"Karanlık ateşi besler, su ise onu söndürürdü; ama ikisi birleştiğinde tüm krallık tutuşurdu."
-----------------------------------------
Ateş, zindanın taş tabanındaki kara yağ kanallarını bir saniye içinde kırmızı ve turuncu bir cehenneme çevirdi.
Sıcaklık bir anda dayanılmaz bir seviyeye yükseldi. Zindanın taş duvarları çıtırdıyor, havada ağır, zehirli bir duman yayılıyordu. Normal bir insan için bile ölümcül olan bu sıcaklık, vücudu tamamen su elementine bağlı olan Jungkook için tam bir kabustu.
— "Agh!..."
Jungkook, sıcak havanın ciğerlerine dolmasıyla dizlerinin üstüne çöktü. Tenindeki parlak mavi dövmeler, vücudundaki suyun buharlaşmasıyla yavaşça solmaya, gümüş kolyeleri tenini yakmaya başladı. Nefes almakta zorlanıyor, göğsü hızla inip kalkıyordu.
Taehyung, Jungkook’un yere düştüğünü gördüğü an arkasını döndü. Yüzündeki o soğuk ve mesafeli ifade yerini derin bir paniğe bıraktı. Hiç düşünmeden üzerindeki ağır, kürk kaplı pelerini çıkardı ve Jungkook’un omuzlarına örttü. Pelerinindeki gölge büyüsü, dışarıdaki kavurucu sıcaklığı engelleyen dondurucu bir kalkan oluşturdu.
— "Jungkook! Bana bak, gözlerini kapatma!" Taehyung, Jungkook’un çenesini tutarak gözlerini kendi gözlerine hizaladı. "Bana odaklan. Sakın nefesini bırakma."
— "Taehyung... çok sıcak..." diye fısıldadı Jungkook. Dudakları kurumaya başlamıştı. "Su... sudan çok uzaktayım..."
Seokjin kılıcıyla parmaklıkları döverek bağırdı: "Taehyung! Bu kalkan uzun süre dayanmaz! Yağ kanalları patlamak üzere, birkaç dakikaya zindan tamamen çökecek!"
Taehyung yukarı baktı. Baekhyun ve muhafızları, yukarıdaki demir balkondan alevlerin yükselişini kahkahalarla izliyor, demir kapıları dışarıdan kalın zincirlerle kilitliyorlardı. Kaçacak hiçbir yer yok gibi görünüyordu.
Ama Taehyung’un gözlerinde korku değil, muazzam bir yıkım arzusu belirdi.
— "Seokjin, arkama geç," dedi Taehyung. Sesindeki ton o kadar düşüktü ki, alevlerin uğultusunu bile bastırdı.
Taehyung, Jungkook’u kucağına alır gibi yerden kaldırdı ve göğsüne bastırdı. Bir eliyle Jungkook’un belini sıkıca sararken, diğer elini zindanın altındaki tıkalı su kanalına ve yükselen alevlere doğru uzattı.
— "Jungkook..." dedi Taehyung, kulağına doğru fısıldayarak. "Gücüne ihtiyacım var. Biliyorum yorgunsun, biliyorum canın yanıyor. Ama içindeki okyanusu bana ver. Karanlığımla birleşmesine izin ver."
Jungkook, Taehyung’un boynuna sarıldı. Taehyung’un teninden yayılan o dondurucu, buz gibi gölge enerjisini hissettiğinde, içindeki son su kırıntıları yeniden canlandı.
— "Sana... güveniyorum, Taehyung," diye mırıldandı Jungkook.
Jungkook gözlerini kapattı. Göğsündeki yara parlak mavi bir ışıkla parlamaya başladı. Elleri Taehyung’un elinin üzerine kapandı.
O anda, zindanın içinde imkansız bir şey gerçekleşti.
Jungkook’un saf, akışkan su gücü ile Taehyung’un yoğun, yıkıcı gölge enerjisi birbirine karıştı. Mavi ve siyah ışık dalgaları iki prensin etrafında devasa bir kasırga gibi dönmeye başladı. Sıcaklık bir anda sıfırın altına düştü! Alevler, bu iki devasa gücün çakışmasıyla mavi bir renge büründü ve patlama noktasına geldi.
— "BU DA NE?!" diye bağırdı yukarıdaki Baekhyun, yüzünü kapatmaya çalışarak. "Söndürün şunu! Ateşi artırın!"
Taehyung ve Jungkook aynı anda kükredi:
— "YIKIL!"
-----------------------------------------
BUMMMMM!
Mavi ateş ve gölge enerjisi, devasa bir basınç dalgası halinde zindanın zeminini ve su kanalını kapatan demir parmaklıkları patlattı. Bütün zindan sarsıldı. Zemin çöktü, tonlarca taş ve demir parçası altlarındaki karanlık yeraltı nehrine doğru döküldü.
Taehyung, Jungkook’u göğsüne daha da sıkı bastırarak kendilerini aşağıya, çöken zeminden aşağıdaki hırçın sulara doğru bıraktı!
Seokjin de arkalarından atladı.
Yukarıda kalan Baekhyun, patlamanın şiddetiyle duvara fırlatıldı. Dumanlar dağıldığında zindanın zemininde devasa bir kara delikten başka bir şey kalmamıştı.
— "Aptallar! Hepsini arayın!" diye kükredi Baekhyun, burnundaki kanı silerek. "Okyanusa ulaşmalarına izin vermeyin!"
Yeraltı nehrinin hırçın akıntısı, üçünü de Kara Kale’nin millerce ötesindeki, kimsenin bilmediği gizli bir kıyı mağarasına fırlattı.
Gece yarısıydı. Fırtına dinmiş, yerini sessiz bir sis tabakasına bırakmıştı.
Taehyung, sudan çıkar çıkmaz Jungkook’u kucağında taşıyarak mağaranın kuru kayalıklarına yatırdı. Kendisi de dizlerinin üzerine çökmüştü, nefes nefeseydi. Zırhı çizikler içindeydi, ağır tacı patlamada kaybolmuştu. Islak siyah saçları yüzüne yapışmıştı ama o sadece Jungkook’a bakıyordu.
Seokjin, mağaranın girişinde nöbet tutmak için kılıcını çekti: "Ben dışarıyı kontrol ediyorum. Baekhyun’un tazıları kokumuzu almadan önce biraz dinlenin."
Taehyung başıyla onayladı. Ardından hemen Jungkook’a döndü.
Jungkook kayalığın üzerinde hareketsiz yatıyordu. Karadaki sıcaklık ve gücünü son damlasına kadar kullanması onu bitkin düşürmüştü. Yüzü bembeyazdı, omzundaki kara metal yarası yeniden kanamaya başlamıştı.
— "Jungkook... Uyan. Lütfen uyan," dedi Taehyung. Sesi ilk kez titriyordu.
Kara Krallık’ın mağrur, acımasız hakimi; şimdi dizlerinin üzerinde, elleri titreyerek bir su prensinin yüzünü okşuyordu.
Jungkook yavaşça gözlerini araladı. Mavi gözleri faint bir ışıkla parıldadı. Taehyung’un endişeli yüzünü görünce, o zayıf ama dünyalara bedel gülümsemesini takındı.
— "Yine... çok çirkin görünüyorsun, Karaların Hakimi..." dedi boğuk bir sesle.
Taehyung derin, rahatlamış bir nefes verdi. Derhal ceketini çıkarıp Jungkook’un üzerine örttü. Eldivenlerini çıkarıp çıplak elleriyle Jungkook’un buz tutmuş ellerini kavradı.
— "Sen tam bir aptalsın," dedi Taehyung, sesi fısıltıya dönüşerek. "Neden beni dinlemedin? Suya dönmen gerekiyordu. Benim için ölebilirdin."
— "Sen de benim için öldün..." dedi Jungkook, gözlerini Taehyung’un gözlerinden ayırmayarak. "O oku engellediğinde... muhafızlarına karşı çıktığında kendi krallığını kaybettin. Neden yaptın bunu?"
Taehyung bir an duraksadı. Rüzgar mağarada uğuldarken, iki karakter arasındaki çekim o kadar güçlendi ki, aralarındaki hava bile ısındı.
Taehyung öne doğru eğildi. Yüzü Jungkook’un yüzüne sadece birkaç milim uzaklıktaydı.
— "Çünkü..." dedi Taehyung, gözleri Jungkook’un dudaklarına kayarak. "Seni o dalgaların arasında gördüğüm ilk an... içimdeki o karanlık ve soğuk dünyada bir şeyler değişti. Hayatım boyunca herkes benden bir şeyler istedi; tahtı, gücü, ölümü... Ama sen... sen bana sadece bir insanmışım gibi baktın. Seni kaybetme düşüncesi, tahtımı kaybetmekten bin kat daha çok canımı yaktı."
Jungkook’un kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi çarpmaya başladı. Zorlukla elini kaldırdı ve parmaklarını Taehyung’un keskin çenesinde gezdirdi.
— "O zaman... beni bir daha asla bırakma, Taehyung," dedi Jungkook.
Taehyung gülümsedi. Yavaşça eğildi ve dudaklarını Jungkook’un alnına bastırdı. Uzun, sıcak ve derin bir dokunuştu bu. İkisinin de bedeninden pembe ve mavi kıvılcımlar döküldü.
Ancak o huzurlu an, mağaranın dışından gelen uğursuz bir sesle bıçak gibi kesildi!
UWWOOOOOOOO!
Mağara duvarlarında yankılanan ses, ne Karalar Krallığı'nın borozanıydı ne de bir yaratığın kükremesiydi. Bu, Okyanus Kralı’nın Efsanevi Deniz Boynuzu’ydu!
Seokjin hızla içeri koştu, yüzü dehşetle kaplıydı:
— "Taehyung! Dışarıda büyük bir sorun var! Baekhyun’un adamları değil bunlar!"
Jungkook hızla doğrulmaya çalıştı: "Ne oldu?! Babamın muhafızları mı?"
Mağaranın girişindeki sis yavaşça dağıldı. Suların içinden, tamamen gümüş ve lacivert zırhlarla donatılmış devasa deniz savaşçıları yükseldi. En önde ise, elinde üç dişli devasa bir mızrak tutan, gözleri nefrete bürünmüş bir adam duruyordu:
Muhafız Alayı Komutanı ve Su Krallığı'nın En Büyük Savaşçısı: Hoseok.
Hoseok, mızrağını doğrudan Taehyung’un göğsüne doğrulttu!
— "Prens Jungkook!" diye kükredi Hoseok. "Kralımız Majesteleri’nin emriyle buradayız! Karaların bu lanetli katilinin sizi kaçırdığını öğrendik!"
Jungkook öne atıldı: "Hoseok, dur! O beni kaçırmadı! Beni kurtardı!"
— "Seni büyülemiş, Prensim!" dedi Hoseok soğukkanlılıkla. "Kralımız emretti: Kara Prens derhal infaz edilecek ve siz zincire vurularak Mavi Saray’a getirileceksiniz. Zaten... Kralımız sizin için düğün hazırlıklarına başladı bile."
Jungkook olduğu yerde donakaldı: "N-Ne düğünü? Ne saçmalıyorsun sen Hoseok?!"
Hoseok alaycı bir şekilde gülümsedi ve arkasındaki gölgeleri işaret etti. Gölgelerin arasından, Su Krallığı'nın en güçlü dükünün oğlu ve Jungkook’un küçüklükten beri nefret ettiği o kibirli prens belirdi.
— "Doğru duydun nişanlım," dedi gelen prens, gözleri Taehyung’a nefretle bakarak. "Baban seni bu kara canavardan korumak için evliliğimizi öne çekti. Yarın gece benimle evleniyorsun."
Taehyung’un gözleri bir anda simsiyah bir öfkeyle kaplandı. Gölge kılıcını öyle bir hırsla çekti ki, mağaradaki taşlar çatladı.
— "Onu... kimseyle evlendiremezsiniz," dedi Taehyung, kükrercesine. "Onun tek bir sahibi var, o da benim!"
Ama tam o sırada, mağaranın arka kayalıklarından Baekhyun’un muhafızları da belirdi!
Şimdi üç tarafı da kuşatılmıştı: Bir tarafta Kara Krallık’ın hainleri, diğer tarafta Su Krallığı’nın ordu birlikleri ve ortada sadece birbirlerinin ellerini tutan Taehyung ile Jungkook!