Geçmişten...
Demir kapı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriden yoğun bir ilaç kokusu vurdu. Esin oradaydı; sedyeye zincirlenmişti. Hareketsiz yatıyordu, gözleri yaşlıydı.
O an kalbimde bir ağırlık belirdi; sanki göğsümün altına bir taş yerleştirildi. Nefes almak zorlaştı. Kalbim bedenime işkence ediyordu.
Duramazsın, Umut. Esin orada. Dayanmak zorundasın.
Koştum. Cebimden anahtarı çıkardım; kilide sokarken parmaklarım kaydı. Esin'in kızarmış gözleri yüzümde geziniyordu. Her kilit açıldığında metalin yankısı koridorda büyüdü; kalbim aynı ritimle hızlandı.
Son zincir çözülür çözülmez Esin doğrulup boynuma atıldı. Titriyordu. Korkutmuşlar, incitmişlerdi. Hıçkırıkları dinmiyordu; sanki gerçek olduğumu anlamak için elleri sırtımda geziniyordu.
"Seni son kez göremeyeceğim diye çok korktum..." dedi ve derin bir nefes aldı.
Gözlerim doldu. Ellerim bileklerine gitti; zincirleri zorlamaktan kızarmış, yer yer kesilmişti. İzleri görünce içim çekildi; kendimden nefret ettim.
Nasıl... nasıl bu kadar güçsüz olabildim?
Eğilip bileklerini öptüm.
"Hadi, gidiyoruz," dedim; sesimdeki sertliği saklayamadım.
Esin başını iki yana salladı.
"Hayır, gidemezsin. Ölürsün, Umut. Kalbin bunu kaldırmaz, lütfen!"
Sözleri göğsümdeki taşı büyüttü. Bir an gözüm karardı. Hayır, bunu düşünemez. Beni düşünemez.
"Saçmalama, Esin! Yürü, gidiyoruz!" Sesim istemsizce yükseldi.
"Olmaz! Ölürsün diyorum sana! Lütfen, gidemeyiz!" Elimi bileğinden itmeye çalıştı; gözyaşları durmadan akıyordu.
"Sen farkında mısın? Gitmezsek öleceksin, farkında mısın?" Artık sesimi kontrol edemiyordum.
"Senin yaşaman için," dedi ve çok hafif gülümsedi. "Benim kalbim hep seninle olacak. Ölürsem de seninle yaşayacağım."
Kafamı hızla iki yana salladım. "Bana bunu yapmadın değil mi sen istemedin onlar seni kaçırdı sen kalbini vermek istemedin değil mi ?"
gözlerime baktı.
" s-sakın buna izin verdiğini söyleme bana, sakın" diye fısıldadım.
Gözyaşları içinde yine gülümsedi. "Söylemem," dedi.
"neden peki neden bağladılar seni" dedim, fısıldayarak
gözlerini kaçırdı. Yutkundu ama bir şey söyleyemedi.
"Korktun değil mi ? korktuğun için beni görmek istedin onlarda seni bağladı." dedim gerçek olmadığını söylemesini istedim yanıldığımı duymak istedim ama kafasını salladı.
Gözlerimden akan yaşa engel olamadım acı çektiğini görmek beni delirtiyordu . Derin bir nefes aldım. Elimi Esin'in kalbinin üstüne koydum. Atışlarını hissediyordum; bu dünyada en sevdiğim şey oydu. En güzel melodi. Onun ritmi benimkini de çekip çeviriyordu sanki. Onu benden almaya nasıl razı gelebildi.
"Esin..." dedim, o büyüden sıyrılmaya çalışarak. "Durursa hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Benim kalbim de durur. Biterim. Bana güven... halledeceğim. Hep yanında olacağım. Ama şimdi... lütfen, gidelim." dedim, sakin kalmaya çalışarak.
Esin'in gözlerinden yaşlar süzülürken başını yavaşça hayır anlamında salladı.
Gözlerimi kapadım, derin bir nefes aldım. "Yapma Esin, yapma," dedim; yan taraftaki sedyeyi sinirle devirdim.
"Umut, dur... ne olur! Bir şey olacak. Hastanede olman gerekiyordu," dedi; panikle kollarımı tuttu.
"Hastanede olman gerekiyordu," diye aynı cümleyi tekrarlamaya başladı. Hızla Esin'i kavrayıp yürümeye başladım. Nefesim git gide zorlaşıyordu; ciğerlerim yanıyor, göğsümün içine biri taş bastırıyordu. Omuzlarım fark etmeden öne düştü; köprücük kemiğimde nabız atıyordu. Ama duramazdım. Esin yanımdaydı.
"Umut... lütfen duralım. Sana bir şey olacak!" Sesinin ucunda bir çatlak vardı; dudak kenarı titredi. Elini elimden kurtarmaya çalışıyordu, gözyaşları yeniden aktı.
"Olmaz, Esin. Duramayız!" dedim dişlerimi sıkarak. Tek düşündüğüm oydu. Sadece o. Keşke o da bir an olsun kendini düşünseydi.
Koridorun ucunda üç adam belirdi. Silahlar. Soğuk namlular. Parmakları tetiğe yakın. Esin'i belinden çekip arkama aldım. Babamın adamları. Bana bir şey yapmazlardı ama Esin'e... emin değildim.
"Umut Bey," dedi ortadaki, sesi buz gibi. "Sizi hastaneye götürmemiz gerek."
"Çekilin önümden!" diye bağırdım. Bir adım attım; nefesim kesildi. Göğsüm içeri kıvrıldı. Elim kalbime gitti; gömleğin üzerinden ritmi yakalamaya çalıştım. Bulduğum şey düzensiz, ıskalayan vuruşlardı.
"Umut!" Esin panikle önüme sarktı; gözleri büyüdü. Refleksle kolumla onu yeniden arkamda tuttum.
"İyiyim, Esin! Çıkma! Orada kal!" dedim; sesim sertti ama son hecede nefesim takıldı.
Adam bir adım öne çıktı, çenesini kilitledi: "Gitmeliyiz; yoksa zor kullanmak zorunda kalacağım."
Bir an, sessizlik. Sadece Esin'in soluğu ve benim düzensiz vuruşlarım.
Sonra tek bir patlama. Kulaklarımda uğultu. Ses, duvarlardan sekti. Bir an nereden geldiğini anlayamadım. Esin'in eli omzuma kondu. İçimden bir şey kopar gibi oldu. Hayır. O olamaz. Bakmamalıydım bakamazdım. Baksam gerçek olacaktı. Ama döndüm.
Esin'in gözlerini gördüm. Acı vardı; yine de gülümsedi. Bakışlarım bedenine kaydı: karnının yan tarafında kan. Çoktu. Çok fazlaydı. Sonra kollarımın içine düştü. Sıcaklık avuçlarıma hızla yayıldı. Ellerim, kollarım, gömleğim... her yer kıpkırmızı.
Dizlerimin üstüne çöktüm. Bir elimle yarasına bastım, diğeri göğsüne gitti kalbini dinlemek için. Atıyordu: hızlı, düzensiz, korkmuş. Nefesim kesildi; düşünemedim.
"Yardım edin! Ambulans çağırın, hemen!" diye bağırdım. Yüzler bana baktı, kımıldamadı.
"Kime diyorum! Yardım etsenize!" Sesim duvara çarpıp geri döndü; kimse yaklaşmadı.
Boğazımdan kopan bir hırıltıyla eğildim: "O... onun kalbi—" Kelimeler birbirine karıştı. "Durursa... alamayız..." İçimde nefret kabardı; keşke bir daha tek kelime söylemeseydim.
"Odadan doktoru getirin, hemen!" dedi korumalardan biri sonunda.
Esin'in sesi, ince ve titrek, kanın sıcaklığını yakan bir fısıltı gibi geldi:
"Umut..."
Dudakları titredi. Parmakları kalbinin üstünü buldu.
"Al onu," dedi. "Al onu..."
Gözlerim bir an karardı. Boğazımda ısırık gibi bir sızı.
"Şş... sakın söyleme," dedim; nefesim hırıltıya döndü. "İyi olacaksın. Gideceğiz buradan. Konuşma. Nefes al, benimle."
Göğsüm yanıyordu ama bastırdım. Omuzlarımı sabitledim, titreyen parmaklarımı kenetledim.
"Buradayım," dedim dişlerimin arasından. "Bırakmam."
Esin'in yüzünde küçük, kırık bir gülümseme belirdi; kirpikleri birbirine değip ayrıldı.
"Seni seviyorum," dedi.
Gözleri yavaşça kapandı.
"Hayır... hayır, olmaz... yok, olamaz!"
Kulağımı göğsüne yaklaştırdım. Ritim bir adım geri çekildi. Sonra—bıçak gibi bir sessizlik.
Avucumla biraz daha bastırdım; sanki dokunuşumla onu geri çağıracağım. Parmaklarımın içi ısındı, tırnaklarım tenine istemsizce gömüldü.
"Ne olur... Allah'ım, ne olur... benden önce olmasın. Benden önce gitmesin. Hissedeyim, ne olur... hissedemezsem ölürüm. Ne olur beni al... o daha hiç mutlu olmadı ki."
Nefesim kırıldı.
"Daha hiç 'seni seviyorum' bile diyemedim. Lütfen... onu bana geri ver. Sevilmenin güzel bir şey olduğunu öğrenemedi daha. Lütfen... alma onu benden yalvarıyorum."
Sözlerim boğazımda düğümlendi. Gözyaşlarım yüzüne damladı.
"Esin, duy beni... dön, ne olur... yapma bana bunu, gitme benden."
Kalbini aradım; parmak uçlarım ritmi yakalamaya çalıştı. Hiç bir şey yoktu susmuştu kalbi.
"Hayır!" diye inledim. "Hayır, hayır, hayır!"
Koridor döndü; duvar lambası bir anda ikiye, üçe çoğaldı. Ayak sesleri, metalin sürtünmesi sanki suyun altından. Benim dünyam, Esin'in göğsündeki sessizlikti.
"Allah'ım... lütfen... şimdi olmaz. Şimdi değil."
Yarasına bastığım elim titredi; bileğimde ince bir sızı. Nefesim kesildi. Göğsümün içinde kanca gibi bir şey dönüp kalbimi aşağı çekti.
"Dayan," dedim—hem ona hem kendime. "Gitme, Esin. Gidersen uyanmam... sakın gitme benden."
İçimdeki kıvılcım sönüp kül oldu. Ritmim kaydı; kulaklarımda ince bir ıslık başladı. Hava aradım, bulamadım; göğsüm sıkıştı.
Elim hâlâ kalbinin üstündeydi; çekmedim. Çekersem beni bırakacak gibiydi. Varlığımı hissetmezse bırakırdı. Göğsüm bir kez daha büküldü; karanlık kenardan sessizce yürüdü.
"Esin..." dedim, nefes kadar kısık. "Ben... buradayım."
Dünya daraldı; ışık ince bir çizgiye döndü.
Kalbim... dayanmadı.
.......
