"Söyle şimdi. Babamı kim öldürdü Jimin?"
Yumduğu gözlerini yarışırcasına açtı ve bir kaşını kaldırdı. Gülmeye başladı kısık kısık.
"Yanlış soru Jungkook..."
İlk olarak derin bir nefes verdi. Ardından ise istediğimin de ötesinde bir cevap...
"...Baban gerçekten de öldü mü?"
*
1 hafta sonra.
*
Taehyung
Bazı zamanlar olur hayatta.
Ölmek istediğin, yalnızlığın en acı verici sızılarını verdiği... Kendini bir çöp parçası gibi hissettiğin, ardında kalanları düşünmeden halatı boğazına geçirdiğin o zamanlar.
Şu anda tam da o zamandaydım.
Hayatım ellerimden uçup gitmiş, hayat bana arkasını dönmüştü. Öyle kötü hissediyordum ki... Ardımda kalanları düşünmeden halatı boğazıma geçirmek istiyordum.
Benim Jungkook'um yoktu.
Sevgilim, hayatım, kalbim, aşkım, ışığım, nefes alma sebebim... Yoktu.
Onsuzken daha da bağlanmıştı kalbim ona. Aşıkken daha da aşık olmuştu taş kalbim. Dayanmıyordu yalnızlığa. Onsuzluk ölüm gibiydi.
Parlak irislerinde gökyüzünün yansımasını görememek ilk defa bu kadar özlem doldurmuştu beni.
Hayatı boyunca tek tük ağlayan ben sadece onun için ağlar olmuş, özgürlüğümün son bulduğu 1 hafta boyunca gözyaşlarını tüketmişti.
Durduramıyordum kendimi.
İlk defa bu kadar güçsüz kalıyor; masum, küçük bir kız çocuğu misali durmadan ağlıyordum.
Özlüyordum sevgilimi.
En çok da kokusunu. Gitmeden önce bana sarıldığında üzerime geçen, fakat şimdilerde çoktan uçup giden kokusunu...
Bir başıma olduğum dört duvardan birine sırtımı yaslamış, kirli beyaz boşluğa kitlenmiş bakıyordum.
"Benim minik bebeğim... Neredesin?"
Güldüm aklıma gelen minik gamzeleriyle.
Güldüğünde, kiraz dudaklarını birbirine bastırdığında öyle bir belirirlerdi ki... Onları öpücüklerimle süslemeden rahat etmezdim.
"İyi ol... Mutlu ol... Uçup giden sevgilinin peşinden koşma sevgilim."
Belki.
Belki mutlu olurduk.
En çok da mutlu olmayı istiyordum. Sevgilimle, güzel bebeğimle mutlu olmak... Bir gün sonra ne olacağını düşünmeden, özgürce hayatı yaşamak istiyordum.
Özgür olmak isterdim.
Fakat... En çok da aşkımı özgürce yaşabilmeyi isterdim.
Saatlerdir duran, kuruyan gözlerim bir kaç saniye içerisinde tekrardan ıslanmıştı. Sebebi ise uğruna canımı feda edebileceğim gamzeleriydi. Sadece düşüncesi bile kalbimi tekletmiş, özlemime özlem katmıştı.
Kokusu...
Burnumda tütüyordu.
Kollarımı diziye yaslayıp, yüzümü kollarıma siper ettim. Ve akşam yemeği için rahatsız edilinceye kadar, saatlerce ağladım.
"Jungkook... Sa-Sana ihtiyacım var."
*
*
Jungkook
"Burada olduğumuza inanamıyorum."
Gecenin bir yarısı, üzerimizde simsiyah kıyafetler ile Busan'daydık.
Neden mi?
Mezar kazacaktık.
Babamın olduğunu bildiğimiz, en son 3 yıl önce -o herif geberdiği zaman- geldiğim mezarı kazmaya gelmiştik. Daha doğrusu içine bakmaya.
O gece Seokjin hyung ile Jimin'in evine gittiğimizde, Jimin babamın ölmediğini söylemişti. Tabiki de inanmamıştım. Çünkü Jimin güvenebileceğim birisi değildi.
O bu hayatta en sinir olduğum insan falandı. Normal olarak da, lafına güvenmemeyi seçiyordum. Fakat bu güvensizlik, kesinlik belirtmeyen konuşmasının altında şüphe aramayacağım anlamına da gelmiyordu.
Ona bir türlü inanmayınca en son bir anlık sinirle kalkmış, kendini bana kanıtlayacağını söylemişti.
'Busan'a gidiyoruz o zaman.'
Demişti. Ardından ise duyduğum en saçma fikri sunmuştu bana.
'Babanın mezarını kazacağız. İşte o zaman görürsün ceset var mı, yok mu.'
Hayatım boyunca duyduğum en saçma fikir, şu anda yapıyor olduğum şeyin ta kendisiydi. Ne tuhaftır ki, Busan'da babamın mezarının tam da önündeydim.
"Eğer ki dediklerime inansaydın, burada olmayacaktık aptal."
"Dediklerine inanacağım kadar önemli bir insan değilsin Jimin."
"Ama iki lafıyla ülkenin diğer bir ucuna geleceğin bir insanım. Ne komik."
"Konu Taehyung olmasa, burada olmazdım."
"Aa ne kadar şaşırdım, bende konu Taehyung olmasa burada olmazdım."
"Kesin artık sesinizi!"
Ondan tiksiniyordum.
Resmen göz göre göre... Ah neyse.
Sinirlenmeyecektim. Sakin kalacak, şu boktan olayı çözmeye ve Taehyung'u kurtarmaya çalışacaktım.
Kim bilir ne hâldeydi?
Seokjin hyung bize bağırdıktan sonra siyah şapkasını eliyle düzeltmiş, eline küreği alıp bize bakmadan ilk adımı atmıştı.
"Sizi veletler. Kavga etmekten başka bir sik yaptığınız yok..." Küreğe doldurduğu toprağı bir kenara attı ve tekrardan işe devam etti. "... Jimin sen kazmaya yardım et. Jungkook sen de biri var mı yok mu diye bak."
"Hey! Ben ne diye kazıyormuşum? Tırnaklarımı daha yeni yaptırdım!"
Jin hyung ve ben sinirle ona döndük. "Ne var?!"
Göz devirmekle yetinmiştim.
"Çocuk kendi babasının mezarını mı kazsın amınakoyayım? Ne bekliyorsun?"
"Of ya... Benim babam mı?"
"Bu fikri ortaya atan sendin."
"Ahh tamam! Kahretsin!"
Seokjin hyung ve Jimin mezarı kazarken ben de yaklaşık 10 dakika boyunca etrafa bakınmış, kimsenin gelmeyeceğine kanaat getirince onlara yardım etmeye başlamıştım. Dakikalardır sızlana sızlana iş yapan Jimin'in elinden küreği aldım.
"Kook... Emin misin?" dedi Seokjin hyung.
Güven verici bir gülümseme sunup, küreği toprağa sapladım. "Hiç bu kadar emin olmamıştım hyung."
Bu mezarın babam olacak adamın mezarı olması umrumda bile değildi. O adamı ben yıllar önce silmiştim zaten.
Sorun tam da şu anda bir mezar kazıyor olmamdı. Bu bir suçtu, biliyordum. Ama asıl bildiğim şey, benim de artık kendimden ödün vermem gerekmesiydi.
Çünkü Taehyung benim için gözünü bile kırpmadan suç işlemişti.
Şimdi sıra bendeydi.
"Tırnaklarımın arasına toprak parçaları girmiş, bazıları da patlamış... Of ya korkmaya başladım."
"Eğer ki, içinden babamın kemikleri çıkarsa işte o zaman kork..." Alnıma dökülen terleri elimin tersiyle silip devam ettim nefes nefese. "...Çünkü kafanı patlatacağım Park Jimin."
"Ağlak bebeğin teki olduğunu bilmesem, şu anda korkabilirdim tatlım."
İkimiz de birbirimize nefret dolu bakışlar atarken Jin hyung bir anda elindeki küreği bize doğru doğrultup olabildiğince sessiz bir şekilde tehdit savurdu.
"İkiniz biraz daha kavga ederseniz... Bu mezar artık 3 kişilik olacak."
İkimizden de sesli bir yutkunma duyulduğu anda kendimi hemen toparlayıp tekrar mezara döndüm ve küreği sapladım.
Şu anda ciddi anlamda kimsenin olmaması mucize gibiydi. Böyle zamanlarda gerçekten Tanrı'nın bizimle olduğunu hissediyordum.
Umuyorum ki bir sorun çıkmayacaktı.
Jin hyung attığımız topraktan oluşan dağcığa yenisini eklerken artık bıkmışlıkla küreği sert bir şekilde sapladığım sırada gelen tok ses ile durdum. Kürek takılmıştı.
Heyecanla Jin hyunga döndüm.
"Hyung."
"Kook."
Tanrım!
Şu an bile şu tabutun içinde bir şey olmadığına emindim. Keza bir ölünün ağır kokusu yoktu. Fakat her ihtimale karşı bakmamız gerekiyordu.
Jimin de uzandığı diğer bir mezardan kalkıp yanımıza geldi ve üçümüz de tabutu kaldırmaya çalıştık. Oldukça ağır olduğundan en başta kaldıramasak da sonradan zar zor da olsa kaldırmıştık.
Tabutun üst kısmını kaldırıp yan tarafa bırakırken; ben dizlerim üzerine oturmuş, onlar ise iki yanımda eğilmiş vaziyette duruyorlardı.
İlk gördüğüm manzara ise boş tabut içerisindeki örümcek ağlarından başka bir şey değildi.
Ve kağıda bağlanmış, kurumuş bir gül.
Yüzümdeki gergin fakat son derece mutlu ifade ile titreyen elimi güle götürdüm ve notu onun kurumuş dikenlerinden kurtardım.
Gözlerim arkamdaki ikilinin arasında gidip gelirken toz tutmuş, rulo hâline getirilmiş notu çözerek yüzümün önünde tuttum. Ciddi anlamda 3 yıl önceden kalmış gibi durduğundan okunması az olsa zordu.
Fakat okuduğum anda, kalbimin durduğunu hissetmiştim.
*
*
*
Güzel oğlum Jeongguk...
Benden nefret ettiğini biliyorum.
Etmelisin de. Zira ben iğrenç bir herifim.
Hayatım boyunca hep kötü bir adam oldum ben. Günâhlarım solumdaki meleği gazaba uğratmış, onu çileden çıkartmıştı.
O kadar kötüydüm ki... Bir an bile uğraşmak istemedim, iyi olmak için.
Buydum ben.
Genç bir kıza zorla sahip olup; onun gençliğini, güzelliğini elinden alan bir adam.
Annen öyle güzeldi ki, gözümü kör etmişti ona olan arzum.
Çok ağlamıştı, yalvarmıştı. Fakat bir kere bile olsun geriye çekilmedim. Ağlamaktan gözlerinden kanlar akarken bile işlemeye devam ettim günâhımı.
Tam da o gece, sen oldun Jeongguk.
Annene benziyordun. Gerek pasparlak koca gözlerin, gerek yumuşacık güneşten saçların... En az annen kadar güzeldin.
O öldükten sonra hep sende onu gördüm. Gözlerinde, bakışlarında, gülüşünde, ağlayışında hep annen vardı Jeongguk.
Sana sahip olduğumda duyulan çığlıklarında onunkilere benzerdi. Buna eminim. Ama duyamadım çığlıklarını. Baygındın.
Kötü bir baba oldum.
Beni affetme.
Ama sana olan tek iyiliğimi de geri çevirme ve sevgilini kurtar.
Dedenin Busan'daki dağ evine gel ve beni gör. Seni her daim orada bekliyor olacağım.
Beni görmediğin sürece sevgilini kurtaramayacaksın.
Sevgilerle, baban.
Jeon Kihyun.
*
*
*
Belki.
Belki de kirli ellerimiz, temizlenirdi.
.
.
.
AYYYY HER SEY COK GÜZEL OLMAYA BASLICAKKKK
MÜKEMMEL BÖLÜMLER GELİYO
bu arada kookun babasını götten sikenler yazsın
Öptüm adiosss


