Karanlığın içinden çıkan kişi ağır adımlarla bize doğru yürüyordu.
Nefesim kesildi.
Yüzü...
Benim yüzümdü.
Saçları, gözleri, hatta sol kaşımın üzerindeki küçük iz bile aynıydı.
Sanki aynaya bakıyordum.
Tek fark...
O gülümsüyordu.
"Demek sonunda geldin."
Sesi de benim sesimdi.
Kapüşonlu kız beni kolumdan çekti.
"Sakın konuşma."
"Neden?"
"Çünkü seni ne kadar iyi tanırsa, yerini o kadar kolay alır."
Ne dediğini anlayamadım.
Karşımdaki "ben" yavaşça alkışladı.
"Her zamanki gibi geç kaldın."
"Sen kimsin?" diye bağırdım.
Başını hafifçe eğdi.
"Ben... olabileceğin kişiyim."
"Saçmalama!"
"Saçmalık mı?"
Cebinden bir telefon çıkardı.
Telefonun ekranında geri sayım vardı.
00:00:00
"Benim sürem bitti."
"Ama hâlâ yaşıyorsun."
"Çünkü bir başkası benim yerime öldü."
Sözleri mideme yumruk gibi oturdu.
"Bu ne demek?"
Gülümsedi.
"Dünyada tek bir kural var."
"Ölüm, hesabını mutlaka kapatır."
"Ama bazen..."
Bir adım daha yaklaştı.
"...yanlış kişiyi alır."
Telefonum yeniden titredi.
Yeni bir mesaj gelmişti.
Uyarı
Temas etme.
Refleksle geri çekildim.
Tam o sırada raylardan kulakları sağır eden bir ses yükseldi.
Boş trenin kapıları büyük bir gürültüyle kapanmaya başladı.
İçerideki yüzlerce "ben" aynı anda ayağa kalktı.
Hepsi camlara vuruyor, sessizce bir şey söylüyordu.
Dudaklarını okuyabiliyordum.
"Kaç."
Bir anda istasyonun ışıkları söndü.
Her yer zifiri karanlığa gömüldü.
Yalnızca telefonumun ekranı aydınlıktı.
Sayaç durmadan ilerliyordu.
20:41:16
Işıklar yeniden yandığında...
Karşımdaki ikinci ben kaybolmuştu.
Kapüşonlu kız da yoktu.
Peronda tek başımaydım.
Ama yerde küçük, siyah bir not defteri duruyordu.
Titreyen ellerimle defteri açtım.
İlk sayfada tek bir cümle yazıyordu.
"Bu hikâyeyi daha önce de yaşadın."