o kadar güçlü değildim.
Maria tam geri çekildiği sırada kendimi daha fazla tutamadım, gözlerim aralanırken elimdeki bıçak sertçe karnına saplandı. Bana bakan mavileri irice açılırken elime bulaşan kanla tüm emirlere rağmen gözlerimden birer damla yaş süzülmüştü, gözlerim ve kalbim öyle çok dolmuşlardı ki ne onun emirleri ne de verdiği ilaç işlememişti. Ruhum adeta kan ağlarken bıçağı sertçe geriye çektiğimde daha fazla dayanamayan bedeni yere yığılmıştı.
‘Özür dilerim kardeşim, çok özür dilerim ama lütfen anla beni. Elimden gelen tek şey o bıçağı karın boşluğun olarak tahmin ettiğim yere saplamaktı, sana en az zarar verecek yeri seçmeye çalıştım. Çünkü başka şansım yoktu ablacığım. Bunu isteyerek yapmayacağımı bil ve yalvarırım bu yaratmaya çalıştıkları canavara inanma…’
Bana bir şeyler söylediğini hareket eden dudaklarından anlıyordum ama kulaklık yüzünden hiçbirini duyamıyordum. Kanla kaplı bıçağı tutan elim yavaşça aşağı inerken bedenim yine verilen emirleri uyguladı ve içim kan ağlaya ağlaya yere yığılmış bedeninin yanından öylece geçip gittim, tıpkı ruhsuz bir canavar gibi. Tıpkı o şerefsiz babamız gibi…
~~~~~~~~~~
Ulvi Özalp…
Elimdeki tabakları masaya taşırken bakışlarım ailemde gezindi. Dudaklarım kıvrılırken hafifçe gülmüştüm, artık benimde bir ailem vardı. Tıpkı abimle küçükken hayal ettiğimiz gibi kocaman bir ailemiz vardı ve gitgide büyümeye devam ediyorduk. Bu benim için gerçek olması imkansız olan bir hayaldi, çünkü o çukurdan hiçbir zaman çıkamayacağız sanıyordum ama çıkmıştık. Biz kurtulmuştuk…
“Hey! Elbiseme gülmüyorsun değil mi, korsan adam?” diyen pamuk şekerimle bakışlarım tekrar üstündeki tavşan kostümüne benzeyen elbise de gezindi, kulakları ve ponpon şeklinde bir kuyruğu vardı.
“Yok canım, ne gülmesi?” derken bile daha çok güldüğümde pamuk şekerimin yalandan kaşları çatılmıştı.
“Anne, şu oğluna bir şey der misin?” diyerek hala mutfakta olan anneme seslendikten sonra bana dönmüştü. “Bu çok tatlı bir elbise tamam mı? Bak, kuyruğu bile var.” derken heyecanlı bir şekilde kalçasındaki ponponu gösterdiğinde kahkaha atmıştım.
“Evet yavrum, kesinlikle en az senin kadar tatlı.” diye gülerek elimdeki tabakları masaya bıraktıktan sonra hızla beline sarılıp onu kendime çektim.
“Uslu dur korsancık, annen içerde.” diyen fısıltısıyla dudaklarındaki gülümseme bir an olsun azalmamıştı.
“Olsun, ne olmuş?” derken dudaklarımı boynuna bastırdığımda hafifçe kıkırdamıştı.
“Çok ayıp ama.” desede o da gülmeye devam ediyordu.
“Bu böyle olmaz.” derken dudaklarım hala boynunda olduğu için sesim boğuk çıkmıştı. “Yeğenim doğduktan sonra ikinciyi yapamasınlar diye annemi yana yollayacağım.” dememle pamuk şekerimin güzel kahkahası zihnimde çınlamıştı.
“Bir rahat bırak artık şu çifti aşkım.” dediğinde hafifçe geri çekilip yalandan sertçe bakmıştım.
“Bugün kardeşim bir adamla baş başa takılsın diye ortam ayarladım pamuk şekerim, daha ne kadar rahat bırakabilirim?” dediğimde Nilüfer’im gözlerini devirmişti.
“Bir adam dediğin kişi senin senelerce abim dediğin kişi korsan adam, ayrıca kardeşinin de kocası. Hatırlatırım.” demesiyle sinirlerim tekrar bozulmuştu.
“Senelerce koynumda yılan beslemişim.” derken Yeşilçam edasıyla burnumu çekmiştim. “Biz adama yıllarca kaybettiğimiz kardeşimizin acısını anlatalım, o da kardeşimizi bulup si…” dediğim sırada içeri giren annemle öksürerek kelimeyi tamamlamamıştım.
“Ne oluyor bakalım yine?” diyen annemle bakışlarım ona döndüğünde yüzünün bembeyaz olduğunu fark etmiştim, gülüşüm hızla solarken elindeki tencereyi masaya bırakan annemi izledim.
“Bir şey olduğu yokta sen iyi misin anne?” diye sorarken masadaki kaselerden birine uzanan annemle bakışlarım yanımdaki Nilüfer’imin mavileriyle çakıştı, o da bir tuhaflık olduğunu anlamıştı.
“Evet anne, yüzün bembeyaz olmuş.” derken hızla anneme doğru yönelen Nilüfer’imle bende yaklaşmıştım ki annem titreyen elindeki kaseyi sertçe masaya düşürmüştü.
“Anne!” diyerek hızla yanına gidip koluna girdiğimde kendisini yandaki sandalyeye bırakmıştı, bir eli kalbine giderken derin bir nefes almıştı. “Anne ne oluyor? Kalbin mi ağrıdı, ambulans çağıralım mı?” diye hızla konuşmamla diğer elini havaya kaldırırken başını olumsuz anlamda salladı.
“Kalbim sıkıştı bir an.” derken tekrar derin bir nefes almıştı. “Sen en son kardeşinle ne zaman konuştun?” demesiyle kaşlarım derinden çatılırken bana dönen bakışlarıyla derince yutkundum.
“Daha birkaç saat önce konuştum anne, Vidus’un doğum gününü kutlamak için gittiler. İyiydi.” desemde annem hiç rahatlamış gibi durmuyordu.
“Bir arar mısın? İçimde…içimde kötü bir his var oğlum, böyle kalbimi deşip geçiyor.” demesiyle telaş arsız bir yılan misali damarlarımda gezinmeye başlamıştı.
“Tabi annem, arayayım hemen ama bir sorun olduğunu sanmıyorum.” diyerek her ne kadar onu sakinleştirmeye çalışsamda telaş çoktan kanıma sızmıştı.
Elimi hızla cebime atarak tam telefonumu çıkarmıştım ki titreyen telefonumla bakışlarım bir süre ekranda yazan isimde gezindi, ardından gözlerim yanımda telefonuma bakan Nilüfer’ime döndüğünde onun da benimle aynı şeyleri düşündüğünü anlamıştım. Arayan Vidus’tu ve Vidus ölse Niran’la baş başayken beni aramazdı, tabi eğer kötü bir şey olmadıysa…
Hızla aramayı cevaplayarak telefonu kulağıma yasladım. Öncelikle duyduğum derin bir sessizlik olmuştu, sadece arkadan duyulan yağmurun sesini ve iç çekişleri duyuyordum. Yüreğim korkuyla kasılırken annemden birkaç adım uzaklaştım.
“Alo, abi. Ne oldu?” derken telaştan telefonu sıkıca kavramıştım.
“Gitti.” diyen ağlamaklı sesiyle bir elim üstümdeki tişörtün yakasına gidip çekiştirmişti.
“Kim gitti Vidus, ne oluyor?” derken sesim sertleşmişti.
“Gitti ve ben yetişemedim, ben… koruyamadım.” demesiyle soluğum bile boğazıma düğümlenmişti.
“Lan şunu doğru düzgün anlat, Niran mı gitti? Kavga mı ettiniz, ne oluyor amına koyayım?!” derken sonda sinirden bağırmıştım.
“Kızıma bir şey mi olmuş?” diyen annemin sesi gerilerden gelsede şu an tek odaklanabildiğim telefondaki Vidus’tu.
“LAN KONUŞSANA!” diyen gür sesim evin duvarlarında yankılanmıştı.
“Önümden geçti…koruyamadım, gitti…” dediği sırada tam tekrar kızacakken düşen hat sesiyle hızla telefonu kulağımdan çekip ekrana bakmıştım, kapatmıştı.
Sinirle her ne kadar tekrar arasamda telefonu bu sefer hiç çalmamıştı, tamamen mi kapatmıştı? Bu deli ne yaptığını sanıyordu? Kardeşime ne olmuştu? Ben…kardeşimi tekrar mı kaybedecektim?
Ellerim öfkeyle saçlarıma sarılırken hızla alıp verdiğim soluklarım göğsüme batıyordu, bir şeyler yapmam gerekiyordu ama ne yapacağımı bile bilmiyordum. Belli ki Vidus kendinde değildi ve bunun için çok kötü bir şey yaşamış olması gerekiyordu, Vidus’un aklını kaybetmesi için ise yalnızca tek bir kişinin yanında olmaması gerekiyordu. Kardeşim neredeydi?…
“Ulvi ne oluyor? Korkutma bizi.” diyen Nilüfer’imin sesiyle kendime gelirken ona dönmüştüm.
“Bi…bilmiyorum ama gitmem gerek, benim gitmem gerek.” derken hızlıca ikisini de arkamda bırakıp dış kapıya yönelmiştim.
“Ulvi dur, bende geleceğim.” diyen Nilüfer’imle elim kapının kolundayken duraksamıştı.
“Hayır, sen annemin yanında kal yavrum.” diyerek omzumun üstünden ona baktığım sırada ikimizinde bakışları birkaç adım gerimizde dolu gözlerle bizi izleyen anneme kaymıştı.
“Tamam ama lütfen haberdar et.” diyen sesiyle yalnızca başımı olumlu anlamda sallarken anneme bakmaya devam etmiştim.
“Kardeşini bul oğlum, onu bul.” diyen annemle derin bir nefes almaya çalışmıştım ama gözlerimin önünde beliren kanlı beşikle aldığım nefes boğazıma düğümlenmişti. Hayır, hayır ben yine aynı senaryoyu yaşamayacaktım.
“Bulacağım anne, bunca zaman nasıl koruduysam yine koruyacağım.” derken yanımdaki Nilüfer’e uzanıp dudaklarımı alnına bastırdım. “Annem sana emanet yavrum.” dememle o da sessizce başını sallamıştı.
İkisine de son kez baktıktan sonra hızla arkamı dönüp evden çıkmıştım, koşar adımlarla arabama giderken zihnimde yankılanan onca soru düşünmemi engelliyordu. Hızla bindiğim arabayla yola koyulurken yalnız gittiğimi birkaç dakika sonra fark etmiştim, hızlıca telefonumu çıkartıp benden sonraki en kıdemli kişiyi aradım. Bana bir ömür gibi gelen birkaç dakika içinde açmıştı.
“Efendim abi.” diyen Han’la yakamı tekrar çekiştirmiştim.
“Han evin oradaki korumaları alıp gel, benim arabanın konumunu takip et.” dediğimde karşı tarafta bir süre sessizlik olmuştu.
“Ne oluyor abi, bir sorun mu var?” dediğinde bakışlarım hala yağmaya devam eden yağmura kaymıştı.
“Bende bilmiyorum oğlum. Vidus aradı, ağlayarak gitti deyip durdu. Ne bok olduğunu bilmiyorum ama tehlikeli bir şeyler olduğu kesin, topla adamları ve gel.” diyerek konuşmasına izin vermeden telefonu kapatıp hızlıca GPS uygulamasına girmiştim, her korumanın arabasında vardı.
Vidus’ların yanına bıraktığım korumaların arabalarına baktığımda hepsinin aynı yerde olduğunu görmüştüm, hala ayarladığım mekandaydılar. O zaman ne bok olmuştu da bu adam berbat bir haldeydi? Hızla gaza yüklenirken Vidus’u tekrar aramaya çalışmıştım ama telefonu yine kapalıydı.
“Hay! Sikeyim hepinizi, ne oluyor lan?!” diye arabanın içinde kendi kendime haykırırken bir elim sertçe direksiyona çarpmıştı. “Biz niye kurtulamıyoruz lan, neyin bedelini ödüyoruz amına koyayım?!” derken gözlerimden birkaç damla yaş süzülmüştü.
Nefes alabilmek için yandaki camı açarak son gaz ilerledim, bu süre içinde ağzımı bıçak dahi açmamıştı. Sadece arabanın ekranına yansıttığım konuma bakıyordum, arabalar hala oradaydı ve ben konuma yaklaşmıştım. Gelen korna sesiyle bakışlarım yanımdaki arabaya kaydığında Han’ın peşindeki arabalarla geldiğini görmüştüm, bakışlarımı fark ettiğinde baş selamı vermişti.
Birkaç dakika sonra görüş açıma giren mekanla torpidodan hızla göz bandımı alıp takmıştım, kör olan gözüm görüşümü bozuyordu. Netleşen görüş açımla hemen mekanın önünde arabayı durdurup hızla aşağı inmiştim ki bakışım çevrede gezindi, korumalar başlarını tutarak kendilerine gelmeye çalışıyorlardı. Arabaların çoğunun camları kırıktı, bir tek en öndeki Vidus’un Niran’a aldığı araba sağlamdı ve o an onun içinde oturan kişiyi fark etmiştim.
Kaşlarım çatılırken onun burada ne işi olduğunu umursamamaya çalışarak çevreme bakındım, Vidus görünürde yoktu. Nereye gitmişti bu adam? Başka çarem olmadığı için hızla içinde olduğu arabanın camına vuran kadının yanına gittim, Vidus’un annesinin yanına…
“Ne oluyor lan burada?!” diye bağırarak korumaların yanına giden Han birkaç korumayla birlikte mekana girmişti ki eş zamanlı olarak arabanın kapısını sertçe açtığımda kırılan kapıyla Vidus’un annesi, yani Sofia geriye doğru kaçmıştı.
“Tek bir soru soracağım ve düzgünce cevap vereceksin.” derken eğilerek sert bakışlarla yüzüne bakmıştım. “Çevrede seni elimden alabilecek tek kişi yok ve yemin ederim ki çıplak elle o gırtlağını koparırım.” dememle derince yutkunuşunu dışardan bile duymuştum, hızla başını olumlu anlamda salladı. “Ne oldu burada ve Vidus nerede?” dedim tutmaya çalıştığım öfkemle.
“O kız babasının yanına gitti, Vidus’ta beni buraya kilitleyip delirdikten sonra şuraya doğru gitti.” derken arkamdaki yolu gösterdiğinde tek bir şeye takılmıştım, baba… Murat şerefsizi…
“Ne babası lan, ne diyorsun sen?!” dediğim sırada kendimi kasnaktan ellerim bile titremeye başlamıştı.
“Ne duyduysan o, kardeşiniz olacak kadın sizi terk etti ve babasını seçti. İnanmıyorsan git Vidus’a sor.” demesiyle kendimi daha fazla tutamayarak elimin sıkıca boynuna sarılmasına izin vermiştim.
“Kardeşim hakkında düzgün konuşacaksın! O sen mi arkasında sevdiklerini bırakıp düşmana gitsin lan?!” derken omzumdan çekilmemle elimdeki boynunu sertçe geriye ittiğimde başını arabaya çarpmıştı, iniltisiyle birlikte omzumdan tutan Han beni geriye çekti.
“Abi bilgi alabileceğimiz tek kişi o, ölemez.” dediğinde her ne kadar haklı olsada sinirlerime ve telaşıma sahip olamıyordum, o puşt gelip kardeşimi kaçırmıştı ve ne halde olduğu belli değilken kendimi tutamıyordum.
“Şu ebesini siktiğiminin Vidus’unu bulalım, yoksa ben çıldıracağım!” diye haykırarak sertçe Han’ın omzumdaki elini ittikten sonra tam arabaya yönelmişken durup tekrardan Han’a döndüm. “İki üç tane korumaya söyle, şunu götürüp depoya bağlasınlar.” derken Sofia’yı göstermiştim ve hemen ardından ona döndüm. “Tanrına dua et, et ki kardeşimin kılına zarar dahi gelmesin. Yoksa dünya alem şahidim olsun ki sana acıların en büyüğünü yaşatırım.” diyerek hızla arkamı dönüp arabaya bindiğimde Han’da dediğimi yaparak yanıma geçmişti.
Hızla gaza yüklenirken bakışım etrafta geziniyordu, denizle ormanın arasında kalan bir mekandı ve sikeyim ki bu mekanı ben bulmuştum. Vidus gürültü sevmez diye sessiz sakin bir yer bulmuştum, normalde başka mekanlarda vardı ama bu saatte hepsi kapanmıştı. Yolu aydınlatan tek şey ara ara konulmuş sokak lambalarıydı ama orman yoluna saptıkça onlarda gitmişti, tek ışık gökteki ay olmuştu.
“Burada olduğuna emin miyiz?” diye on dakikanın sonunda konuşan Han’la bir elim sertçe saçlarımı bulmuştu.
“Altında araba bile yok Han, nerede olacak başka?!” diye bağırmamla Han derin bir nefes almıştı.
Arabalardan birini almış olamazdı, çünkü hepsinin konumlarını görüyordum. Mekanın içinde de olamazdı, Han girip bakmıştı. Tek seçenek burası kalıyordu ya da taksi çağırıp gitmiş olacaktı ama o da çok uzak bir ihtimaldi, bu saatte burada taksi olmazdı.
“Belki Arhan beyi çağırmı…bir saniye, şu giden değil mi?” diyen Han hemen yolun kenarında perişan bir halde yürüyen adamı göstermişti, neredeyse mekandan çıktığımızdan beri arabayla buraya on dakika da gelmiştik ve o bunca zamandır yürümüş müydü? Kardeşim ne zamandan beri kayıptı?
~~~~~~~~~~~
Vidus Arjin Karsoylar…
Gitmişti, öylece avuçlarımdan kayıp gitmişti ve ben o kadar beceriksizdim ki yanı başımda olan sevdiğimi koruyamamıştım. Yanımdaydı, hemen bir kapı ötemdeydi. Önümden geçmişti ve ben o aşık olduğum kokusunu bile bir boktan parfüm yüzünden tanıyamamıştım, ben güzelimi koruyamamıştım…
O gittikten sonra tüm arabaları kontrol etmiştim ama hiçbiri çalışmıyordu, hepsini bozmuşlardı. Öfkemi her birinden çıkara çıkara sikik arabaların hepsini denemiştim ama kahretsin ki hiçbiri çalışmamıştı, eğer biri bile çalışsaydı peşlerine takılabilirdim. Serçemi tehdit etmesine izin vermeden onu tekrar kollarıma alıp sakinleştirebilirdim ama hiçbirini yapamamıştım. O kadar beceriksiz bir aptaldım ki araba da silah var diye onu bile yanıma almamıştım ve tabiki şerefsizler tüm silahları almışlardı. Korumaların üstlerindeki silahları bile almışlardı!
Öfkeden öyle çok gözüm dönmüştü ki bunları yaparken hala yanımda konuşmaya devam eden annem olacak kadını tek zarar vermediğim serçemin arabasına tıkıp kapılarını kilitledim sonra da acizce koşmaya başladım. Sanki çoktan giden arabaya yetişebilirmişim gibi, sanki sakat bir bacakla çok ilerleyebilirmişim gibi koşmaya başladım. Yolun bir kısmında sonunda telefonumu akıl edebilmiştim, hızla çıkarıp serçemin bilekliğine bağlanmıştım ki konumun çok yakınımı gösterdiğini fark ettim.
Mekanın yakınında bir yerine fırlatıp atmışlardı. Sadece bilekliği değil, aynı zamanda GPS olan yüzüklerini de atmışlardı. Ne olur ne olmaz diye onlara da koydurmuştum ve serçem onları bilmiyordu ama hepsini yolun kenarına öylece savurup atmışlardı. Serçem yapmazdı bunu, o yüzüklerini severdi. Bazı geceler onları okşayarak uyurdu, o severdi. O yapmazdı, zorda kalmasa yapmazdı.
Şimdi ise yumruğumun arasında sıkıca duran yüzük ve bileklikle yarı koşar bir halde sekerek yürümeye devam ediyordum. Ulvi’yle konuşurken şarjımda bitmişti, ne birine haber verebiliyordum ne de serçemin sesini dinleyebiliyordum. Sadece bomboş yürüyordum, belki herhangi bir cadde arıyordum. Taksi bulup serçemi arayabilecek birinin yanına gidebilmek için ya da şans eseri yolun üzerinde onlara denk gelirim diye yürüyordum, bilmiyordum. Sikeyim ki ben hiçbir şey bilmiyordum. Bildiğim tek bir şey vardı, o da serçemsiz koca bir hiç olduğumdu.
Ne kadar süre bu şekilde yürüdüm bilmiyordum ama dizimin acısı artık beynime vuruyordu lakin umursamadan yürümeye devam ettim. Böyle sekerek kime ne yararım olurdu bilmiyordum ama küçük bir umuda tutunmuştum, çünkü gücüyle övünüp duran benim bile elimden başka hiçbir şey gelmiyordu. Benim aklımda, kalbim de oydu. Onsuz deri parçasından başka bir şey değildim.
O sırada arkamdan gelen ışıklar ve araba sesiyle uğuldayan kulaklarımın ardından zor bela açılıp kapanan kapıları duymuştum ve hemen ardından omzumdan çekilmemle yüzüme sert bir yumruk yemem bir olmuştu.
“Nerede lan kardeşim?!” diye haykıran Ulvi ellerini sertçe yakama sardığında hiçbir karşılık vermedim, çünkü haklıydı. Ben kesinlikle bu dayağı hak etmiştim.
“Abi bir dur kurban olayım, adamın halini görmüyor musun? Bir bırak.” diyen Han Ulvi’yi sertçe geri itmişti. “Vİdus abi sen ne kadar yürüdün böyle, iyi misin?” diyen sesiyle yüzüme bakmaya çalışmıştı ama başımı geri çekerek Ulvi’ye baktım.
“Haklısın, döv.” dediğimde ellerini sinirle saçlarından geçirmişti, serçemde sinirlendiğinde hep böyle yapardı.
“Yok, ben delireceğim. Ben kafayı yiyeceğim.” diyen Ulvi hızla bana yönelmişti ki Han elini kaldırıp onu durdurdu. “Kendine gel diye yaptım mal, kendine gelde şu işi bir anlat. Durup seni suçlayacak adam mıyım ben?!” diye bağırdığında nefes almaya çalışmıştım ama pek mümkün olmamıştı, kalbim çok acıyordu.
“Gi…”
“Bana bir daha gitti dersen andım olsun her şeyi bırakır saatlerce seni döverim şurada Vidus!” diyerek hızla sözümü kestiğinde dediklerini umursamadım.
“Tamam abi, bir sakin ol sende. Anlatıyor işte.” diyen Han Ulvi’yi tekrar geri itmişti.
“Tuvalete girmişti, bende hemen kapının önünde bekliyordum.” derken gözlerimden birer damla süzülmüştü. “Sonra bir hizmetçi kız girdi tuvalete, bir beş dakika sonra da çıktı. Hiç aklımdan geçmedi o çıkanın aslında kılık değiştirmiş serçem olduğu.” dememle ikisi de aynı anda konuşmuştu.
“NE?!” diye bağırmalarıyla bakışlarımı elimdeki yüzüklere sabitledim.
“Çıktıktan sonra işkillenip girdim içeri ama iş işten geçmişti, asıl hizmetli yerde baygındı. Koştum yetişmek için ama olmadı, o puşt Murat sarıldı benim karıma.” derken iki elimde sıkıca yumruk olmuştu. “Sonra arabaya binip gittiler.” diyerek kollarımı havaya kaldırıp gösterdim. “Gördüğün üzere yetişmeye çalıştım ama olmadı.” derken ağlamaya devam ediyordum.
“Hay sikeyim! Amının yolunu, ırzını sikeyim Murat!” diye haykıran Ulvi’nin elleri yine saçlarını bulmuştu. “Hayır, benim kardeşim asla o sikiğe kendi rızasıyla gitmez. Kesin tehdit etti, bir şey yaptı o yavşak!” derken arabaya sertçe bir tekme atmıştı. “BİR ŞEY YAPTI KARDEŞİME, AMINA KODUĞUM!”
Ulvi bağırmaya devam ederken bir mesaj sesi karanlıkta çınlamıştı, yanımdaki Han hızla cebinden çıkardığı telefonuna bakmasıyla gözlerinden geçen korkuyu görmüştüm. Çok tanıdık bir korkuydu.
“Abi hemen gitmeliyiz, abi!” diye bağıran Han arabaya koştuğunda Ulvi’nin bakışları önce bana çarpmıştı.
İkimizde hızla arabaya binerken ben arkaya geçmiştim, Ulvi ise öne otururken Han sürücü tarafındaydı. Hızla gaza yüklenirken araba uçarcasına gitmeye başlamıştı.
“Ne oldu lan? Niran’dan haber mi var?” diyen Ulvi’yle bende telaşla Han’a dönmüştüm.
“Maria otelden çıkmış, bir konuma gidiyor abi. Ablasının kayıp olduğunu biliyordu, kendi isteğiyle otelden çıkmazdı.” dediğinde düşünmeye çalışmıştım, Niran’ımdan sonra Maria’yı almaya mı çalışmıştı? Ama neden? Gerçi serçemi niye aldığı hakkında da en ufak bir fikrim yoktu ki!
“Hayır, Maria da olmaz. Hayır.” diyen Ulvi’nin sesi daha da telaşlı gelirken öne uzandım.
“Konum neresi? Bakayım.” derken telefonu kendime çevirdiğimde kaşlarım daha çok çatıldı. “Benim otelin yakınındaki boş sokak burası, ne işi var ki orada?”
“Bilmiyorum abi, telefonunu da açmıyor. Kesin o Murat’ın işi.” diyerek gaza daha çok yüklenmişti.
Yolun geri kalanında sessizdik, içimde bir umut kırıntısı daha yeşermişti. Sinirden bacağım oturduğum yerde bile titrerken bir sürenin ardından duran arabayla hızla dışarı çıkmıştık, o sırada bakışlarım sokağın hemen sonundan dönen arabaya kaymıştı. Kaşlarım çatılırken koşmaya başlayan bizimkilerle bende hızla peşlerine takıldım, görünürde kimse gözükmüyordu.
“MARİA!” diye bağıran Han hızla merdivenleri çıkarken Ulvi ve bende peşindeydik.
En son bir evin önünde durduğunda gözleri irice açılırken hızla içeri dalmıştı ki gördüğüm kareyle duraksamıştım, Maria kanlar içinde yerdeydi.
“MARİA!” diye haykıran Han’ın sesi Ulvi’nin sesine karışmıştı, ikisi de haykırarak Maria’ya koşarken Han hızla üstündeki ceketini çıkarıp attıktan sonra içindeki kazağını da çıkarıp karnındaki yaraya bastırmıştı. “Dayan güzelim, dayan meleğim. Kurtaracağım seni.” diyen Han’la zihnimde tek bir kelime çınlamıştı.
Meleğim…
Benim meleğim neredeydi? Benden koparıp nereye götürmüşlerdi onu? Şimdi kesin çok korkmuştur, kim sakinleştirecekti onu? Bulmam gerekiyordu, serçemi bulup sakinleştirmem gerekiyordu. Her şeyin geçtiğini, artık yanında olduğumu söylemem gerekiyordu…
“E…enişte…” diyen sesle bulunduğum yere tekrar dönerken Maria’ya baktım. “A…ablam…”
“Şhh! Sen sakin ol gökyüzüm, bulacağız onu da. Sen sadece iyi ol.” diyen Han elindeki kazağı yaraya bastırıyordu.
“Abiciğim dayan tamam mı? Hastaneye gideceğiz, dayan.” diyen Ulvi’nin bakışları Han’a dönmüştü. “Sen bastırmaya devam et, ben kucağıma alacağım. Arabaya gideceğiz.” dediğinde Han hızla kafasını olumlu anlamda sallamıştı ki Maria titreyen kanlı elini cılızca kaldırıp onları durdurdu.
“Bu…bunu a…a…ablam ya…yaptı.” demesiyle donuklaşan bedenim hızla açılmıştı, hızlıca yanına çöküp ona baktım.
“Ne demek ablam yaptı? Anlat.” dememle hepsinin bakışları bana dönsede umursamadım.
“Ke…kendin…de de…ğil gi…gibiydi, gö..zleri do…donuktu.” demesinin ardından Han hızla beni itip Maria’yı kucağına aldığı gibi koşmaya başlamıştı.
Yavaşça ayaklandığı sırada Ulvi’yle bakışlarım çakışırken ikimizde ne olduğunu anlamamıştık ama düşündüğümüzden daha başka bir bok olduğu belliydi. Sinir tüm bedenimde gezinirken öfkem kırmızı bir sis bulutu olup üzüntümün üstünü sarmaladı. Serçemi benden koparan ya da koparmasına yardım eden herkesi bulup hesabını soracaktım, teker teker hepsini tıpkı benim serçem olmadan boğulduğum gibi boğacaktım.
Madem okyanusum yoktu, o zaman o yanımda olana kadar bende tüm dünyayı ona çevirirdim…
~~~~~~~~~~~~
Niran Karsoylar…
Dakikalar saatleri, saatler günleri kovalamıştı. Neredeyse üç gündür yoldaydık ve hem başım hemde bedenim yeter diye çığlık atmak üzereydi, berbat bir haldeydim. Arabayla ülke değiştirmiştik, Vidus’un bizi bulacağına dair ümidim her geçen dakika azalırken artık üzülmeye bile mecalim kalmamıştı. Sadece uyuyup uyanıp yolu izliyordum, neyseki gümrük kontrolü sırasında bize bakan polisleri duyabilmem için kulaklıkları çıkarmıştıkta etrafı duyabiliyordum.
Aydınlanmaya başlayan günle yeni uyanmıştım, gözlerim aralanırken yine aynı manzarayla karşılaştım. Kanlı ellerim hemen gözlerimin önündeydi ve hemen arkasında karşımda hala uyuyan şerefsiz vardı, o yıkık binadan çıktıktan kısa bir süre sonra arabayı değiştirmiştik ve bunu yaparken de etrafımızı bir düzine araba sarıp adeta bizi saklamıştı. Kameralardan bile saklandığı her halinden belliydi, bindiğimiz büyük arabanın camları bile tamamen siyah filmle kaplıydı.
Yavaşça yerimden kalkarak başımı başka bir tarafa çevirdim, iki gündür böyle karşımda oturuyordu ve bu kadar yakınımdayken boğazına sarılıp onu boğmamak eziyet gibiydi. Başımı arkaya yaslarken derince yutkundum, bakışlarım yine ellerime kayarken delice ağlamak istiyordum. Bana kendi kardeşimi bıçaklatmıştı ve ben buna engel bile olamamıştım, elimi kolumu öyle bir bağlamıştı ki kuklası olmaktan başka hiçbir çare bırakmamıştı.
O sırada zihnimde tam o yerden çıktıktan sonra gördüklerim çınlamıştı, biz tam sokaktan çıkmadan önce abimin arabası sokağa girmişti ama tepkilerine bakılırsa karşımdaki şerefsiz bunu görmemişti. Bu durum az da olsa içimi rahatlatıyordu, en azından abimler hemen yetişmişlerdi. Demek ki benim küçük boncuğum gelirken haber vermişti, zeki cadım benim…
Derin bir nefes almaya çalışarak başımı geriye yasladım, kardeşim iyiydi ve ben kurtulacaktım. Daha kötüsünü düşünmeyecektim, çünkü düşündükçe karnımdaki miniğim beni hemen uyarır gibi sancı veriyordu. Bunca stresin bebek için iyi olmadığını biliyordum ama ne yazık ki söyleyipte doktora gitmem imkansızdı, ölürüm de çocuğumu bu şerefsizlere söylemezdim. Sadece kendimi sakin tutmaya çalışıyordum, böyle durdukça sancım olmuyordu.
Bakışlarım yavaşça dışarıda gezindiğinde nerede olduğumuzu anlamaya çalışıyordum, sanki tanıdık bir yerdeydim. O esnada önünden geçtiğimiz tabelayla yazıyı tanımıştım, İtalya’daydık. Harika! Uçağı bir şekilde öğrenirler diye bunca yolu arabayla gelmiştik, gerçekten mükemmeldi. Şerefsiz bir şekilde onun beni bulacağı her yolu kapatıyordu.
‘Vidus, Vidus’um…’
Acaba o şimdi nasıldı? Kesin kahrolmuştu, tüm suçu kendinde bulduğuna emindim ama onun hiçbir suçu yoktu. Bu günü organize eden bile bendim, başımızdaki boku unutup yine ve yine her şeyi berbat eden bendim. Kendi kardeşimi bile bıçaklayan bendim, sahi onu öğrenince ne yapmıştı acaba? Gerçekten bu şerefsizin yanını tuttuğuma inanmış mıydı?
Hayır, Vidus asla buna inanmazdı. O beni tanırdı, böyle bir şeyi asla kendi isteğimle yapmayacağımı bilirdi. Bilirdi ama neden yaptığımı nasıl tahmin ederdi onu hiç bilmiyordum. Belki de tehdit edildiğimi düşünürdü ya da bana çok benzeyen birine yaptırdıklarını düşünürdü ama her ne olursa olsun benim yaptığıma inanmazdı, inanmamalıydı…
“Günaydın.” diyerek koltukta oturur pozisyona geçen şerefsizin sesiyle ters bakışlarımı ona attıktan sonra tekrar cama dönmüştüm. “Sana bir şey söylediğimde cevap ver.” diye bu sefer sertleşen sesiyle bakışlarım tekrar ona dönmüştü.
“Geber.” dedim sert bir sesle, sonuçta ne söylemem gerektiğini söylememişti.
“Yine ağzından bal damlıyor kızım.” diyerek gülmesi bile midemi bulandırırken sinirle önüme döndüm, zorla yedirdiği yemekleri zevkle üstüne kusabilirdim.
İşte bu durum beni biraz şaşırtmayı başarmıştı, bu birkaç günde kendine yemek aldığında bana da aldırmıştı. Normalde asla yemezdim ama emrettiği için mecburen yemiştim, biraz da hazır gıdalar olmasına güvenmiştim. Sonuçta hala ölmediğime göre zehir koymamıştı.
“Başka bir ülkedeyiz ve o kocan seni asla bulamaz, sana ulaşabileceği her yolu kapattım. Bu yüzden benimle iyi geçinmeye bak, yoksa ölümün için beklemekten her an vazgeçebilirim.” diyen sesiyle her ne kadar alaycı bir şekilde gülmek istesemde emirleri yüzünden dudaklarıma ulaşmamıştı.
“Vidus beni bulacak ve o zaman cesedinin başına dikilip bir keyif kahvesi içeceğim.” dediğimde iğrenç kahkahası arabada çınlamıştı.
“Burası Cosa Nostra ve bense buranın sahibiyim çocuk, ben istemeden beni kimse bulamaz.” derken bana doğru eğilmişti. “Hele ki o kocan, asla.” demesiyle karnıma sarılı ellerim yumruk olmuştu.
“Aldın işte istediğin her şeyi, daha bizden ne istiyorsun? Baksana keyfine.” dediğimde sırıtarak geri çekilmişti.
“İntikam istiyorum.” diyerek derin bir nefes alıp arkasına yaslanmıştı. “Malikanemi patlatmanın bir hesabı olmayacak mı sanıyordun?” derken yine hafifçe gülmüştü. “Tabi tek sebep bu değil, o gün aynı zamanda bana çok mantıklı bir şey söylemiştin. Haklıydın, bana daha çok benzeyen sendin ve bende bu yüzden seni seçtim.” demesiyle ellerim adeta sinirden titremeye başlamıştı, öfkeyle söylediğim birkaç sözü ciddiye almıştı. “Hem senle birlikte herkesten intikamımı almış oluyorum, bir taşla bir çok kuş.”
“Onun devamında da ne söylediğimi hiç unutma.” dedim gözlerimi gözlerinden asla ayırmadan.
O sözlerin devamında onu öldüreceğimi söylemiştim ve yemin ederim ki bunu yapacaktım, onu kendi ellerimle öldürecektim…
“Maalesef buna zamanın olmayacak kızım. Sana verilen o ilaç haftada bir tane olmak üzere üç hafta boyunca verilecek ve sonunda tamamen benim kızım olacaksın, sana verilen emirleri benimseyip sadece onlar gibi davranacaksın. Ortada ne bir duygun ne de zihnin kalmayacak, hepsi yavaş yavaş ölecek.” derken kolundaki saatine bakmıştı. “Bugünü saymazsak diğer iğne gününe dört gün kalmış, yani toplam on bir güncüğün var.” diyerek tekrar bana bakmıştı. “Oturup kocanın seni bulmasını umut edeceğin sadece on bir gün.”
Sözleri bir mızrak olup ruhuma saplanırken ellerim öyle sertçe yumruk olmuştu ki tırnaklarımın etime battığını hissediyordum. Korku asit dolu bir sıvı gibi boğazımdan yükselirken kollarımı karnıma daha sıkı sardım, bana ne vermişlerdi? Ya verdikleri bu boktan şey bebeğime zarar verirse, o zaman ne yapacaktım?
“Ne yaptın bana?” diyen sert sesimle eş zamanlı olarak araba durduğunda Murat’ın o iğrenç bakışları bende gezinmişti.
“Mucize bir ilaç.” derken gülerek kapıyı açıp arabadan inmişti. “İn ve beni takip et.” diyen sesiyle mecburen arabadan inerek eve doğru adımlayan onu takip etmiştim, bir yandanda etrafa bakınıyordum.
Tüm camlarında demirler olan bir evdi ve buradan gördüğüm kadarıyla bahçenin her yerinde adamlar vardı, dış duvarları ise benim boyumun neredeyse iki katıydı. Arkamı dönüp koşarak kaçmak istedim, çünkü biliyordum ki çevreyi saran orman bile bu evden daha korunaklı olurdu. Vahşi tüm hayvanlar bile bu şerefsizden daha iyi niyetli olurlardı.
Eve girdiğinde onu takip etmeye devam ediyordum, merdivenlere yöneldikten sonra üst kata çıkıp ilk odaya girmişti ve bende mecburen arkasından girmiştim. Oda neredeyse simsiyah döşenmişti, siyah ve koyu griden oluşuyordu. İç karartan bir odaydı. Bakışlarım etrafta gezinirken bomboş bir oda olduğunu görmüştüm, sadece bir yatak ve dolap vardı. Başka da hiçbir şey yoktu.
“Artık burası senin odan.” diyerek bana döndüğünde sert bakışlarım ona dönmüştü. “Şimdi ben gideceğim, uzun bir süre dönmem. Zaten bu evden ayrılman imkansız, emirlerimi unut. Yeteri kadar kafayı yemişsin, daha fazlasıyla uğraşmayalım.” dedikten sonra yanımdan geçip kapıyı çarparak odadan çıkmıştı.
Gözlerimden yaşlar damla damla süzülürken yere yığılmamak için yandaki dolaba tutunmam gerekmişti. Vidus neredeydi, bilmiyordum. Maria ne haldeydi, onu da bilmiyordum. Koca bir bilinmezlik çemberinin içinde sıkışıp kalmıştım. Beni öyle bir yakalamıştı ki sadece elim kolum değil, boynum bile bağlanmıştı.
Her ne kadar avazım çıkana kadar bağırmak istesemde bebeğim için sakin olmalıydım, en azından bunu yapabilmek zorundaydım. Çünkü Vidus ne olursa olsun bizi bulacaktı ve bulduğunda eğer bebeğimize bir zarar gelirse çok üzülürdü, onu daha fazla üzmek istemiyordum.
Aşağıdan kapı kapanma sesi duyulurken elimin tersiyle hızla yanaklarımı sildim, ağlamanın zamanı değildi. Buradan kaçmanın bir yolunu bulmalıydım, sonuçta beni hiç kimse bir yerde esir tutamazdı. Ben hep kaçmıştım ve hep kaçardım, bu her zaman böyle olacaktı. Hızla odanın camına doğru koşmuştum ki gördüğüm demirlerden daha fazlası olduğunu görmüştüm, demirler sadece dışarda değildi. İçeriden de demir yaptırmıştı ruh hastası!
Hızla koşar adımlarla odadan çıkıp üst kattaki diğer odaları da gezmiştim ve onlar da aynı az önceki oda gibiydiler, sadece yatak ve dolap vardı. Camları da iki taraftan demirliydi, hatta manyak banyo camına bile öyle yapmıştı. Düşen omuzlarımla hızla merdivenden inerek mutfağa girmiştim ki oranında camının aynı olduğunu görmüştüm, ellerim bu seferde kesici bir alet aramak için çekmecelere gitmişti ama bırakın bıçağı çatal bile yoktu.
Üstteki dolapları hızla açtığımda şükür ki burada porselen tabaklar olduğunu görmüştüm, kendimi korumak için yeterli değildi ama en azından yavaşlatırdı. Bütün evi aradıktan sonra tekrar buraya gelip onları alacaktım, o sırada duyulan seslerle kaşlarım çatılırken elime bir tane cam bardak alıp yavaşça salona girdim. Girmemle aynı anda bana dönen üç çift gözle kaşlarım daha çok çatılmıştı, üç adam bana bakıyordu. Hepsi de ellili yaşlardan fazla duruyordu.
“Sakin ol kızım, biz sana zarar vermeyeceğiz.” diyen içlerindeki en yaşlısıyla umursamadan bardağı tutmaya devam ettim.
“Evet, biz sadece hizmetçiyiz be abla. Sadece sen kendine bir iş etme diye buradayık.” diyen başka bir adamla gerçekten doğruyu söyledikleri belliydi, çünkü kanlı ellerime korku dolu gözlerle bakıyorlardı.
“Gel otur şöyle, suratın kireç gibi olmuş. Aç mısın? Yemek getireyim mi?” diyen üçüncü adamla bardağı tutan havadaki elim yavaşça aşağı inerken başımı olumsuz anlamda sallamıştım.
“Bana…bana yardım etmeniz gerekiyor.” derken hızla salona girdiğimde adamlar da aynı hızla geri kaçmışlardı, umursamadım. “Beni buraya zorla getirdi, yalvarırım yardım edin.” dediğimde üçü de birbirine bakmıştı. “Lütfen, en azından bir telefon verin. Başka bir şey istemiyorum.”
“Maalesef kızım, Don bizim telefonları da aldı. Ha olsaydı bile sana yardım edemezdik, Don tüm ailemizi gebertirdi. Ne olur sende zorluk çıkarma. Zaten varsa eğer sevenin, çölleri bile aşar yine de bulur seni. Merak etme kızım.” diyen en yaşlıları, beyaz saçlı amcayla omuzlarım düşerken bardağı kenardaki televizyonun yanına bırakmıştım. “Bak ben Hüsnü, bu korkakta Zühtü. Erkek kardeşim olur, diğeri de onun karısının eniştesi Celal. Biz böyle ailecek göçtük buralara, ekmek parası işte.” diyen Hüsnü amcayla bakışlarım ellerindeki müzik aletlerine kaymıştı.
“Ekmek parası için mafyanın elinde mi çalışmayı seçtiniz? Ne kadar güzel bir tercih.” derken bakışlarım salonun camlarına kaymıştı, burada en azından içeride demir olmadığını fark etmiştim. Sadece dışarıda vardı.
“Bizim bir tanıdık vardı, iyi para var dedi. Soktu bizi seneler önce bu işe, daha da bırakamadık zaten.” diyen Zühtü amcayı umursamadan açık cama doğru adımladım, nefes almam gerekiyordu.
Yüzüme çarpan rüzgarla omuzlarım çökerken derin nefesler aldım ya da en azından almaya çalıştım. Bu boktan yerden bir kaçış yolu bulamadıkça yüreğim daha çok sıkılıyordu, sanki etrafına sarılı zincir her geçen saniye daha da darlaşıyordu. Zihnimdeki sorular birbirini kovalarken bakışlarım çevredeki korumalar da gezindi, onlarca koruma vardı. Hadi evden kaçtım diyelim, bunları nasıl atlatıp o koca duvarı geçecektim?
“E abi, aldık bunları elimize ama çalmuyuk. Bu ne biçim iştir?” diyen bir sesle umursamadan camdan bakmaya devam etmiştim.
“Doğru valla, çalalım. Hem kızımızı da moral olur belki. Ee, kim söyleyecek?” diyen Hüsnü amcayla başımı pencerenin kenarına yaslamıştım.
“Yav sen başla, birimiz gireriz.” diyen başka bir amcayla, sanırım bu Celal’di, çalmaya başlamışlardı.
Bu türküyü biliyordum, dudaklarımda hüzünlü bir gülüş belirirken dolan gözlerimden tekrardan damlalar dökülmeye başlamıştı.
“Ee, girin biriniz.” dedi Zühtü amca.
“Benim boğazım kötü, sen gir.” dedi Celal amca.
“Benimde sesim kötü, kızı daha çok hayata mı küstürelim?” diyen Zühtü amcayla derin bir nefes aldım.
“Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı.” diye söylemeye başladığımda hepsi sessizleşmişti. “O bizim kavuşmalarımız a yarim, mahşere kaldı.” derken gözlerimden yaşlar süzülmeye devam ediyordu. “O bizim kavuşmalarımız a yarim, mahşere kaldı.”
Sözler kalbimin acısına sanki tercüman olurken kollarımı göğsümde bağlamıştım. Sevmekten başka ne yapmıştık biz, neden bunca acıya göğüs germek zorundaydık? Bu hayatı biz istememiştik, o zaman neden günahını biz çekiyorduk?
“Mapushanede yata yata, yanlarım çürüdü.” diye devam ederken karşımda bana bakan bir adam dikkatimi çekmişti, hemen ardından gözlerini çevirdiğinde bununda sadece bir koruma olduğunu anlamıştım. “Pencereden baka baka a yarim, ela gözler süzüldü.” derken omuzlarım umutsuzca düşmüştü. O koruma ise telefonunu çıkartıp kulağına yaslamıştı ve açısı hemen bana dönüktü, telefonu vardı ama tabiki de bana vermezdi. “Pencereden baka baka a yarim, okyanus gözler süzüldü.” derken kapanan gözlerimden hızla yaşlar süzülmüştü.
‘Okyanus gözler sensiz süzüldü Arjin’im, lütfen gel artık…’
“Hay maşallah kızım, ne güzel söyledin öyle.” diyen Hüsnü amcayla onlara dönerken aralanan gözlerimden birkaç damla daha süzülmüştü.
“Abi senin seçtiğin türküye sıçayım, ağlattın kızcağızı.” diyen Zühtü amcayla Hüsnü amca ona yandan vurunca sanki bir an abim ve Vidus’umu görmüştüm, ikisi gibi atışıyorlardı.
Abim, annem, Nilüfer; acaba onlar nasıldı? Hele ki annem, kesin çok üzülmüştü. Abim Vidus’un yanındadır, hem ona kızıp hem beni arıyordur. Kesin diğerlerine haber vermişlerdir, tabi benim o şerefsizi gerçekten seçtiğime inanmadılarsa…
“Şu televizyonu açın bari, biraz ses olsun. Belli ki bizim repertuar kızımızı daha çok üzecek.” diyen Hüsnü amcayla eş zamanlı olarak kendimi bir koltuğa bırakmıştım.
“Abi bir tek haber kanalı var, o daha çok üzmez mi?” diyen Celal amcayla Hüsnü amca elinden kumandayı çekip almıştı.
“Güzel haberler vardır belki oğlum, bakmadan bilemeyiz.” diyen Hüsnü amca televizyonu açtığında benimde bakışlarım ekrana kaymıştı, dediği gibi gerçekten haber açıktı.
“Evet sayın seyirciler, cani katil hız kesmeden devam ediyor.” diyen kadınla kaşlarım çatılırken televizyona odaklanmıştım. “Dünyanın dört bir yanında can almaya devam eden bu azılı katilden ne yazık ki yine bir haber yok, üçüncü güne yine gözümüzü benzer şekilde öldürülen insanlarla açtık.” derken ekran değiştiğinde büyükçe bir villa gözükmüştü ve bahçesi ceset torbalarıyla doluydu.
“Evet, pekte iç açıcı değilmiş.” diyen Hüsnü amca elini kaldırdığında hızla bende kaldırmıştım.
“Dur.” diyen sesimle hepsi bana dönerken Hüsnü amca elini tekrar indirdi ve spiker kadın konuşmaya devam etmişti.
“Suyla boğularak öldürülen tam otuz insan daha bugün gözlerini hayata kapadı ve bir ev daha sular altında bırakıldı.” diyen başka bir kadın bahçede gezinmeye başladığında pür dikkat dinliyordum. “Evlere giriyor, tüm su tesisatına ateş edip evi sular altında bıraktıktan sonra ise içinde yaşayan herkesi darp edip suda boğarak öldürüyor. Önceki iki günde yaptığı gibi bu eve de aynılarını yaptı, girdi ve herkesi canice katletti..” dediği sırada kamera etrafta gezinmişti, evin camlarından bile sular akıyordu. “Sanki dünyayı koca bir okyanusa çevirmek ister gibiydi.”
“Katil gemici herhalde abi, deniz hasreti çekiyor. Kopamamış bir türlü.” dedi Zühtü amca gülerek.
“Bunları yapanın bir grup mu, yoksa sadece tek kişi mi olduğu bilinmiyor. Öyle usta bir katil ki arkasında bugüne kadar hiçbir iz bırakmıyordu, ta ki bugün yetkililer evin bahçesinde bir not buldular. Katil sanki tahminlerimizi doğrulamak ister gibi şu notu bırakmıştı.” dediğinde notun görüntüsü ekrana yansımıştı ki gözlerim irice açıldı. “Karımı buluna kadar dünyayı koca bir okyanus yapacağım.” demesiyle ellerim kalbimi bulmuştu. “Demek ki sevginin bu hayatta yaptıramayacağı hiçbir şey yoktu, buna dünyayı okyanusa çevirmekte dahildi.”
Gördüğüm yazıyla kalbim hızla atarken aniden ayaklanmıştım, bu yazıyı nerede görsem tanırdım. Bana bıraktığı notlar zihnimde çınlarken dudaklarım kıvrılmıştı, tıpkı onlara yaptığı gibi noktaların hepsi kalpti. Bu oydu. Bunları yapan oydu, beni arıyordu ve bulacaktı. O şerefsize tabiki de inanmamıştı, benden vazgeçmemişti…
~~~~~~~~~~~
Vee bölüm sonuuu!!!
Ne sanmıştınız? Tamamen dram bir bölüm yazacağımı düşünmediniz herhalde, ben size kıyar mıyım hiçççç??? :)))
Yine de bu bölüm Vidus’a ağlamaktan helak oldum tabi, orası ayrı bir konu…
Lakin o son sahne neydi öyle? Yine bizim kriterler arşa çıktı desenize…
Bizim için dünyayı okyanusa çevirecek bir adamı nerden bulacağız şimdiii!!!
Sizce bölüm nasıldı???
Sizce o katil gerçekten Vidus mu???
Sizce Murat’ın asıl amacı ne, neden iyi davranıyor gibi???
Ve son olarak ben sizi çok özledim, sizde bizi özlediniz mi??? :)
Merakla yorumlarınızı bekliyorummmm!!!!
Lütfen beğenileri ve yorumları unutmayalım canlarımmm!!!
Yardımlarınıza ihtiyacım var…
TikTok: snurr003
Instagram: snurr_003
Sosyal medya hesaplarımı da takip ederseniz beni çok mutlu edersiniz, oralardan sizinle iletişime geçmeyi çok seviyorum.
Ayrıca WP KANALIMI da takip etmenizi öneririm, bölümle alakalı her şeyi orada paylaşıyorum!! Bir aksaklık olduğunda ve bölüm atamadığımda da duyuruları oradan yapıyorum, bu yüzden takip etmelisiniz. Hatta ara sıra spoi bile atabiliyorum… (link instagram sayfamda var.)
Seviliyorsunuzzzz
🎨❤️🔥☀️
