“Aman Tanrım!. Bu olamaz. Bu o. Şövalyeler ! Derhal bana şuradaki kızı
getirin!”
Parmağı ile beni işaret etti ve Sarayın içine giden karanlık tünele doğru yol
aldık... Karanlık tünelden çıktık ve karşımızdaki boş tahtlara baktım. Kraliyet
ailesinin ayak seslerini duyabiliyordum. Yavaşça gözlerimi kapadım ve onların
gelmesini sabırsızlık ile bekledim...
2.BÖLÜM:KRALLIĞIN
ZÜMRÜT KILICI
Gözlerimi açtım. Kralın huzurunda idim. Karşımda sarı saçlı aile vardı ve ruhları
yokmuşçasına beyaz tenliydiler. Her birinin üzerinde zümrüt renkte kraliyet giysileri
vardı. Zümrüt renkte ve açık yeşil renkte bir elbise giyen Majesteleri Elizhabet idi.
Kraliyet takımlı prens ve Kral gerçekten de çok uyumluydu. Ve son olarak Eudora...
Onun elbisesi ateşten çıkmışçasına kırmızı idi. Renk uyumunu bozanda oydu.
“Demek ailemiz tekrar bir araya geldi... Tam 17 yıl sonra!” Diye coşkulandı
kralımız.
“Biz bir aile miydik ?” Diye hevesini kırmaya çalıştım. Bunu neden yaptığımı
bilmiyorum, ama o adamın babam olup olmadığını kabullenemiyordum. Eğer babam
kral ise bende kraliyetin bir parçası sayılıyordum ve buda daha çok sorumluluk
demekti.
“ Merhaba Elodie! Canım kardeşim!” Eudora beklediğimden samimiyetli
davranmıştı. Soğuk davranır sanmıştım. İçtenlikle kelimeleri saymaya başladı.
“ Sonunda birkaç gün ara ile seninle tanıştım. Ve istersen bu olup bitenleri koridorda
konuşabiliriz bence hadi gel!” Dedi coşkuyla. Yerinden kalktı ve kolumdan tutup
hızlıca beni koridora sürükledi. Çok önemli bir şey varmış gibi birden ses tonunu
ciddileştirdi.
“Çok dikkatli olmalısın. Yarından sonra akşamki baloyu umarım biliyorsundur,
baloda dikkat et ve ...-”
Koridordan geçen bir hizmetçiye başı ile selam verdi ve hizmetçi gidene kadar sustu.
Hizmetçi gidince konuşmaya devam etti.
“ Burada pek bir şey konuşabileceğimizi sanmıyorum o yüzden yarın baloda
açıklayacağım.”
Burada her an tehlikede olacağımı anlamıştım, fakat ne tehlike saçıyordu?
Sanırım bu sorunun cevabını yarın öğrenecektim. Taht odasına geçtiğimde herkes
yerine oturmuş bekliyordu. Carlo ise çoktan gelmişti.
“Ah, hayatım hatırlıyor musun bir geleneği yerine getiremedik.” dedi
majesteleri.
“Neyi hayatım?” diye karşılık verdi kralımız.
“Eğer bir kral ve kraliçenin üç tane çocuğu doğarsa, üç ay sonra krallık kılıcını
zümrüt taşından çıkarıp havaya doğrultacak idi.”
Bu arada kıtadaki her krallığın bir kılıcı vardı. O kılıçlar ile ne savaşlar verildi,
ne insanlar öldü. Krallığı uğruna canını feda etmiş atalarımızın kılıçlarından seçilirdi,
krallığın kılıcı...
Kim bilebilirdi ki gelecekte o kılıç ile savaşıp ülkemi kurtaracağımı ve kıtanın
en güçlü imparatoriçesi olacağımı. Kim bilebilirdi ki?