11. bölüme hoş geldinizzz
keyifli okumalar, yorumlarinizi eksik etmeyinn!
🌟
Hastanedeki grup tekrardan bu evde buluşmuştu. Sevinsem mi bilemiyordum. Geride bıraktığımız onca hasta, çocuk ve ölü arkadaşlarımız vardı. Kendimi hayatta kaldım diye sevinecek konumda bulmuyorum açıkçası, kendimi öldürmeye çalışmıştım bir kere. Irene hala aynı şeyi tekrar deneyeceğimden korkuyor muydu acaba?
Düşüncelerimden sıyrılıp şu ana odaklandım. Hepimiz salonda, koltuklara zar zor sığmış bir şekilde birisinin konuşmasını bekliyorduk.
"Bu adamlarla ne yapacağız?" Dedi en sonunda, Cedric. Açıkçası benim fikrimce, kurtarılması gereken kaç kişi varsa kurtarmalıydık. Kalabalık olan bizdik, onlar ise sadece iki kişiydi. Onlara güvenmeyip dışarı atarsak, önünde sonunda öleceklerdi. "Ben güvenmiyorum." William, sert bir sesle karşıya bakıyordu. "İlk başta silah doğrulttular, şimdi de biz dostuz ayaklarındalar." William'a birkaç kişi onaylayan mırıltılar çıkardı. Atlas, "Onlarla buraya geldiğimiz süre boyunca konuştum, pek tuhaf bir şey söylemediler." Dedi.
Floch, hala düşünüyordu. Rosaline ise, "Fazla kişi demek, fazladan doyuracak karın demek arkadaşlar. Bilmem farkında mısınız ama ayda bir kere markete uğramamız lazımken, bu adamlarla üç veya iki haftada bire kadar düşer. Kim dışarı çıkmak ister?" Bu adamları William gibi sevmediği açıktı. "Zaten sonsuza kadar burada kalamayız, Rose." Floch en sonunda konuşmaya başlamıştı.
"Bana öyle seslenme," kimse Rosaline'i takmadan Floch'a odaklandı. "Sizlere kurtarabileceğiniz kadar hayat kurtarın diye nutuk çeken de bendim, şimdi onları dışarı atmak başından beri size söylediklerim ile uyumlu mu? Evet, belki çok sık dışarı çıkmamız gerekebilir fakat sonsuza kadar burada da kalamayız, bir yerden sonra elektrik gidecek, ev soğuyacak, sular gidecek... Bunlar kadar daha nicesi." Hepimiz sessizce Floch'u dinledik. Haklıydı, bu ev bizim kurtuluşumuz değildi.
"Pekala o halde, ben kalmalarını istiyorum." Dedi Atlas. Konuşma boyunca sadece dinlemiş, bir şeyleri kafasında tartmıştı. "Ben de aynı şekilde." Dediğim anda, "Valencia'ya katılıyorum." Irene konuştu. Gülümsedim sadece. Eve geldiğinden beri çok yorgundu ve uzun bir süre boyunca uyumuştu. Bacağıma uzandığı için üstüme dökülen sarı saçları okşadım, nazikçe. Mayışmış bir şekilde uzanmasını izledim. William, Rosaline hariç herkes kalsınlar onayı verince, Nora onları odadan çıkarmak için içeri yöneldi.
"Oh, be! Gerçekten klostrofobim var diye bayılacaktım en son." Beyaz olan odaya girdiği an Nora, "Sizi en geniş odaya kapatmıştım aslında." Dedi. Beyaz olan sadece yan gözle Nora'ya bakıp, anında William'ın olduğu tarafa ilerledi. "Özledin mi?" William, sadece çocuğun yüzüne baktı, "Hayır," dedi.
"Utanma, farkındayım özlediğinin."
"Benden uzak dur."
"Sizlere kendimizi tanıtmadık, ben Xaiver, o da Harry." İçeri giren siyahi salonun girişine vücudunu yaslamış, Harry olan adama bakıyordu. "Memnun olduk," Floch araya girip Xaiver'in bilmesi gerekenleri anlatmaya başladı. Floch dışındaki tüm grup ise, William ve Harry'nin konuşmasını izlemeye başladık. Yanıma yaklaşan Cedric, "Tam benim kafa şu." Dedi Harry'i kastederek. "Git tanış," Ve o andan itibaren, salondaki on bir kişi uzun bir süre boyunca konuşmuştu.
"Şaka yapıyorsun, ben o serideki hiçbir arabayı bulamadım." Dedi, Cedric. Kıskanmış bir şekilde.
"Ezik olduğun için olabilir mi? Hiç nerelere bakacağını bilmiyorsun." Rosaline, sinir bozucu gülümsemesini yüzüne takmıştı.
"Migroslarda oluyordu, Cedric brom. Oraya bakarız çıktığımızda." Harry göz kırptı.
"Sen çıkmayacaksın." Wiliam, koluna yapışmış oğlanı sallayarak düşürmeye çalışıyordu.
"Beni mi düşünüyorsun?"
"Hayır, peşine hastalıklı sürüsü takarsın sen."
"Hiç de bile! Değil mi Nora brom?"
"Beni kavganıza katmayın."
"Bak görüyor musun, hayır dedi."
William, sabır istercesine yukarı baktı. "Senin uykun yok mu?"
"Yok," dedi uzatarak.
"Kahve buldum!" Atlas, mutfaktan bize bağırdı. "Kim ister?" Bir süre boyunca herkes birbirine baktı. Ardından, "Ben!" bağırışları salonu doldurdu. Buna ben de dahildim.
"Ne? O kadar kişi bağırırsa anlamam!"
"Sen on bir tane yapıver, Atlas!" Irene, kahve lafını duyduğu gibi dikleşmiş, kaç kişi olduğumuzu saymış ve rapor etmişti.
"Ben çayı tercih ederim, ya sen?" Dedi Harry, William'a.
"Zevksiz olduğun nerden de belli, kahve."
"Ayıp ediyorsun! Sen şimdi kedi mi köpek mi sorusuna kedi diyorsundur."
"Hayır, köpek tercih ederim."
"Aman yarabbim, bir ortak yönümüzü buldum! Ajandam neredeydi?"
"Siz nasıl bir zevksizsiniz, kedi varken köpek de neymiş?" Rosaline kısmış olduğu gözleriyle yapışık ikiz gibi duran çocuklara baktı.
"Köpek bir kere," dedi Nora. Ardından Irene, "Kedi tercihim." diyerek gözleri üstüne çekti. "Ben bu kızı uyuyan güzel sanıyordum." Harry, William'ın kulağına doğru fısıldadığını sanıyordu. "Hey, her zaman uyumuyorum ki ben!" Irene anında karşı çıkarken Harry, "Yok canım, çok güzelsin ondan dedim." dedi.
Irene, parmaklarıyla oynarken, "Erkekler tercihim değil." diyerek saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı.
Atlas, kahveleri getirene kadar kedi mi, köpek mi kavgası devam etmişti diğerleri arasında. Gelin isteme durumu gibi herkesin elinde kahve, on bir kişilik salon, yüksek sesli sohbet... Hüzünlenmeden edemedim. Ne kadar olmuştu arkadaşlarımla şöyle konuşmayalı? Ben intihar ettikten sonra ne düşünmüşlerdi acaba?
"Ya sen, Valencia?" Cedric'in bana yönelttiği soruyla düşüncelerimden sıyrıldım. "Efendim? Duyamadım soruyu." Dedim hemen.
"Brad Pitt mi daha yakışıklı yoksa Leonardo DiCaprio mu?"
"Gençlik yıllarında bence, Leonardo. Ama şimdi Brad Pitt." Dedim.
"Hayır, Brad Pitt her iki şekilde de!" Harry hızla atılıp bana karşı çıktığında, "Rahat dur, üstüme çıktın zaten." William homurdandı. "Bu arada, Johnny Depp." Diye ekleme yapmayı unutmadı.
"Çok karizma o adam ya," Irene heyecanla sohbete katılmış, elindeki kahveyi unutmuştu bile.
"O adam, Angelina Jolie'yi aldatmamış mıydı?" Rosaline, sanki kendisi aldatılmış gibi sinirliydi.
"Johnny Depp mi?" Irene, eğer cevabı Johnny ise yıkılacak gibi duruyordu.
"Hayır, Brad Pitt."
"Aa, evet hatırlıyorum. Öyle bir kadını da bırakmazsın ya." Dedi Cedric. Hızla ona katıldığımı belli ettim, "Gül gibi hatundu."
"Asıl siz Adriana'nın sevgilisini görmüş müydünüz?" Nora, hızlı hızlı konuşarak yüzünü ekşiltti. "Ben daha yakışıklıyım." Diyen Cedric'e katıldım. "Gerçekten öyle." Diye mırıldandım. O sırada istemsizce Floch'un üstünde gezdirdim bakışlarımı. Sessizce bizi izliyor, az çok sohbete katılıyordu.
"Erkekler hep böyle işte. Ama sen böyle olma tamam mı, Will Will." Harry, hala Brad Pitt'in aldatma konusunda kalmıştı.
"Bir de bana isim mi taktın?" Sinir olmuş gibi çocuk kolundan ayrılsın diye daha sert sallamaya başladı.
"Ama böyle yaparsan düşerim, Will Will!"
"Herkes sussun!"
Hepimiz bir anda Floch'a döndüğümüzde Floch, camdan dışarı beti benzi atmış bir şekilde bakıyordu. "Sokağın ilerisinden hastalıklı sürüsü yaklaşıyor." Dediği anda salondaki herkes birbirine telaşla bakmaya başladı. "Tut şunu," Floch elindeki kahvesini Xaiver'e verdiği gibi salondan çıktı. "Hey!" Dedi arkasından Rosaline, Xaiver ise iki elindeki kahve de dökülmesin diye uğraşlar veriyordu. Rosaline, abisinin yaptığı gibi elindeki fincanı Cedric'e attığı gibi koltuktan fırladı. "Nereye gidiyorsun?!"
"Dış kapıyı güçlendireceğim, ardından sessizce hastalıklıların ayrılmasını bekleyeceğiz." Floch hızla ayakkabılarını giyerken Rosaline, "Çok tehlikeli olduğunun farkında mısın?" Diye bağırmayı kesmiyordu. Kimse onların arkasından gitmemişti, kapının yanında oturduğum için gören tek kişi ben ve Irene'ydi. Floch, "Yapmaktan başka çaremiz yok, Rose!" Hızla kapıyı açacakken, "Kendini hep tehlikeye atmaktan vazgeç!" Rosaline'in bağırışıyla durdu.
İkili bir süre nefeslendikten sonra Floch, arkasını dönüp Rosaline'in omzunu sıktı. "Sağ salim geri döneceğim, merak etme." Ardından tek kelime etmesine müsade etmeyip kapıdan çıktı. Rosaline, kapıya bakmaya devam ederken, Cedric fısıldamaya başladı.
"Bana fırlattığı kahvesini tutamadığımı söylersem, ne yapar?"
"Seni içebilir," dedi Irene, ciddi bir şekilde. Rosaline, geri kalan süre boyunca kapının ordan ayrılmamış, salondaki grup ise gerginlikten kahvelerine dokunamamıştı bile. Kısa bir zaman sonrasında kapı tıklatılınca Rosaline, hemen açıp abisini içeri çekti. Floch, ayakkabılarını çıkarıp ikisi beraber salona girince konuşmaya başladı. "Eğer evin içine girmeye çalışmazlarsa, güvendeyiz demektir. Herkes camların önündeki perdeleri çeksin, burda yaşayan kimse yokmuş gibi davranacağız. Fakat hazır olun, ayrılmamız gerekebilir."
Herkes elindeki kahveleri bırakıp camlara yöneldiğinde Irene, bana sokuldu. "Bunu canlı atlatırız, değil mi?"
"Evet, atlatırız." Bu söylediğim hiçbir işe yaramamıştı, biliyordum. O da, ben de eğer eve girmeye çalışırlarsa öleceğimizi biliyorduk. Ve buradaki kimse ölmek istemiyordu.
🌟
herkesin birbiriyle konustugu, samimi bi ortam cok hos 🌬🌬🌬
bölümü nasıl buldunuz?
favori karakter kosesi:
sonraki bölümde görüşmek üzere.
saglicakla kalın, hastalıklı kalın!!