Asklarımmmm selamlarrrr
40K'nın ugruna moralinizi sikecek bir yb ile geldimmmtrong>
artık bol bol yb gelecek malum tatile girdik sayılır. Hem benim de sınavlarım bitti.
Bol bol yorum görmek istiyorum
İyi okumalarrr
-
Gelmişlerdi.
Hikayemizi sonlandırmaya, ilk defa tattığımız mutluluğumuzu tüm çıkarıyla geri almaya gelmişlerdi.
Bazen...
Bazen korkmamak istiyorum.
En çok da şu an.
Evimizin camından içeriye kırmızı ve mavi ışıklar sızarken.
***
20:14
Karakol köşesinde yüzümü dizlerime gömmüş ağlıyordum. Eşofmanım göz yaşlarımla ıslanmış, ellerim yüzümdeki ıslaklığı silmekten uyuşmuştu. Öyle bitik, öyle berbat hâldeydim ki...
Göstermiyorlardı.
Taehyung'u bana göstermiyorlardı.
Neredeyse 16 saat geçmişti ve ben onu hâlâ göremiyorum. Nerede, ne hâlde, nasıl... Bilemiyordum. Elimden hiç bir şey gelmiyordu ağlamaktan başka.
Bekliyordum yalnızca.
Hoseok hyung eve gidip kılık kıyafet ve ihtiyaçları almıştı. Namjoon hyung ve Seokjin hyung ise yanımda bekliyorlardı.
Karnımdan bir guruldama sesi gelmişti o an. Açıkmıştım. Ve bu sesi duymamla, durmayan ağlamam daha da arttı. Sebebi acıkmış olmam değildi.
O da aç olmalıydı.
"Jungkook... Ağlama artık." dedi Seokjin hyung bıkmışlıkla.
"Hyung. H-Hiç bir şey ye-yemedi..."
O da ağlıyor muydu?
Yaz ayındaydık ama belki de soğuktu olduğu yer. Üşüyor olabilir miydi? Üşümesini bilmem ama kesinlikle aç olmalıydı.
Aklıma gelen şey ile tekrar bir hıçkırık duyuldu genzimden.
Sahildeyken, o pizza dilimini yememeliydim.
Kendimden nefret ediyordum.
Bencil davranıyordum.
Ellerim ister istemez saçlarımı çekiştirmeye başlarken saniyeler ardından kafama vurmaya başlamıştım. Aklıma gelen her bir şey sinirimi, kendime olan nefretimi arttırıyor; kendimi cezalandırmak istememi sağlıyordu.
"Jungkook yapma." Namjoon hyung elimi tutup kendimden uzaklaştırıp önüme çöktü. Eğdiğim yüzümü kaldırıp kendine döndürdü. Ciddiydi.
"Hyung..." Tekrar eğdim yüzümü. "...Be-Ben Taehyung'u görmek i-istiyorum. Sevgilimi istiyorum!"
"Taehyung hâlâ sorguda-"
Kafamı onaylamayarak sallarken, tekrar eğdim ve ellerimi gözlerime bastırdım.
"Ben ya-yapamam... O-onsuz yapamam."
Seokjin hyung da yanıma eğildi. Burukça gülümserken elini yüzüme düşen saçma attı ve kulağımın arkasına yerleştirdi.
~
Sarsılma nedeniyle saçlarımın alnıma düştüğünü görünce elini uzattı ve kahve tutamları kulağımın arkasına sıkıştırdı.
"Benim güzel bebeğim..." Öptü burnumun ucunu. "Sonunda benimlesin, seninleyim. Benimsin, seninim... Daha ne isterim Tanrı'dan?"
(27.bölümden bir kesit)
~
Bakışlarım yükseldi Seokjin hyunga tekrardan.
"Korkma Jungkook. Taehyung'u en yakın zamanda bırakacaklardır. Suçsuz olduğunu biliyoruz sonuçta. Bir yanlış anlaşılma olmalı."
Suçsuz.
Bunu duymaktı işte beni asıl ağlatan şey. Herkes onun suçsuz olduğunu zannederken, sadece tek başıma gerçekleri sırtlanmak zor geliyordu. Suçlu olduğunu bile bile, tek kelime edememekti asıl sorun.
Belki de onlara söylemeliydim.
En fazla ne olabilirdi ki?
"Hyung..." Yutkundum zar zor.
Demek ve dememek arasındaydım. Onlar benim dostlarım, kardeşlerim, ailemdiler. Her ne olursa olsun, destekleyecekleri kişiydim ben. Ama yine de korkuyordu insan işte.
Ne diyeceğimi bilemiyordum.
"Sorun ne?" dedi Namjoon hyung.
"Aslında... Taehyung-"
Aniden yanımızda biten abimi görmemle kesildi cümlelerim. Yeni gelmişti karakola. Koşmuş olmalıydı. Terli ve nefes nefeseydi.
Bir anda önüme gelip beni kolumdan tutup kaldırdı. "Biz hemen geliyoruz." dedi nefes seslerinden sözleri zar zor duyulurken. Beni dış kapıya çıkartırken ise kulağıma fısıldamıştı.
"Konuşmamız lazım."
Karakoldan uzaklaşırken, hızlı adımlarını takip etmeye başlamıştım. En sonunda karakol arkasındaki bir sokağa girdi ve beni önüne çekti. Hava yavaş yavaş kararmaya başlıyordu.
"Hyung-"
"Kimseye hiç bir şey anlatmayacaksın Jungkook."
"Ne?"
Yutkundu sesli bir şekilde. Etrafına bakınıp tekrar bana döndü ve yüzüme yaklaştı.
"Taehyung'un o herifi öldürdüğünü... Kimseye söylemeyeceksin."
"Se-Sen bunu nereden...?"
"Benim nereden bildiğimi boşver. Sadece dediğimi yap..." Gözlerini yumdu ve derin bir iç çekti. "...Taehyung bir şeyi itiraf etmeden, tek kelime bile etmeyeceğiz. Tamam mı?"
O nereden biliyordu?
Benden önce de biliyor muydu?
Biliyorsa neden söylememişti? Çektiğim o kadar acıya, o kadar kedere rağmen... Neden söylememişti?
"Tamam mı dedim."
"Tamam..."
Elini saçıma atıp okşadı. Ardından ise beni kendine çekip sarıldı. Yüzü boynuma gömülürken ufak bir öpücük kondurdu boynuma.
"Benim güzel kardeşim..." Sırtımı sıvazladı. "...Seni her şeyden çok sevdiğini unutma. Biliyorsun, bizim bu hayatta birbirimizden başka kimsemiz yok. Sen benim ailemsin. Bense senin... Benden hiç bir şeyini saklama."
"Ama sen sakladın."
"Taehyung izin vermediği için sakladım. Zorundaydım."
Hayır.
Bahsettiğim şey bu değildi.
"Peki ya Jimin?"
Jimin'le konuştuklarıydı.
Yavaşça uzaklaştı benden. "Ne?"
"Söylesene hyung. Jimin'in söyledikleri ne olacak?"
-
***
Jungkook'un her şeyi öğrendiği gece.
-17.bölümün devamı.-
(Hatırlamazsanız: Jungkook tuvalet kabininde. İçeride ise Jimin ve Yoongi konuşuyor.)
***
-
"Kardeşin de senin gibi sessiz kalır mı peki bu cinayete?"
"Kes sesini Jimin!"
"Jungkook, Taehyung'un kendi babasının katili olduğunu öğrendiğinde de hâlâ aşkı olacak mı sence Yoongi?"
İşte o an kalakalmıştım.
Ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırmıştım. Sanki saatler, saniyeler, günler durmuş; bana hesap sormuşlardı. 'Neden duydun bunları' diye.
"Jungkook, her ne olursa olsun affeder Taehyung'u. Senin gibi duygusuz sürtüğün teki değil."
"Emin ol ki duygusuz bir sürtük olmayı, yalancı bir piç olmaya tercih ederim. Hiç olmazından kendi suçumu başkasına atmıyorum."
Ne?
"Siktir git Jimin! Çık çabuk!"
"Korktun değil mi? Herkesin nasıl bir karaktersiz olduğunu öğrenmesi nden korktun. Orospu çocuğunun tekisin. Tek yaptığın bu hikayede beni kötü göstermek."
"Değil misin?"
"Öyleyim."
Biraz daha fısıltı şeklinde duyulmaya başladı sesi.
"Ama sadece kötüyüm. Korkak değilim."
"Sen mi korkak değilsin? O hâlde neden Taehyung'un karşısına çıkmıyorsun. Sana hâlâ aşığım demek çok mu zor yoksa?"
Sessizlik çökmüştü bir anlığına ikisinin arasında. Hyungumun kıkırtısını duydum. Ardından ise kıkırtısını durduran Jimin'in sözlerini...
"Baban intihar ettikten sonra...cesedini bulamamıştınız, değil mi Yoongi~"
"Bu seni ilgilendirm-"
"Nasıldı? Hm... Kafası kopmuştu."
"Jimin saçma sapan konuşmayı kes."
Jimin'den duyuldu bu sefer kıkırtı sesi. Kıkırtısı kendini kahkahaya bırakırken, kahkahası kendini derin bir nefese bıraktı. "Sence de bu hikâye biraz çelişkili değil mi?"
Tekrardan bıraktı o fısıltılarından. Fakat bilmediği bir şey vardı. Tuvalette duran bir ben vardım. Her şeyi duyan, fakat anlayamayan.
"Karnından vurulan birisi, kafasını kopartmak için canlanmış olsa gerek...ha kedicik?"
Aralarında gerçek bir savaş dönüyor gibiydi.
Ve ben hiç bir şey anlamıyordum.
-
Günümüz.
Ta ki bugüne kadar.
"Jimin ne alaka? Ne saçmalıyorsun?"
Tanrım... Bir şeyleri tam olarak oturtabilmem için anlatmaları gerekliydi artık. Anlamak istiyordum.
Artık her şeyi bilmek istiyordum, ne pahasına olursa olsun.
Ama şimdilik bekleyecektim. Doğru zamanı.
Bir şey demeyince Yoongi hyungum koluma girip beni tekrar geldiğimiz yere döndürdü ve yürütmeye başladı. "Çok yorgun düşmüşsün. Ne dediğini bilmiyorsun güzelim."
Kafa sallamakla yetinmiştim dediklerine.
O beni karakola yürütürken peşinden yürümüştüm sadece. Aklım her ne kadar karışsa da, sadece unutmaya; Taehyung'u düşünmeye çalıştım.
Karakoldan içeriye girdiğimiz an ise gördüğüm şey ile irkildim. Aniden yüzümde heyecanlı, çocuksu bir gülümseme hakim olmuştu.
"Taehyung!"
Polisler kollarından tutmuş onu sürüklerlerken sesimi duymasıyla bana döndü. Tanrım... Elleri bağlıydı. Fakat buna rağmen beni görünce gülümsemişti.
Hızlı adımlarla ona koştum ve havaya kaldırdığı bağlı kolları arasına girip sarıldım. Sadece bunu yapmak bile ağlamaya başlamama sebebiyet vermişti.
"Ne yapıyorsunuz?!"
"Beyefendi çekilin!"
Arkamdan, yanımdan bağıran polisler bile umrumda değildi. Tek umrumda olan ciğerlerime dolan okyanus kokusuydu. Sevgilimdi.
Polisler kollarımdan tutup beni uzaklaştırmaya çalışsalarda bırakmamıştım. Zaten hemen bir kaç saniye sonra onlarla konuşan Namjoon hyungla bize biraz zaman tanımış olsalar gerek, bir metre kadar uzaklaşmışlardı. Tanrıya şükürler olsun...
Sadece onu tek parça hâlinde görmek bile ağlamama yeterdi. Onu görmek, hissetmek, koklamak benim hayat amacımdı.
"Güzel bebeğim... Ağlama."
"T-Taehyung. Hani gi-gitmeyecektin? Bırakmayacaktın beni."
Yüzümü ona kaldırdığımda yanağıma bir ıslaklık düşmüştü. Bu ıslaklık bana ait değildi. Ona aitti.
Dudaklarına eğilip ufak bir öpücük kondurdu. "Bazen her şey istediğimiz gibi olmaz, güzelliğim. Özür dilerim."
Burnumun ucunda kondurdu bu sefer de öpücüğünü. Çekildi ve yüzümü boynuna saklamamı sağladı. Yüzünü görmeme izin vermiyordu. Onu ağlarken, -o zayıfken- görmeme izin vermiyordu.
"Koşma Jungkook. Tamam mı?"
O gece okuduğu şiir geldi aklıma anında. Neyi kastettiğini adım kadar iyi biliyordum.
'Eğer ki bir gün, olurda uçup gidersem... koşma Jungkook.'
Ama ben bunu kabul etmeyecektim. Onu kaybetmek, onsuz olmak gibi bir düşüncem hiç mi hiç yoktu. Her ne olursa olsun, uçup gitmesine izin vermeyecektim.
"Uçup gitmeyeceksin Taehyung..."
Yüzümü kaldırdığımda bakışlarımız kesişti. Kaşları çatılmıştı dediğimle. Çünkü son derece ciddiydim bunu derken. Karşısında ilk defa ağlamayan, dik duran hâlimi görüyordu.
Keza aşkımız için dik duracaktım.
"...Çünkü seni kurtaracağım."
Belki ben değil, ama kurtaracak birini biliyordum. Çok da uzak olmayan birini...
Park Jimin'i.
.
.
.
Aslında en başından amacım buydu ama bir türlü denkleştirip de yazmıyordum. Sonunda tamamladım.
Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Farkındayım, son derece kafa karıştırıcıydı. Ama emin olun ki yb'de her şey çözülecek. Şimdi sorabilirsiniz jungkookun pic babasının intihar ettiğini bilmiyorlar mıydı bunlar amk diye. Ama dediğim gibi her şey çözülecek.
Oy ve yorum atmayı unutmayın
Öpüldünüzzzzz 🍒💖💗🍒🍒🍒
Ben bu bebeği yicem en son su tatlıslıga bak yaaaa😭😭😭😭😭
-
Tear Drop
-

