Gökyüzünün ikiye ayrıldığı geceydi.
Ay, siyah bulutların ardında kaybolmuş; dağların arasında uzanan devasa uçurumdan mor bir ışık yükselmişti. Halk bu ışığa Karanlık Ateş adını veriyordu. Yüzyıllardır kimse uçurumun dibine inmemişti.
Çünkü oraya inenler bir daha geri dönmüyordu.
On dokuz yaşındaki Sandra, uçurumun kenarında tek başına duruyordu. Elindeki eski gümüş kolye, daha önce hiç olmadığı kadar sıcak yanıyordu.
Kolye annesinden kalmıştı.
Ve annesi, Sandra daha beş yaşındayken ortadan kaybolmuştu.
Tam geri dönmek üzereyken uçurumdan bir ses yükseldi.
"Sandra..."
Genç kız donup kaldı.
"Kim var orada?"
"Sandra!"
Bu kez ses daha yakındı.
Sonra gökyüzünden siyah kanatlı bir yaratık düştü. Sandra'nın birkaç metre önünde yere çakıldı. Yaratığın pençelerinin arasında bir genç adam vardı.
Siyah saçları kana bulanmıştı. Üzerindeki zırh parçalanmış, göğsünde parlayan kırmızı bir yara vardı.
Sandra ona yaklaştı.
"Sen kimsin?"
Genç adam gözlerini açtı.
Gözleri insan gözlerine benzemiyordu.
Biri gümüş, diğeri ateş kırmızısıydı.
"Ben..." diye fısıldadı.
"Uçurumun varisiyim."
Ve bayıldı.