Sandra, yabancıyı gizlice köydeki eski kulübeye taşıdı.
Sabaha kadar ateşi düşmedi. Sandra yarasını temizlerken göğsündeki sembolü fark etti.
Aynı sembol kendi kolyesinde de vardı.
Genç adam uyandığında elini Sandra'nın bileğine uzattı.
"Kolye..."
"Ne olmuş kolyeme?"
"Onu nereden aldın?"
"Annemden."
Genç adamın yüzü değişti.
"Annenin adı neydi?"
"Leyra."
Sessizlik.
"İmkânsız."
"Ne?"
"Kraliçe Leyra öldü."
Sandra'nın nefesi kesildi.
"Benim annem kraliçe değildi."
"Sen onun kim olduğunu bilmiyorsun."
Genç adam ayağa kalkmaya çalıştı.
"Adım Alex."
"Ve sen nesin?"
Alex gözlerini kapattı.
"İnsan değilim."
Bir anda kulübenin dışından borazan sesleri duyuldu.
Köy askerlerle çevrilmişti.
Alex kılıcını çekti.
"Buraya beni öldürmeye geldiler."
Sandra kapıya baktı.
"Kaçmalıyız."
Alex hafifçe gülümsedi.
"Sen benimle mi geliyorsun?"
"Hayır."
Sandra kılıcı onun elinden aldı.
"Sen benimle geliyorsun."
İkisi birlikte kulübenin arka duvarını kırıp ormana kaçtı.
Fakat onları yalnızca askerler takip etmiyordu.
Uçurumun derinliklerinden gelen yaratıklar da peşlerindeydi.