13 Ocak 2005
Miole Toska, yeni adıyla Mio Chouce, yeni evlerinin kenarına oturmuş, dışarıda yağan yağmuru ve esen rüzgarı izliyordu. Saat geçti, hava kararmıştı. Bomboş evde sadece birkaç eşya ile kendisi vardı. Pencereden bakarken aslında birini bekliyordu. Kocasını ve oğlunu. Eşi Asier Chouce ile tehlikeli bir işe girişmişlerdi. Zaman geçtikçe başları tehlikeye girebilirdi, daha kötüsü oğlunun başı tehlikeye girebilirdi. Fakat bütün risklere rağmen bu kararı vermişlerdi.
Mio'nun da, Asier'inde ailesinin kökenleri çok eskilere dayanıyordu. Eski derken, toplumun ilk varlığına kadar bir eskiden bahsediyoruz. Toplumun ilk kuruluş aşamalarında, insanlar Tume'ye inanırdı. Tume, 'karanlık' anlamına geliyordu ve varoluşu temsil ediyordu onlar için. Şu an Dünya üzerinde Baltık denizi olarak adlandırılan yer, aslında Tume Tanrıları tarafından kustanılan ilahi bir yerdi. Denizin kilometreceler yukarısında ve altında gökyüzünün katları bulunurdu. Baltık denizinin kendisi ise 4. kattı. Ilk kat karanlık dünya olarak adlandırılan bir çukurdu. Dünyaya gelmeye çalişan iblisler ve canavarların olduğu ve kötülük tanrısı Perkele tarafından kontrol edilen bir yer. Ikinci kat, ölüler diyarıydı olarak geçen Manala isimli ülkeydi. şimdi ki gibi Cennet veya Cehennem ayrımı yoktu. Manala'dan üç yol geçerdi. Liiva, Surm, Annus. Liiva yeniden doğmayı hak eden kişilerin gideceği yoldu. Annus, gökyüzünün en üst katı yani Tanrıların katı olarak adlandırılan yere çıkıyordu. Orayı sadece kustanmışlar gidebilirdi. Surm yolu ise çoğunluğun yoluydu. Manala'nın merkezine ölüm sonrası yaşamın devam edeceği yerdi. Manala, ölülerin tanrısı Kalm tarafından yönetiliyordu.
Üçüncü kat, aslında bizim dünyamızın yasımasıydı. Yer şekli olarak tamamen bizim dünyamızla aynıydı, ama üstündeki yaşam tamamen tam tersiydi. Orada dünyaya bilimsel bir bakış açısı yoktu. Orada uzay yoktu, dev ateş topu olan güneş yoktu. Güneş bir lambaydı. Hiç araştırılmamıştı. Belki de güneş dunyanın etrafında dönüyordu o yerde. Orası en başta tanrıların kaçamak yeri olarak yaratılmıştı. Sonrasında toplum oluştuğunda da Tume'ye inanan insanların yuvası olmuştu. Bizim dünyamıza ters şekilde ilerlemiş, bizim savaşlarımız onların barışı ve huzuru olmuştu. İki kat arasında geçiş serbestti. Ta ki kader tanrışasi Seyella ortaya çıkana kadar. Ilk başta her şey normaldi, tanrıça sessizdi. Sonrasında ise Savaş tanrısı Tōnn ile kötülük tanrısı Perkele arasında bir anlaşmazlık çıktı. Seyella zekiydi, bu savaşın her yeri, gökyüzünun bütün katlarını etkileyeceğini fark etmişti. Bu yüzden bu ve bundan sonraki bütün sorunları bitirmek için gücüyle bütün Tanrı ve Tanrıçaların ruhlarını hapsetti. Tanrılar ruhlarıyla yaşardı ve ölümlülerin bedenlerini kullanırlardı. Bedenler onlar için birer kıyafet gibiydi. Beden yaşlanana ya da ölene kadar içinde kalırlar, sonrasinda ise başkasını bulurlardı.
Seyella, hepsinin ruhlarını söktü ve onları tanrıların yaşam kaynaklarına hapsetti. Her birinin kendi kääbas'ına. Bir nevi tabut gibiydi. Bazı istisnalar haricinde hepsi ölü sayıldı. Bu istisnalar insanların yaşamlarıni düzene sokan ölülerin tanrısı Kalm, bereket tanrıçası Metsik, su tanrısı Atl, Kalm'ın yardımcısı ve sihir tanrıçasi Louhi ve rüzgar ile nefes tanrıçası Ilmatutardı. Bütün bunları yaptıktan sonra iki dünya arasındaki bağlantıyı kopardı ve yuvasına çekildi. Yansıma dünya ile bizim dünyamız arasındaki bütün bağlantı koptu, nerede kim varsa orada kaldı.
Mio ve Asier'in aileleri dünyada mahsur kalan ailelerdendi. Böyle aileler çoktu fakat bunlar giderek azaldı ve birbirlerinden kopmuşlardı. Fakat milyon yıllar sonra Toska ailesinin oğulları Miole ve Chouce ailesinin en büyük oğlu Asier, geçmişlerinden ve birbirlerinden habersiz bir laboratuvarda karşılaşıp aşık oldular. Tume'de kan kanı çeker diye bir kural vardı. Kan bağları olmasada kanları bağlantılıydı. Fakat asıl olay o değildi. Olay, karşılaştıklari laboratuvarın sahibinin, belirli deneyler yapması ve bu deneylerin amacının Tume Tanrılarını geri getirmek olmasıydı. Mio, kimyagerdi. Yeni mezun olmuştu ve hemencecik iş bulmuştu. Bu şaşırtıcıydı. Hiç beklemiyordu. Asier ise tarih öğretmeniydi, fakat laboratuvarın sahibi Joshua Edscar onu bazı kil tabletlerdeki yazıları çevirmesi için işe almıştı.
Tanıştılar, yakınlaştılar ve öğrendiler. Haklarındaki her şeyi öğrendiler. Aileleriyle kavgaları oldu. Mio ailesini affetti. Asier'in ailesi ise bambaşka bir konuydu. Asier'in kendilerini suçlaması umurlarında değildi, onlara göre sorun oğullarinin başka bir erkekle beraber olmasıydı. Asier onlarla iletişimi kesti. Bunu hak etmişlerdi. Laboratuvarda bir süre daha iş yaptılar. Sözleşmeleri vardı. Işlerindeki son günde. Birden biri çıkıp geldi. Onlarla yakından ilgilenen biri. Joshua Edscar, deneylere başlarken %100 başaracağını biliyordu. Arkasında güçlü bir dayanağı vardı. Başarmıştı da. Sonrasında sonuçlarına katlanacaktı. Fakat bu kısımlara sonra geleceğiz. O gece Asier ve Mio bir tanrıyla tanıştılar.
Bu tanrı Savaş tanrısı Tōnn'du ve onlara bir teklif sundu. Bir çocuk teklifi. Dikkatli dinleyin, böyle bir şeyi başka bir yerde bulamazsınız. Tōnn, yeniden doğumu yaşadığından güçlerini hâla toparlayamamış olsada insanlar hala zayıf iradeliydi. Zihinlerine kolayca girilebiliyordu. Karşısındaki çiftin en derin arzularını anlayabiliyordu. Bu yüzden onlara reddemeyecekleri bir teklif sundu. Bu kendi çıkarına da olacaktı.
Mio cümleyi ilk duyduğunda anlayamamıştı. "Kendi kaninızdan canınızdan bir çocuk ister misiniz?" Nasıl olacaktı ki bu? Mio'da Asier'de zekiydi. Karşılarında normal biri olsa tabii ki kabul etmezlerdi. Fakat karşılarında milyarlar yaşında manipüle ustasi bir tanrı duruyordu. Kabul ettiler.
Tōnn bir süre sonra tekrar geldi ve ikisinden de DNA örnekleri aldı, saç teli, parmak izi, tükürük örneği biraz kan ve birkaç ayırt edici şey daha. Sonrasında ise kendi kanını akıttı ve puf. Bir bebek. O bir tanrıydı, bunlar onun için kolay şeylerdi. Çocuk yaratmak. Hadi ama kaç tane ırk yaratmıştı kim bilir.
Mio hâla kararsızdı fakat artık geçti. Hata yapıp yapmadığını düşünmek yerine nasıl iyi bir baba olunur onu düşunmeliydi. Saat gece 11 sularında Asier eve kucağında sarışın, mavi-gri gözlü bir bebekle geldi. Böylece eve hem neşe hem de bolca gürültü gelmiş oldu. O gece Victor Chouce evine sağ sağlim ulaşmış oldu.
Oradan çok uzakta, ölçü birimleriye ölçülemeyecek kadar uzakta bir yerde, bir ormanda, ay ışığinın altında, bir krallığın siyahlara bürünmüş ilk ve tek prensi kafası kesilmiş bir şekilde ölü bulundu. Hayattan hiçbir şey eksilmedi.
Biri gitti, diğeri geldi.