İçeriğe geç

Soyutlanmak

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Soyutlanmak

Bölüm 2

Yalanlar

Ayağa kalktım. Ayaklarımı yerde sürüyerek gittim ve kapıyı açtım. Bilerek uykulu gözükmeye çalıştım.

Siwoo: Ne oldu Felixie?

Kapının aralığından Felix'in yüzü göründü. Işıkların loşluğunda gözleri endişeliydi. Saçları dağınıktı, sanki yatağa girmiş ama uyuyamamış gibiydi.

Elimi kapı kolundan çekmedim. Ne içeri davet ettim, ne de göndermek için hareket ettim. Sadece bekledim.

Felix bir adım attı. Kapının eşiğinde durdu, odama girmedi. Sesi hala o alçak, titrek tondaydı.

Felix: Uyuyamadım. Senin de uyuyamadığını biliyordum.

Siwoo: Uyuyordum.

Yalan söylediğimi biliyordu. Gözlerimin altındaki morluklar, kıpkırmızı olan göz aklarım, saçımın dağınıklığı uyumadığımı ele veriyordu.

Felix başını eğdi. Bir şey söylemek için ağzını açtı, sonra kapattı. Parmakları kapının kenarında gezindi. Sanki bir şeye tutunmaya çalışıyordu.

Kapı aralığında öylece durduk. Felix'in parmakları hâlâ kapının kenarındaydı, benim elim ise kolundaydı. Aramızdaki mesafe birkaç santimdi ama o boşlukta saatlerce süren bir sessizlik vardı.

Felix: Siwoo...

Adımı söyleyişi farklıydı. Hiçbir zaman sadece "Siwoo" demezdi. Hep "Maknae-nim" derdi, şakayla karışık. Ama şimdi adımı söylediğinde sanki bir şey kırıldı içinde.

Felix: İçeri girebilir miyim? Lütfen.

Siwoo: Hyung, biraz yalnız kalmak çok güzel olurdu. Çünkü... ben size tripliyim. Benim istediğim dondurmadan almadınız! Hıh!

Yine, yine, yine... sevmesem bile yalan söylemek zorundaydım, her zaman olduğu gibi...

Kendimi korumak için söylediğim o yalanlar, zamanla beni esir aldı artık. Artık hangi sözüm gerçek, hangisinin kalkan olduğunu ben de karıştırıyorum...

Felix kapının aralığında öylece duruyor. Sözlerime cevap vermiyor hemen. Gözleri parlak, nemli bir tabaka var üzerlerinde. Dudaklarını ısırıyor, sanki söyleyeceği kelimeleri tartıyor.

Felix: Dondurma... o gün senin için özellikle çilekli ve mangolu aldıklarını biliyor musun? Changbin hyung'un 'O zaten sevmez' demesine rağmen yine de aldım. Buzdolabında hala duruyor. Belki de... bir gün birlikte yiyelim diye sakladım.

Sesi titriyor. Bu sefer sadece endişe değil, içinde başka bir şey daha var. Kırılganlık. Sanki o da seninle aynı acıyı paylaşıyormuş gibi.

Felix: Trip atmıyorsun... değil mi? Sadece... bizi kendinden uzak tutmaya çalışıyorsun. Ama neden? Sana ne yaptık ki? Ben ne yaptım ki?

Artık kapıya tutunmuyor. Elini indiriyor, iki yanına salıyor. Bu hareketiyle adeta teslim oluyor.

Felix: Bugün Changbin hyung'un ne dediğini duydum. Trip dedi. Ama o sadece kızgın olduğu için öyle söyledi. Hepimiz... seni özlüyoruz. Ve senin bu halini görmek... canımızı yakıyor. Artık yalanlarına o kadar alıştım ki ben de sadece trip attığına inanmaya başladım...

Siwoo: Felix hyung... yeter. Gerçekten... bunu şu an konuşmak istemiyorum.

Felix: Öyleyse... tamam. Konuşmayalım. Sen diyene kadar da artık sana hiçbir şey demiyorum...

Kapıyı kapattı ve odadan çıktı. Ben ise yalnız kaldım. Yalanlarımla, kendimle, benliğimle, kararsızlığımla...

Kapı kapandığında, odanın içindeki sessizlik daha da ağırlaştı. Felix'in son sözleri kulaklarımda yankılanıyordu. "Sen diyene kadar artık sana hiçbir şey demiyorum."

Bu, tam da istediğim şeydi. Değil mi? Öyleydi... sanırım.

Ama göğsümün ortasında garip bir boşluk vardı. Felix'in titreyen sesi, kapının eşiğinde duruşu, "Seni özlüyoruz" derkenki o kırılgan ifadesi... Bunların hiçbiri trip atan birine söylenmezdi.

Bir süre öylece durdum. Kapının ardından Felix'in ayak sesleri uzaklaştı, salonun kapısı açılıp kapandı. Sonra kahkahalar yeniden yükseldi. Ama bu sefer sanki daha yapaydı, daha gürültülüydü. Belki de sadece bana öyle geliyordu.

Başımı ellerimin arasına aldım. Nefes almak zorlaşıyordu. Bu odanın içinde hava tükeniyordu sanki. Ama dışarı çıkmak daha da zordu. Dışarıda onlar vardı. Gören ama görmeyen, duyan ama duymayan onlar.

Ve o an... kendimi kaybetmeye başladığım anlardan ilki oldu. Gözlerim karardı ve pikselleşti... kendine geldiğimde yastıkla kendimi sessizce boğuyordum.

Hemen yastığı yüzümden çektim. Bana ne olmuştu iki dakikada? Hiçbir şeye anlam veremedim... ama telefonum titredi.

Ekranda "Anne" yazıyordu. 3 ay önceki o 4 dakikalık konuşmanın üzerinden ne kadar zaman geçmişti? Parmaklarım ekranda gezindi.

Açmak mı, yoksa açmamak mı? Açarsam ne söyleyecektim? "Anne, iyi değilim. Anne, kendimi odama kilitliyorum. Anne, çekmecenin içinde neler olduğunu biliyorum ve o çekmeceyi açmak istiyorum." Bunları nasıl söylerdim?

Ama açmadım da. Telefon sustu. Ardından bir mesaj geldi.

"Oğlum, aradım da açmadın. İyi misin? Özledim seni. Ne zaman arasan konuşamıyorum ama seni hep düşünüyorum. Bu ara fazla meşgul olduğunuzu düşünüyorum. Lütfen bir ara müsait olduğunda ara."

Şimdi ne yapacaktım? Arasam mı ki... hayır. Mesaja onay emojisi koyup telefonu bir kenara koydum.

Kalktım, aynaya doğru yürüdüm. Yansımam bana bakıyordu. Gözlerimin altı mor, tenim solgun, saçlarım dağınıktı. Bu ben miydim gerçekten? Yoksa birilerinin beni gördüğü gibi miydim? Sürekli trip atan, huysuz, ergenliğini atlatamamış bir çocuk.

Tam o sırada telefon yeniden titredi. Bu sefer grup sohbetiydi. "SKZ 🔥🔥🔥" başlıklı sohbetten bir bildirim.

Chan: Yarın sabah 8'de dans provası var. Herkes hazır olsun.

Jeongin: Tamam hyung~

Seungmin: Geç kalmayın 🙏

Minho: Siwoo, duydun mu

Hepsi yazmıştı. Herkes bir şey söylemişti. Ama benim adım sadece Minho'nun mesajında geçiyordu. Ve o bile sadece "duydun mu?" demekten ibaretti. Sanki bir robot muamelesi görüyordum.

Parmaklarım klavyede durdu. Ne yazacaktım? "Tamam" mı? "Anladım" mı? Yoksa... hiçbir şey mi?

Hiçbir şey yazmadım. Telefonu yatağa fırlattım, yüzümü yastığa gömdüm. Uyumak istiyordum. Ama uyku da gelmiyordu. Sadece göz kapaklarımın arkasında dönen karanlık...

Sabah olduğunda saat 7.45'ti. Gözlerimi zar zor açtım. Vücudum sanki kurşun dökümü gibi ağırdı. Kalkmam gerekiyordu. Prova vardı. Dans provası. Hep birlikte olacaktık. Yine o kahkahalar, o şakalar, o neşe... ama hepsi bensiz ya da ben yokmuşum gibi.

Bölüm sonu

1 yorum