Changbin: Uyandın...
Sesi kısıktı, boğuk. Sanki uzun zamandır konuşmamış gibi. Felix aniden kendine geldi, başını kaldırdı. Gözleri şişmişti, kıpkırmızıydı. Beni görünce ilk yaptığı şey ağlamak oldu. Sessiz, derin, içten bir ağlama.
Felix: Siwoo... Tanrım, Siwoo... üç gün boyunca uyudun. Doktorlar ne olacağını bilmiyordu. Cihazlar sürekli bozuluyor, kan değerlerin anormal çıkıyor, kolundaki o glitch büyüyordu. Biz... biz çok korktuk.
Chan hyung da uyandı, gözlerini ovuşturdu. Beni görünce hemen doğruldu, elini alnıma koydu.
Chan: Ateşin yok. İyi. Ne hisset? Ağrın var mı?
Siwoo: ...Normalden farklı değil.
Sesim çatlak çıktı. Boğazım kurumuştu, konuşmak zordu. Ama yalan söylemek daha zordu artık. Çünkü kolumdaki glitch artık tüm koluma yayılmıştı. Ve ben, her geçen gün biraz daha siliniyordum.
Chan hyung ve Felix göz göze geldi. Sanki sessizce bir şeyler konuşuyorlardı. Sonra Chan hyung ayağa kalktı, Changbin'i işaret etti ve ikisi birlikte odadan çıktı. Şimdi odada sadece Felix ve ben vardık.
Felix: Siwoo... Sana bir şey söylemem gerek. O gece, kapının önünde durduğum gece... Sana söylemediğim bir şey vardı. Sadece "seni özlüyorum" demedim. Aslında... aslında sana "seni seviyorum" demek istemiştim.
O an, odadaki tüm sesler sustu. Monitörün bip sesi, dışarıdan gelen ayak sesleri, hatta kalbimin atışı... Her şey durdu.
Siwoo: Ne?
Felix'in gözleri doldu, ama bu sefer ağlamıyordu. Sadece bakıyordu. Doğrudan gözlerimin içine. Ve o bakışta, bütün o yalanların, kalkanların, sessizliklerin ötesinde bir şey vardı. Gerçek.
Felix: Seni seviyorum, Siwoo. Aşk gibi. Sadece grup üyesi olarak değil, arkadaş olarak değil, kardeş olarak değil. Başka türlü. Çok uzun zamandır biliyorum ama söylemeye cesaret edemedim. Sen zaten benden uzaklaşıyordun, ya söylersem daha da uzaklaşırsan diye korktum. Ama şimdi... şimdi seni kaybetmekten korkuyorum. Ve eğer söylemezsem, bunu asla affetmeyeceğim kendimi.
Başım dönüyordu. Ama bu sefer glitch'ten değil. Bu sefer farklı bir şeydi. Kalbim hızlı atıyordu, nefesim kesiliyordu. Ve gözlerim doluyordu.
Siwoo: Felix... ben...
Felix: Söylemek zorunda değilsin. Sadece... bilmeni istedim. Ve eğer bu hastalıktan, bu lanetten kurtulmak istiyorsan, yanında olacağım. Eğer ölmek istiyorsan, yanında öleceğim. Ama lütfen, ne olursa olsun, bensiz yapma. Benden kaçma. Artık yeter.
Elimi zorla kaldırdım. Titriyordu, glitchler parıldıyordu, ama kaldırdım. Felix'in eline dokundum. Parmaklarımı parmaklarının arasına geçirdim. Buz gibi elim, sıcacık eliyle buluştu.
Siwoo: Sen... gerçekten ölümüme ortak olur musun?
Felix: Olurum. Ama önce yaşamana ortak olmak istiyorum.
Kapı tıklandı. Chan hyung ve Changbin geri gelmişti. Ama ben Felix'in elini bırakmadım. Ve Felix de bırakmadı. Birlikte, o an, bir şey başladı. Belki iyileşme, belki kabullenme, belki de sadece... birlikte olma.
Chan: Özür dilerim... böldük galiba. Biz sadece...
Changbin: Siwoo, ben... konuşmamız gerek.
