İçeriğe geç

Soylu Melezler

Bölüm 1 · 14 dk okuma

Soylu Melezler

Bölüm 1

Kanlı Kehanetin Seyri

Kütüphaneci...

Yıldızların gökyüzünde perde olmuş, zıt renklerin birbirine akın ettiği bir vakit de öfkeli yıldırımlarla kaplı bir akşam da yerlerde bileğe kadar gelen suların ıslaklığı vücudu titretirken gökyüzünden yağan yağmur durur ve

Bir çığlık duyulur, sağır edecek derecede güçlü ve bir o kadar da hüzünlü bir veda çığlığı. O gece büyük bir katliam meydana gelmişti. Sokaklarda birikmiş yağmur suları kırmızılaşmış ve topraklar kanla sulanmıştı. Katliamda sayısız insan ölmüştü ancak tek bir şey hayatta kalmayı başarmıştı. Bir bebek, bir kız, bulunduğu zaman nasıl hayatta kaldığını anlayamayan polisler bebeği alıp polis aracıyla departmana götürecekleri sırada yolda bir ağaca çarpmış olarak gazetelerde geçiyordu ancak içinde olması gereken bebek bulunamamıştı.

Kehanete göre tamda bu olayların merkezinde esrarengiz bir çocuk doğacak verilen bedel kanla olacaktı. Ancak gelecekte her şey değişecekti. Bu kehanet çok eskilere dayanırdı çağlar öncesine hatta daha eski olan antik mitolojik dönemlerde başlamış halağa devam eden bir kehanet. Bir soy ağacının son parçasında yer alıyordu bu çocuk.

Dünya garip bir yer ve aslında insanlar sadece bunun yüzde yirmi beşi olarak bulunuyordu. Farklı doğaüstü varlıklar var ve tabi ki kehanetlere göre çeşitli soy ağaçları ancak bunların bazı eksik parçaları vardı. Antik yazıtlarda yer alan "Güce Denge Getirenler, Av ve Avcının Hükmedenleri, Ölüm Getirenler vb." birçok isimde ortaya çıkan Mongrel Kehaneti eksik parçaları olan kehanetlerden biriydi. Çünkü; o gece iki tane bebek olması gerekiyordu. Bir kız ve bir erkek bebek. İkiz bebekler Alexandra ve Alexandre, Mongrel soyunun bilinen son varisleri olarak, kayıtlarda ve Mongrel kitaplarında geçiyordu. İlk Mongrel atadan itibaren her yeni varisler ikiz olarak gelmekteydi arada bazı istisnalar olsa da ikiz doğumlar Mongrellar da değişmeyen bir tesadüftü. Mongrellar da güc, bilgelik ve yetenek karanlık tarafa ya da daha beter bir şeye doğru çekilmeye çok müsaitti. İkiz doğanlar Yaratılışın ve Varoluşun karanlık veya aydınlık tarafını temsil etmekteydi. Ne eksik ne fazla. Alexandra ve Alexandre peşlerinde sorun getirmelerinden ötürü tek bir yerde kalamazlardı ve sürekli hareket halinde olmaları gerekiyordu. Bunun nedeni dış dünyadaki kişiler ne zaman onlara baksa "Mongrellar gerçek!" diyerek oradan uzaklaşıyorlardı. Ancak bu tepkiyi verenler insan değildi. Mutasyonlu bir soy ağacından gelen tür, asırlardır insanların arasında yaşamaktaydı. Bu türe "tenebris entis" ya da kısaca "entis" deniliyor. İkizlerin yolculukları Yunanistan'a doğru olacaktı ve onlar da bir an önce yola koyuldu.

Büyüdüklerinde öğrendikleri bilgilerden biri o gece biyolojik anne ve babalarının ölmüş olmasıydı. Buna ek olarak bilinin azınlık bilgilerden biri ise o gece Alexandre'ın olmama nedeninin ne olduğuydu

Alexandre Mongrel...

On altıncı yaşıma girdiğim geceden itibaren sürekli bir rüya görmeye başladım. Rüyada kaza yapmış olan polis arabasında, bir pusetin içinde olduğumu ve iki polisin beni oradan alıp götürdüklerini görüyordum. Bu rüyayı bizi evlat edinen aileye anlattığımda genelde konuyu değiştiriyor ve başka bir konu açıyorlardı. Asıl merak uyandıran kısım ise bu olayın gerçekte olması ve o polis arabasındaki kişinin Alexandra olmasıydı. Garip olan kısım ise benim, rüyalarımda sürekli onun yaşadığı olayı görmem idi. Ben Alexandra'nın bebek iken bulunduğu yerden kurtarıldığı haberinde ölmüş olarak kayıtlara geçiyordum. Bunun sonucunda olayın yaşandığı haberi incelediğimde polislerin Alexandra'yı bulduklarında beni bulamayarak olay mahallin de ölmüştür kararına varıp dosyayı kapatmış olmalarıydı. Aslında ben o polis arabasında kardeşimle beraberdim, nedenini bilmesem de sanki bir şeyin içinde saklanıyordum ve aynı zamanda kalkan görevini üslenmiş gibiydim. Bu da benim rüyamın aslında gerçekte olan bir olay olduğunu ve doğaüstü bir şekilde kendimi ortamdan soyutlayıp sonradan fiziki bedenimle ortaya çıkıyor olabilmemdi. Bunu Alexandra'yı ve beni evlat edinen Jason ve Mary çiftine borçluyduk. Bunun nedeni onlar da bu kehanetin bir parçasıydı. Ancak bunları Alexandra ve bana anlatırlarken suikaste uğrayıp öldüler. Suikastçılar ise yakalanmadan kaçmışlardı. Haberlerde yaşanan ve doğumumuzla aynı gece olan "Katliam Gecesinden" yirmi dört yıl geçmişti bizi evlat edinen ailenin ölümünden ise beş gün geçmişti. Jason ve Mary'nin garajda her zaman içi malzemelerle hazırda bekleyen bir karavanları bulunmaktaydı. Ben ve Alexandra hiçbir zaman karavanın varlığını mantıklı bulmamıştık ancak bu sefer çok işimize yarayacaktı. Karavan yiyecek ve kıyafetler ile doluydu ancak suikastten sonra ben ve Alexandra polis merkezinde ifade verdikten sonra koruma istediğimizi sordular ancak şu an da evimizde başka kimseyi istemiyorduk ve reddettik. Eve döndüğümüzde ilk işimiz evde bulunan, Jason ve Mary'nin ölmeden önce yarım ağızla bahsettikleri gizli bölmeyi araştırıp bulmaktı. Gizli bölme açıldıktan sonra içeriye doğru adım atıp etrafa baktığımızda; duvarlarda asılı Orta çağ silahları, günümüz ateşli silahları ve ansiklopedi gibi kalın deriden, geniş kitaplarla karşılaşmıştık. O gizli odadaki ne varsa tamamen alıp karavana yığdık. Bulunduğumuz durumda gerçekten birbirimizden başka sığınacağımız başka kimsemiz yoktu.

İlk sırada karavanı sürme işini Alexandra kapmış ve arka tarafı toparlama işini bana kalmıştı. İlk başta nereye gideceğimizi bilmediğimiz için bulduğumuz kitaplardan araştırma yaptık. Deriden kaplama üzerinde büyük ağaç kabartmalı bir kitabı incelerken sayfaların arasından bir harita düştü. Alexandra eğilip haritayı aldıktan sonra açmaya başlayınca harita gittikçe büyüdü. Alexandra bana dönerek "Harita nasıl açılır biliyorsundur. Bu yüzden şu kitapları çekte haritayı masaya bırakayım." Ukala kardeşimi dinledikten sonra göz devirerek masayı boşalttım. Alexandra haritayı masaya bıraktıktan sonra incelemeye başladım. Başlangıç noktası olarak birçok yer belirlenmişti. Ancak hepsinin ilk durağı Yunanistan olarak gözüküyordu 0bu yüzden ilk hedefimiz belirlenmişti. "İlk gideceğimiz yeri öğrendik ancak halağa bilmediğimiz çok bilgi var bu yüzden sen direksiyon sallarken bende arka tarafta kitapları ve diğer şeyleri araştırıp okuyacağım." Okuma ve araştırma görevini üstlendiğimi duyunca rahatlayan Alexandra'yı görünce "Hiç öyle rahatlama okuduğum bilgiler bende kalır merak ettiğin ya da bilmediğin bilgiler kitaplarda okur öğrenirsin." dedikten sonra Alexandra'yı sinirlendirmek için "İş Başına!" diye bağırınca "Havalara bak" diye kendi kendine fısıldadı Alexandra.

Yunanistan'a ulaştığımızda kapalı ve terk edilmiş bir otoparkın içinde karavanı park ettik ve uzun bir süre içinden çıkmadık. Araştırma işi kısmen bitse de kalan kitapları otoparkta duraklama zamanı okuduk ve karavana taşıdığımız iki tane büyük kutuyu açtıktan sonra bir de büyük bir dolap bulunuyordu. Tabi içinde çok farklı silahlar bulunuyordu. Eski dönemden kalan Orta çağ ve mistik dönem silahları vardı. Karavana gizli odadan aldığımız iki işlenmiş tahta sandalyeyi ve masayı koyduk. Masanın iki küçük çekmecesi vardı ancak çekmecelerde dört farklı kilit bulunuyordu. Elimizde hiç anahtar ya da anahtara benzer bir şey olmadığı için karışmadık. Nedense bakışlarım masadaki kilitli çekmecelere kitlenmişti. Ancak bir anda bir demir çınlama sesi geldi ve arkama dönüp Alexandra'ya bakıp " Şaşırtıcı, silahları hiç beklemediğim kadar sevdin. " Alexandra bilgi birikimini de sergileyerek "Az önce okuduğum bir kitapta bunların bizim atalarımıza ait olduğunu öğrendim ve bilirsin ki ben tehlikeli ve keskin şeylere çok önem veririm bir de bunları kullanmamız gerekecek diye düşünüyorum o yüzden alışıyorum." verdiği cevap bir o kadar mantıklı olsa da bir o kadar da saçmaydı. Daha sonra ciddi bir yüz ifadesi takındıktan sonra, kardeşime oturup dinlemesi için işaret yaptım. "Öncelikle lütfen beni iyi dinle bu bilgiler ikimizle ve daha fazlasıyla ilgili, ilk olarak ikimizin birer melez olduğunu açıklamam gerekecek. Ancak sahip olduğumuz bu melez olma durumu ten rengi ya da bilinen insani ırk ile alakası yok. Okuduğum kitaba göre kökenimiz yani Mongrellar olarak bilinen soy Dihibrit (iki çaprazlanmış melez) ancak bir istisna varmış oda Trihibrit (üç çaprazlanmış melez) olan Mongrellar varmış en yatkın özelliklerinden en bilineni ise tehlike anında vücudu ile ruhani olarak başka bedende gizlenmekmiş." "Özetlemek gerekirse Alexandra sen bir dihybridsin ancak ben trihibritim ve trihibritlerin bilinen ikinci bir genetik özelliği var bu özellik kitapta Mongrel Laneti olarakta bahsediliyor. Tıbbi adı Hipertimestik Sendromu (Unutmama Sendromu) o yüzden yaşadığım, gördüğüm ve duyduğum her şey kafamın içinde sürekli dönüyor. Hatta bu yüzden eskiden gördüğüm şeyleri sonrasında sen sorunca direk bulup gösteriyordum. Sende nasıl hatırlıyorsun dediğinde ikimizde bir şey bilmiyorduk." uzun anlatımımdan sonra boğazım kuruduğu için dolaptan bir şişe su alarak kafaya dikerken "Biraz karmaşık ama anladım. Peki dihybrid olan Mongrellar'ın melez olan kısmının özelliği neymiş? " dedikten sonra meraklı gözlerle bana bakan kardeşimin bu konuda da bir şeyler bildiğimi düşünerek anlatacağım şeyleri dinlemeye odaklanır. Bu sırada su şişesinin dibini görüp yutkunmamla beraber "Merak edeceğini biliyordum. Mongrellar normal insanlardan farklı görüşe sahiptirler. Okuduğun kitaplarda farklı imgelerle beraber çok fazla hayvani surat ve yaratığa benzer simalar gördün değil mi?" Benim bu kadar bilgiyi bilmem ve sıkılmadan anlatmam bunlara ek olarak bilgiye hükmetme becerimden olsa gerek Alexandra gururlanmış bir yüz ifadesiyle karşımda duruyordu. "Evet kitaplarda farklı suretlerde hayvan ve canavar motifleri ve resimleri vardı." iyi en azından anlatacaklarımı kısmen birleştirecek kadar incelemişti kitapları. "Peki onların genel adını biliyor musun?" sorumdan sonra bayağı düşünceli halde kalan kardeşimi görünce " Biraz daha zorlarsan beyninde kısa devre olacak" aniden sinirlenen Alexandra kafama orta sertlikte vurdu. Kendi kendime sızlanmaya başlayınca "Canın ne kadar çabuk yanıyor" diyerek beni daha çok kızdıran Alexandra "Hadi çok biliyorsun sen söyle neymiş bu türün genel adı?" soruya sorarken bana dönüp baktığında ayağa kalkmış ve kitapları göstererek "Bilgi ve iletişim benim en büyük gücüm seninse tek bildiğin dövüşmek ve bana karışmak. Tamam ben bir polisim sende bir veteriner ama biraz kendi zorla benim bu zamana kadar tanıdığım en zeki ikinci insansın birinci olan benden sonra." deyince Alexandra'nın sinirden kızaran yüzünü süzdüm "Ödeştik..." derken birden Alexandra üstüme atılarak sarıldı. "Beni ne kadar sinirlendirsen de ukalalık ve küstahlıkta yapsan lütfen beni bırakıp gitme bu hayatta senden başka kimsem kalmadı. Yalnız kalmak istemiyorum. Her şey o kadar üst üste geldi ki doğru dürüst duygularımı bile ortaya çıkaramadım. Ama ukala kardeşim nasıl yapıyorsan kalbimin içini görüyorsun ve onu dışarı çıkarıyorsun. İyi ki varsın ve umarım hep yanımda var olmaya devam edersin." bunları söylerken göz yaşlarını tutamayan Alexandra tişörtümü ıslatmıştı. Kafasını kaldırıp bana baktığında gözlerinin derinlerini gördüm. Hüzün, acı, yalnızlık, boşluk ve keder vardı gözlerinin derinlerinde. Ancak bir anda parlayıverdi gözleri. Bu mahzun duyguların yerini daha güzel ve renkli duygular aldı. O anda bende kendimi tutamadım ve gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Eskiden çok duygusal bir çocukluk ve gençlik geçirdim. Bir süre sonra ne fazla duygusallaşabiliyordum ne de ağlamak gibi o duyguları yansıtabiliyordum. Daha sonradan şu anda itibaren içime attığım duygularımın hepsi tek bir şekilde yansıyabiliyordum. Sinir ve öfke bu duygularım dışarı çıktımı kendimi kolay kolay kontrol edemiyordum. Bunun çözümünü daha sonra bulmak üzere olacaktım. Gözlerimin dolduğunu görünce "Sulu gözlük yapan eskiden hep sendin şimdi ise ben artık ağlamadın için gözlerin her dolduğunda kızarıyor." Alexandra sıkıldığında ya da duvarlarını çektiğinde konuyu değiştirmeye meyillidir. "O zaman artık biraz silkelenelim de kendimize gelelim. Yavaşça eğik bedenimi doğrultup Alexandra yı sandalyeye oturttuktan sonra dolaptan iki tane soğuk şişe su aldım. Alexandra'ya suyu uzatırken "Kader, keder ya da daha üst bir güç ne olursa olsun bizi ayırmaya kalkışırsa karşılığını alacak. Biricik kardeşimi bırakmaya hiç niyetim yok." sözlerim Alexandra'nın yüzünde tatlı bir tebessüm oluşturdu. Sularımızı içtikten sonra araştırma yapmaya devam ettik.

3 Saat Sonra / Akşamdan Sonra 23.30

Alexandra ile araştırmanın sonunda genetik yapımızın sırları ile ilgili ufak tefek gariplikler ve bildiğimiz üzere biyolojik düzeyde melez olduğumuzu öğrendik. Mongrel soylarındaki tarihte de bizim olduğumuz gibi Mongrellar'ın melez genetiğe sahip halde doğduklarını öğrendik. Ancak Mongrellar'ın insani yapı dışındaki diğer yarılarının ne olduğu tam olarak belli değildi. Araştırmaların içerisinde kaybolmuş halde dolaplarda yiyecek ararken karavan da erzak kalmadığını fark ettik. Geç saatlere kadar araştırma içinde olduğumuz için alışveriş işini yarına bıraktık. Yarının yorucu bir gün olacağını ileri sürdüm ve Alexandra ile daha çok araştırmayı bırakıp uyumaya karar verdik.

Ertesi Gün / Öğleden Sonra 12.00

Kütüphaneci...

Alexandra uyanmış, kahvaltı hazırlıyordu. Ancak Alexandre yaklaşık on iki saattir uyuyordu. Alexandre sakince uyurken aniden bir sağa bir sola doğru yatağın içerisinde sarsılmaya başladı. "Uyan, uyan!" sayıklayarak uyandı ve kafasını karavanın tavanına çarptı. Uyurken ruhani tarafı Astral boyuttan çıkarken fiziksel bedenini uyandırmaya çalışıyordu.

| Yüzyıllardır Mongrellar'ın en önemli görevlerinden ilki en yüksek mertebesi Gümüş Masa'nın Yedilisi olmak üzere doğaüstü dünya ile insan dünyasının dengesini bozan kaos cemiyetlerinin soyunu ve kökünü kurutmak. Kaos cemiyetlerinin yapacakları ve yapmış oldukları ek olarakta devam eden güç komplolarını engellemek ve ortadan kaldırmak. İkincil görev ise "Tenebris Entis" soyundan gelenlerden dengeyi bozmaya çalışan ve insan dünyasında kendilerini açığa çıkartanları avladıkları gibi bir gerçekte mevcut. |

Alexandre Mongrel...

Kafamı karavana çarparak uyanmak gerçekten acı verici bir uyanma haliydi. Sızlayan başımı ovarken yanı başıma akın eden Alexandra "İyi misin? Neden alnın kıpkırmızı ve başın şişmiş?" farkında olmadan Alexandra tarafından soru yağmuruna tutulmuştum. "Rüyamda karanlık bir siluet bağırarak beni uyandırmaya çalışıyordu. Sonra uyandım ve kafamı çarptım. Ama iyiyim endişelenme." kendimi salak gibi hissettiğim anlardan biri daha listeye eklendikten sonra Alexandra'nın şaşkın suratıyla vereceği cevabı bekledim. "İyiysen sorun yok. Bu arada kahvaltı hazır bir an önce gel de daha erzak alışverişine gideceğiz." Ardından kahvaltı yaptıktan sonra hazırlanarak karavandan çıkıp şehir merkezine doğru yola çıktık. Karavandan ayrılmadan önce silahların bulunduğu dolaptan iki tane kama hançer alarak birini Alexandra'nın çantasına diğerini de kendi çantama bıraktım. Artık tanıdığımız dünya göründüğünden daha tehlikeli bu yüzden daha tedbirli olmamız gerekiyor. Şehir merkezine vardığımızda dolu dolu olan bir süpermarkete girerek...

Aradan bir süre geçti ve en sonunda süpermarketten çıktık. Elimizdeki dolu poşetlerle karavanın yolunu tuttuk. Otopark girişinde Alexandra ile göz göze geldik. İkimizin de becerikli olduğu sessiz iletişim yolunu kullandık. -biz geliştirdik- Alexandra bizi takip eden iki kişiyi gözleriyle işaret ederek söyledi. Bende fark ettiğimi, çantada bıçak olduğunu ve saatimi işaret ederek bir dakika sonra ters yöne hızlıca ayrılalım diyerek fikrimi söyledim. Gözleriyle onayladıktan sonra Alexandra sola bende sağa doğru yönelerek koşmaya başladık. Arkaya doğru başımı döndürdüğüm de bizi takip eden adamların da ayrılarak peşimizden koşmaya başladıklarını gördüm.

Elimdeki poşetleri hızlıca yere bırakarak çantadan hançeri çıkardım. Sadece o kısacık anda adamın üzerime doğru ölümüne koştuğunu ve saldırdığını görünce ani bir savunma pozisyonuna geçtim. Adam karşımda dikilerek Latince bir şeyler söyledikten sonra önce yüzü sonra da vücudunun geri kalanı ağaca dönüştü. Ağaç adam sırtından düz bir odun parçasını eline aldı düz odun parçalanarak kazık şeklini büründü. Ağaç adam sağ elini kullanıyordu. Ağaç şeklinde yapısı olmasına rağmen oldukça hızlı hareket ediyordu. Üzerime doğru atılarak elindeki kazığı ile öldüresiye saldırmaya başladı. Eğitimli olduğu belliydi, bazı saldırılarından kaçınıyor ya da karşılık veriyordum. Bazılarında ise küçük sıyrıklar alıyordum. Arada kısa boşluklarda Alexandra'yı kontrol ediyordum. O benim gibi ek olarak polislik eğitimi almamıştı ancak lisede ailemizin ikimizin de kaydettirdiği dövüş sanatlarının nimetlerinden Alexandra daha çok faydalanmıştı. Saldırıda aşırı derecede güçlü olabiliyordu ancak savunma konusunda geride kalmıştı. Kendi dövüşüme odaklandığım da artık bitirme zamanının geldiğini fark etmiştim. Vücudum bu düşünceme olumlu bir tepki verdi. Gözümün önüne beyaz bir perde indi. Ardından ağaç adam duraksadı o anda adama doğru atıldım. Saldırı anında göz göze geldik. Yeşil renkteki gözlerinin parlak derinliğini görünce bir anlığına adamın yüzü insan halini aldı. Tam o anda dikkatimi gözümün önüne gelen perdenin etkisiyle baktığım her yer bembeyaz gözükmeye başladı ancak kırmızı bir işaret fark ettim. Ağaç adamın göğsünün tam ortasında bulunuyordu kırmızı işaret. Ancak dikkatim dağıldığı için ağaç adama saldıramadan kaçındım. Bir süre daha çarpıştıktan sonra bitik haldeydim. Üzerine bir de bıçağımın artık ağaç adama işlemediğini fark ettim. En son sol koluma aldığım kesik üzerine beyaz perdede yavaş yavaş gidiyordu. Kırmızı işaretle beraberinde kayboluyordu. Fazla şansım kalmadı. Son bir nefesle ağaç adamın üzerine yüklenerek seri saldırılar ile açığını ortaya çıkardım. Açığı gördüğüm anda kıvrak hareketlerle elimdeki hançeri kırmızı işaretin olduğu yere sapladım. Gözlerim deki beyaz perde hızlıca kayboldu. Göğsüne bıçak saplanan ağaç adamı itip, arama mesafe bırakarak bir şey olacak mı diye bekledim. Ağaç adam birden alev aldı ve yanmaya başladı. Bir süre yandıktan sonra eski haline döndü ve yere yığıldı. Gerçekten yanan ağaç adam sureti gidince geriye kalan insanda hiç yanık izi yoktu. Adamın üzerinde olan hançeri elime aldım ve kontrol ettim. Hançer de ne kan ne de başka bir iz yoktu. Fazla umursamadan kız kardeşimin yanına doğru koştum.

Kütüphaneci...

Alexandra'nın yanına vardığında kardeşinin yerde olduğunu ve aynı silüette olan ağaç adamın kazığı saplayacağını görünce kalbi hızlıca atmaya ve göz bebekleri büyümeye başladı. Duraksadı ve yere yığıldı. Alexandre yine aynı şeyi yaşadı. Vücudu yere yığıldı ve ruhani haline geçti. Ruhani haliyle Alexandra'nın vücuduna bağlanarak "Çığlık At!" diye bağırdı. Alexandra çığlık attı. Alexandre'ının yere yığılışıyla dikkati dağılan ağaç adam çığlığın etkisiyle; yerde yatan suç ortağı ile kül haline döndü. Alexandre ise kendi bedenine geri döndü.

Alexandre Mongrel...

Gözlerimi açtığımda yorgun vücudum yüzünden çok zor ayağa kalktım. Alexandra'nın yanına eğildim ve nabzını kontrol ettim. Sadece bayılmıştı. Başım halağa dönüyordu ve sersemlemiş haldeydim. Ancak dikkatim Alexandra'nın üzerine düşmüş kazığa çekildi. Yavaşça kazığı elime alıp ayağa kalktım. Kazığın üzerinde yazılar kazılıydı. "Ölümün bekçileri Mongrellar'ın celladı olacak" ilk başta cümlenin anlamını düşündüm ancak bu durumu erteleyerek önce kardeşimi sonra da çantalar ve alışveriş poşetlerini karavana taşıdım. Karavana girdikten sonra hemen perdeleri çekip, kapıları kilitledim ve Alexandra'yı yatağına yatırdım. Aradan iki saat geçti. Alexandra halağa uyanmadı. Otuz dakikada bir nabzını ve vücut sıcaklığını kontrol ediyordum. Uyanana kadar da kontrol etmeye devam edecektim. Öğrendiğim polislik eğitiminin dahilindeki sağlık eğitimine en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Sonunda masa başına geçip rahat bir nefes aldım. Ancak dinlenme zamanı değildi. Çantamı ve kazığı masanın bir köşesine bırakıp daha çok araştırma için tozlu kitapların arasına karıştım.

Araştırma yaklaşık iki saat otuz dakika sürdü. Gümüş Masa ve bizi öldürmeye çalışan suikastçiler ile ilgili bir şeyler bulabildim. Gümüş Masa ile ilgili bulabildiğim tek cümle vardı. Gümüş Masa ile ilgili ortaya çıkan bu cümlede "Detur potestas tantum autem infirmus moriuntur." Bu cümle ile ilgili bildiğim tek şeyin Latince olduğuydu. Cümleyi tekrardan aramamak için boş bir kâğıda yazıp kitabın arasına bıraktım. Masa başından kalkarken hafiften artan ses geldi. "Neredeyim ben?" Alexandra uyandı. Yataktan kalkmaya çalışırken anında sızlanıp geri yattı. Yanına gelerek başını okşayıp "Dinlenmen lazım, kalkma lütfen." diyerek iyilik meleği moduna girdim. "Peki bize saldıran ağaç adamlara ne oldu?" diye soru yönelten Alexandra'nın yanından ayağa kalkarak "Toz, kül ya da onun gibi bir şey oldular kısaca geri bir şey kalmadı." cevabımdan sonra Alexandra şaşkın bir mimikle bekleyişe geçince "Sabah anlatırım. Biliyorum yaklaşık beş saat baygın olmak uyku sayılabilir ancak uyumalısın tabi ki bende uyumalıyım." Alexandra yatağına iyice yerleşerek "O zaman iyi uykular" bende üst ranzaya geçerek düşünceli şekilde uyumaya çalışıyordum. Bir anda aklıma birçok yerimden kesik ve sıyrık aldığım geldi. Adrenalin yüzünden acıya fazla odaklanamadım şimdi vücudumu kontrol edince yaralandığım yerlerde en ufak iz bile yoktu. Fakat düşünmek için bile çok bitkin haldeydim bu yüzden tüm bu bilinmezlik yarının gizemi olarak kalacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.