İçeriğe geç

Su Prensi ve Kara Prensin Aşkı

Bölüm 3 · 7 dk okuma

Su Prensi ve Kara Prensin Aşkı

Bölüm 3

Bazalt Zindan ve Yemin

"Seni kurtarmak için karaya bastığım gün, kendi kıyametime adımladığımı biliyordum."

-----------------------------------------

Mağaranın tavanı devasa bir gürültüyle çökerken, toz ve kayalar geceye karıştı. Uçurumdan düşen taş parçaları köpüklü okyanusa vuruyor, çıkan sesler birer patlamayı andırıyordu.

Taehyung, düşen devasa bir kayayı siyah gölge enerjisiyle havada ikiye böldü. Kırılan taşlar iki yanına saçılırken, gözleri çöken toz bulutunun arasından hırçın sulara kaydı. Jungkook’un okyanusun derinliklerine doğru çekildiğini, mavi ışığının karanlık suda yavaşça kaybolduğunu gördü.

İçi garip bir rahatlamayla kaplandı. Güvendeydi.

Ancak bu rahatlama bir saniye bile sürmedi.

— "Yakalayın onu! Ağır zincirleri getirin!"

Lord Baekhyun’un nefret dolu sesi yıkıntıların arasından yükseldi. Gölgelerin arasından süzülen ondan fazla zırhlı muhafız, ellerinde simsiyah, büyülü kara metalinden yapılmış zincirlerle Taehyung’un etrafını sardı. Bu zincirler, Kara Krallık’ın en ağır suçluları ve kontrolden çıkan büyücüler için saklanırdı; temas ettiği an kişinin içindeki enerjiyi emer, onu felç ederdi.

— "Ne yaptığını sanıyorsun, Baekhyun?" dedi Taehyung. Sesi, etrafındaki yıkıma tezat oluşturacak kadar sakin ve dondurucuydu.

Baekhyun elindeki yakıcı meşaleyi öne doğru uzattı. Yüzündeki alaycı gülümseme, meşalenin kırmızı ışığında bir şeytanı andırıyordu:

— "Sadece krallığımı koruyorum, eski Majesteleri. Düşman prensiyle gizlice buluşmak, ona dokunmak ve bir muhafızın okundan onu korumak... Gölge Konseyi buna 'vatan hainliği' der. Kılıcınızı yere bırakın. Yoksa adamlarıma hemen şimdi ateşe başlama emri veririm."

Taehyung kılıcının kabzasını daha sıkı kavradı. Zihninde tek bir hamleyle Baekhyun’un kellesini gövdesinden ayırmak vardı. Ama arkasında beliren Seokjin, gözleriyle ona yalvarır gibi baktı. Eğer burada kendi muhafızlarıyla çatışmaya girerse, iç savaş çıkar ve Baekhyun bunu krallığı tamamen ele geçirmek için bahane ederdi.

Taehyung derin bir nefes aldı. Kılıcını kayalıklara doğru fırlattı. Metalin taşa vururken çıkardığı çınlama sesi mağarada yankılandı.

— "Beni zindana atabilirsin, Baekhyun," dedi Taehyung, kollarını kara metal kelepçelere doğru uzatırken. "Ama o tahta oturacak kadar uzun yaşayabileceğini sanıyorsan, fena halde yanılıyorsun."

Kelepçeler bileklerine kapandığı an, Taehyung’un içindeki o devasa gölge gücü bir anda emildi. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu ama dik duruşunu bozmadı. Baekhyun’un adamları onu sürükleyerek kulenin en derin noktasına, Bazalt Zindan'a doğru götürdü.

-----------------------------------------

Okyanusun metrelerce altında, Mavi Saray’ın en korunaklı odasında bir arbede yaşanıyordu.

— "Dur diyorum sana! Kıpırdama!"

Jimin, elindeki deniz kristali tozuyla Jungkook’un omzundaki yaraya bastırıyordu. Jungkook ise yatakta doğrulmaya çalışıyor, yüzünü acıyla buruşturuyordu.

— "Jimin, anlamıyorsun!" dedi Jungkook, sesi nefes nefeseydi. "O adam benim yüzümden tehlikede! O muhafızlar ona vatan haini dedi! Onu kendi gözlerimle gördüm, beni korumak için kendi askerine kılıç çekti!"

— "Sen çıldırdın mı Jungkook?!" Jimin elindeki gazlı bez benzeri yosunları sertçe kenara bıraktı. "O adam Karaların Hakimi! Babası senin amcanı okyanusun kıyısında katletti! Onların soyunda merhamet yok! Seni kurtardı çünkü... çünkü seni canlı ele geçirip koz olarak kullanmak istedi, anlamıyor musun?"

— "HAYIR!" diye bağırdı Jungkook. Gözlerindeki parlak mavi ışık bir an için odayı aydınlattı. "Bana dokunduğunda ne hissettiğimi biliyorum! O gözlerdeki karanlığı gördüm ben Jimin... O adam düşman değil. O yalnız. Tıpkı benim gibi..."

Jimin bir an için söyleyecek söz bulamadı. Arkadaşının gözlerindeki o kararlılığı, o sarsılmaz inancı daha önce hiç görmemişti. Jungkook her zaman neşeli, özgür ruhlu ve sarayın kurallarını çiğneyen o afacan prensti. Ama ilk defa gözlerinde yetişkin, sevdası için dünyayı karşısına alabilecek bir adamın bakışı vardı.

— "Bak..." dedi Jimin, sesini yumuşatarak. "Yaran hâlâ kara metal zehrinden dolayı tütsü gibi tütecek kadar taze. Su kralı baban duyarsa seni sarayın altındaki mercan hapishanesine kapatır. Bir adım bile atamazsın."

Jungkook yataktan kayarak ayağa kalktı. Islak siyah saçları alnına dökülüyordu. Kendi özel kılıcı olan gümüş işlemeli su kamasını beline taktı.

— "Babam duymayacak," dedi Jungkook, hafifçe gülümseyerek. "Çünkü sen ona benim derin uyku meditasyonuna girdiğimi söyleyeceksin."

— "Ne?! Ben mi?! Yalan söyleyemem ben! Baban beni balıklara yem eder!"

— "Jimin..." Jungkook arkadaşının omuzlarını tuttu, gözlerinin içine baktı. "Lütfen. Bana yardım et. Eğer o adam benim yüzümden ölürse, ben bu okyanusta bir daha asla nefes alamam."

Jimin derin bir iç çekti, elleriyle yüzünü kapattı. "Lanet olsun... Gerçekten o kara prense aşık oluyorsun, değil mi? Tam bir felaketsin Jungkook."

-----------------------------------------

Kara Kale’nin yüzlerce metre altında, kayaların oyulmasıyla yapılmış Bazalt Zindan, nem ve soğuk kokuyordu.

Taehyung, duvardaki kalın demir halkalara bağlı zincirlerle asılı duruyordu. Bileklerindeki kara metal, gücünü emdikçe teninde siyah damarlar belirmesine sebep oluyordu. Yüzündeki ter damlaları çenesinden süzülüp soğuk taşa düşüyordu. Ama gözlerinde tek bir korku kırıntısı bile yoktu.

Demir kapı gıcırtıyla açıldı. İçeriye giren kişi Baekhyun değil, Seokjin’di.

Seokjin, nöbetçi muhafızlara dışarıda beklemesini emrettikten sonra hızla Taehyung’un yanına koştu. Ceketinin içinden küçük bir kilit açıcı çıkardı.

— "Taehyung! Çok vaktimiz yok," dedi Seokjin, fısıltıyla. "Baekhyun şimdiden Konsey’i topladı. Yarın sabah senin tahttan indirildiğini ve idam edileceğini açıklayacak. Yüzeydeki halkı Su Krallığı’na karşı kışkırtıyor."

— "Bırak konuşsun," dedi Taehyung, boğuk bir sesle. "Peki sen niye buradasın? Seni de benimle birlikte zincire vururlar."

— "Seni burada bırakıp gideceğimi mi sandın aptal?" Seokjin kilitlerden birini kurcalarken küfretti. "Bu lanet kara metal kilitler sıradan anahtarla açılmıyor. Büyülü bir su veya yüksek ısı lazım."

— "Seokjin..." Taehyung başını kaldırdı. "Su Prensinden haber var mı? Mağara çöktüğünde... kaçabildi mi?"

Seokjin şaşkınlıkla gözlerini açtı. "Sen gerçekten aklını kaybetmişsin. Kendi kelleni düşünmek yerine hâlâ o mavi saçlı çocuğu mu soruyorsun?"

— "Cevap ver," dedi Taehyung, gözleri karararak.

— "Gitti," dedi Seokjin. "Suda iz bırakmadan kayboldu. Güvende. Ama sen değilsin. Eğer bu gece buradan kaçmazsan—"

Tam o sırada zindanın alt kısmından, su tahliye kanallarının olduğu karanlık havuzdan garip bir fokurdama sesi geldi.

-----------------------------------------

Seokjin anında kılıcını çekti ve zindanın köşesindeki su birikintisine doğru yöneldi.

O su birikintisi, kentin kanalizasyonuna ve oradan da doğrudan okyanusa bağlanan dar bir tüneldi. Normalde bir insanın sığamayacağı kadar dardı ve muhafızlar orayı asla kontrol etmezdi.

Su birikintisinin yüzeyi hafifçe dalgalandı. Ardından, bir çift parlak mavi göz gecenin karanlığında belirdi.

Sudan ilk çıkan şey, ıslak siyah saçlar ve okyanus gibi kokan bir nefes oldu. Jungkook, sırf karada yürüyebilmek için bacaklarına uyguladığı antik su büyüsünün verdiği acıyla inleyerek havuzun kenarına tırmandı. Her adımı, sanki kırık camların üzerinde yürüyormuş gibi canını yakıyordu ama yüzündeki o kararlı ifade değişmemişti.

Seokjin şaşkınlıktan kılıcını düşürüyordu: "S-Sen... Okyanus Prensi?!"

Taehyung zincirlerinin izin verdiği kadar öne atıldı. Gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı:

— "JUNGKOOK?!"

Jungkook, üstündeki ıslak kıyafetlerden sular damlayarak Taehyung’a doğru yürüdü. Yüzünde, o acıya rağmen beliren muzip ve tatlı bir gülümseme vardı:

— "Sana karaların ukala prensi demiştim değil mi? Bakıyorum da zincirler sana hiç yakışmamış."

— "Sen... Sen çıldırdın mı?!" diye kükredi Taehyung. Sesindeki öfke, aslında tamamen dehşet ve endişeden kaynaklanıyordu. "Burada ne işin var?! Burası Kara Kale’nin altı! Seni görürlerse canlı derini yüzerler!"

— "Biliyorum," dedi Jungkook, Taehyung’un tam önüne gelerek. "Ama birinin senin o soğuk kıçını kurtarması gerekiyordu."

Seokjin ikisine bakıp kafasını salladı: "Ben rüya görüyorum. Kesinlikle rüya görüyorum. Kara Prens ve Su Prens benim nöbetimde zindanda flört ediyor."

Jungkook hiç vakit kaybetmeden elini Taehyung’un bileklerindeki kara metal kelepçelere koydu.

— "Kıpırdama," dedi Jungkook.

Su halkının saf, büyülü enerjisi, kara metalin o emici gücüyle çakıştı. Jungkook’un ellerinden fışkıran parlak mavi su dalgaları, kelepçelerin üzerindeki mühürleri yakmaya başladı. Metal cızırdayarak erirken, Taehyung kaybettiği gücünün yavaşça vücuduna geri döndüğünü hissetti.

Taehyung, karşısındaki çocuğun yüzündeki ter ve acı damlalarını gördü. Karada yürümek bir su yaratığı için işkenceydi; bunu bildiği için kalbi daha da hızlı çarpmaya başladı.

— "Neden geldin?" diye fısıldadı Taehyung, sesi yumuşayarak. "Hayatını neden benim için riske attın?"

Jungkook kelepçenin son halkasını da kırarken gözlerini Taehyung’un gözlerine dikti:

— "Çünkü beni o oktan kurtardığında gözlerinde bir şey gördüm, Taehyung... Sen acımasız bir canavar değilsin. Sadece çok soğuk bir kalede, çok yalnız kalmış bir çocuksun. Ve ben... seni orada tek başına bırakamazdım."

Taehyung’un göğsü hızla inip kalktı. Özgür kalan elini hızla kaldırdı ve Jungkook’un ense tutarak onu kendine çekti.

Alınları birbirine değdi.

Taehyung’un soğuk nefesi, Jungkook’un sıcak ve okyanus kokan nefesiyle karıştı.

— "Sen gerçekten başıma gelen en güzel belasın, Jungkook," dedi Taehyung, fısıltıyla.

-----------------------------------------

Tam o anda—

*BUM! BUM! BUM!*

Zindanın ağır demir kapıları büyük bir gürültüyle dışarıdan mühürlendi! Tavandaki deliklerden devasa demir parmaklıklar aşağı indi ve su kanalının olduğu havuzun üzerini tamamen kapattı!

Zindanın üst balkonunda Lord Baekhyun ve onlarca silahlı muhafız belirdi. Baekhyun’un meşalesi zindanın karanlığını aydınlatırken, yüzünde zafer kazanmış bir canavarın gülüşü vardı.

— "Harika... Gerçekten harika!" diye kahkaha attı Baekhyun. "Aptal bir su balığının, yem kokusunu alıp kendi ayağıyla kapana gireceğini biliyordum!"

Jungkook ve Taehyung hızla arkalarını döndüler. Kaçış yolları olan su tüneli demir parmaklıklarla kapatılmıştı. Kapı ise mühürlüydü.

— "Taehyung!" diye bağırdı Baekhyun yukarıdan. "Kendi ellerinle vatan hainliğini kanıtladın! Yarın gün doğumunda, hem senin hem de bu küçük su prensinin kellesini vurup bedenlerinizi okyanusa atacağım!"

Baekhyun elindeki yakıcı meşaleyi zindanın içine, tam zemindeki kara yağ kanalına fırlattı!

Alevler bir anda parladı!

Ateş, zindanın etrafını sararak üçünü de bir çemberin içinde hapsetti. Dışarı çıkış yoktu, su tüneli kapalıydı ve alevler hızla yükseliyordu!

Jungkook acıyla omzunu tuttu, karadaki sıcaklık gücünü tüketiyordu. Taehyung ise Jungkook’u hemen arkasına alarak gölge kılıcını çekti ve gözleri tamamen simsiyah bir geceye büründü.

— "Taehyung..." dedi Jungkook, fırtınanın ve alevlerin ortasında onun elini tutarak. "Şimdi ne yapacağız?"

Taehyung arkasını dönüp Jungkook’un elini kenetledi, gözlerinde ölümcül ama tutkulu bir ışık vardı:

— "Şimdi... bu kalesi olan adamların, okyanusun ve karanlığın gazabından nasıl korkması gerektiğini öğreteceğiz!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.