Şirketin cam kapısından içeri süzülen öğle sonu güneşi, geniş ofisin meşe masasının üzerine altın sarısı çizgiler bırakıyordu. Liva, ellerinde porselen bir tepsiyle odaya doğru yürürken her zamanki o yavaş, kırılgan adımlarını atıyordu. Üzerindeki pastel tonlardaki bluz ve hafif dalgalı saçlarıyla, dışarıdan bakan biri için yalnızca masum bir asistanın ötesinde olamazdı.
Ancak zihni, birkaç saat önce ormanlık alanda bir ağaca astığı o bedendeydi. Selim Korkmaz’ın adaleti bulmuş cesedi, şimdi tüm ülkenin dilindeydi.
Liva kapıyı hafifçe aralayıp içeri girdiğinde, odadaki havanın normalden çok daha ağır olduğunu hemen fark etti. Geniş deri koltukların üzerine serilmiş olan derin bir sessizlik, ofisin duvarlarına sinmişti.
Pars, her zamanki o dik ve heybetli duruşundan sıyrılmış, koltuğa adeta çökmüş gibi oturuyordu. İki metreye yakın devasa gövdesi o devasa koltukta küçülmüş, omuzları çökmüştü. Yanındaki koltukta ise şirketin ortaklarından ve Pars’ın çocukluk dostu Kayra oturuyordu. İkisinin de gözleri, duvara monte edilmiş dev ekranlı televizyona kilitlenmişti.
Televizyonda acı son dakika haberleri dönüyordu. Muhabir, ormanlık alanda bir ağaca asılı olarak bulunan Selim Korkmaz’ın cesedinden ve aynı dakikalarda internete sızdırılan o karanlık suç kayıtlarından bahsediyordu. Ekranda, polisin olay yerinden çektiği buzlanmış görüntüler ve ormanın derinliklerindeki o uğursuz ağaç beliriyordu.
Liva tepsiyi masaya bırakmak üzere yöneldiğinde, adımlarını istemsizce yavaşlattı. Pars’ın yüzüne baktı; nefesi boğazında düğümlendi.
Pars’ın buğday tenli yüzü kireç gibi beyaza kesmişti. Gözleri dolmuş, siyah kirpikleri ıslanmıştı. O her gece casuslara merhametsizce işkence eden, mafya babası babasının mirasını tek başına omuzlayan o korkusuz dev adam, şimdi ekrandaki o asılı bedene bakarken titriyordu. Gözlerindeki yaşlar, yılların, hatta çocukluğun derinliklerinden kopup gelen kapanmamış yaraların birer tanığı gibi yanaklarına süzülüyordu.
Selim Korkmaz... Pars’ın çocukluk yıllarında, o karanlık malikanenin ve babasının çevresindeki insanlardan biri tarafından istismara uğradığı o karanlık dönemin hayaletiydi. Pars, hayatı boyunca o acının üstünü kalın bir öfke tabakasıyla örtmüş, o adamı unutmaya çalışmıştı. Ama şimdi, o adamın cesedi bir ağaca asılmış şekilde karşısındaydı.
Kayra, ellerini dizlerinin üzerine kenetlemiş, çatık kaşlarıyla ekrana bakıyordu. Sesi, odadaki buz gibi havayı böldü:
"İnanılır gibi değil..." dedi Kayra, kısık ve gergin bir sesle. "Selim’in altındaki o pislik ağlar yıllardır saklanıyordu. Ama bunu yapan... Kim böyle bir şeyi yapacak kadar cani olabilir, Pars? Adamı önce lime lime doğramış, sonra da ibret olsun diye ormanın ortasına asmış."
Pars, ellerini yüzüne kapatıp derin ve sarsıntılı bir nefes aldı. Sesi çatallı ve tanınmayacak kadar yorgun çıkıyordu:
"Cani mi..." diye fısıldadı Pars, parmaklarının arasından televizyona bakarak. Gözlerindeki yaşlar saklanamayacak kadar dağınıktı. "Bilmiyorum, Kayra... Belki de bu dünyada adaleti kendi elleriyle getirmeye çalışan bir melek. Ya da... ya da benim yıllardır içimde taşıdığım o karanlığın gerçek sureti."
Kayra, dostunun bu kadar sarsıldığını ilk kez görüyordu. Endişeyle Pars’ın omzuna dokundu. "Kendine gel, Pars. O adamın ölmesi bu dünyadan bir pisliği eksiltti belki ama bunu yapan her kimse, profesyonel bir cellat. Peşimizde kim var bilmiyoruz."
O sırada, odanın köşesinde duran Liva, ellerindeki tepsiyi masaya bıraktı. Porselen fincanın tıkırtısı sessizliği böldü.
Liva, başını hafifçe öne eğmiş, o narin ve kırılgan duruşunu koruyordu; ancak zihninin içinde fırtınalar kopuyordu.
O istismarcı köpekti, diye geçirdi içinden Liva, kalbi göğüs kafesinde vahşi bir kuş gibi çırpınırken. Pars’ın çocukluğunu çalan, o dev adamın ruhunda onarılmaz yaralar açan o sefil herifti.
Liva, Pars’ın gözlerindeki o ıslaklığı, o derin acıyı ve kırılmışlığı gördüğünde, kendi içinde yaptığı şeyin sadece bir "suçlu temizliği" olmadığını anladı. O, adamın canını alarak aslında Pars’ın yıllardır sustuğu o küçük çocuğun çığlığını dindirmişti. Bilmeden, farkında bile olmadan, aşık olduğu o devasa adamın en büyük kabusunu yok etmişti.
Pars, başını yavaşça kaldırdı. Gözyaşlarıyla ıslanmış koyu renkli gözleri, odada sessizce bekleyen Liva’ya çevrildi. O an, kırılgan ve masum asistanına baktığında, içindeki o garip sızı yine nüksetti. Liva’nın o sakin, ürkek bakışlarında sanki dünyadaki tüm fırtınaları dindirebilecek bir sıcaklık vardı.
"Liva..." dedi Pars, boğuk ve kısık bir sesle. "İyi misin? Yüzün solgun görünüyor."
Liva, yutkundu. Sesindeki o titrek, porselen inceliğindeki tonu takınarak hafifçe gülümsedi:
"İyiyim, Pars Bey," dedi, sesi bir tüy kadar hafifti. "Sadece... Haberler çok korkunç. Şirkette herkes bu konuyu konuşuyor. Siz de... çok yorgun görünüyorsunuz."
Pars, gözlerindeki son yaşı baş parmağıyla hızlıca sildi ve başını salladı. "Geçecek, Liva," diye mırıldandı, sesine yeniden o otoriter tonu vermeye çalışarak. "Her şey geçecek."
Ama Liva içten içe biliyordu: Hiçbir şey geçmeyecekti. Çünkü bu sadece bir başlangıçtı. Pars’ın o karanlık dünyası, şimdi onun narin ellerinde yeniden şekilleniyordu.