İnsanların vücudunu kontrol ederek yaşama tutunan bu virüs şuan benim bedenime enjekte edilmek üzereydi. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Ölmek istemiyorum diye geçirdim içimden, daha çok gencim. Bu insanlar çok acımasızdı. Ne duyguları vardı nede kalpleri. Olması mümkün değildi. Bunun dışında hiç bir seçenek beni tatmin edemezdi.
Kan ter içinde git gide artan kapı sesleri kulağıma ilişti. Ve gözlerim yavaş yavaş aralanırken kapı sesleri daha da netleşiyordu. Az önce gördüklerimin rüya olduğunu anladım. Telefonuma baktım ''Lowell'dan 2 cevapsız çağrı'' Yatağımdan kalkıp kapıya doğru yürüdüm. Kapıdaki küçük delikten gördüklerim beni ürkütmeye yetmişti. Kapıdakilerin üzerinde asker üniformaları vardı. Muhtemelen hükümetin adamlarıydı. Apar topar kendimi banyoya attım. Kapıyı kilitlemeye fırsat bulamadan kapı büyük bir gürültü ile kırıldı.
Nefes alışlarım düzensiz ellerim titrer durumdaydı. Ne yapacağımı bilmez haldeydim. Kafam çalışmıyordu. Her zaman beni zor durumun içinden çıkaran planlarım şuan aklıma gelmiyordu. Her şey durmuş ve bitmiş miydi? Belki de teslim olup usluca onlarla hastaneye gidebilirdim. Zihnimdeki karışık düşünceler denizinde boğulmak üzereydim. Gözyaşlarım yanağımdan akıp giderken kapıda siyah bir siluet belirdi. Korku her yanımı sararken kalbim durmak bilmeden atıyordu. Bir yandan nefesimi tutmuş beklerken bir yandan da adamın beni fark etmeden çekip gitmesi için içimden dualar ediyordum. Bunları hak edecek ne yapmış olabilirdim? Ben hangi suçu işlemiştim de cezasını canımla ödüyordum şimdi?
Adam içeriye bir adım attı. Karşısında duran duşa kabinin içine baktı. Kimseyi görememişti. O etrafı didiklerken ben ise kabuğuna çekilmiş bir kaplumbağa gibi dizlerimi kendime olabildiğince sıkı çekmiştim. Nefesimin sıcaklığı içimi ısıtmaya yetmiyordu. Artık gözlerim kapatmış mantıksız bir bekleyişin içine girmiştim. Babamı bu virüs yüzünden kaybetmiştim zaten. Şimdi de sıra sevdiklerimden sonra bana mı gelmişti? Düşündükçe ruhum hasta oluyordu sanki.
Bir anda kalp atışlarım, nefesim, ellerim ve tüm düşüncelerim toparlandı. Adam banyodan çıkarken sert sesi ile ''Burası boş'' dediğini duydum. Sevin çığlıkları atabilirdim. İçimdeki coşku hat safhadaydı. Şuan ölmeyeceğimi bilmek beni mutlu etmişti. Yaşama dair tek umudum küçük bir tohumken şimdi yeşerip filiz olmuştu.
Gözyaşlarımı silerken bu evden nasıl kaçacağımı düşünüyordum. Bu adamlara yakalanmadan kaçmak bir hayli zor olacaktı. Ama bana zaman kazandıran bir şey olmalıydı. Adamlar evin her yerindeydi. Ve onlar gidene kadar beklemem anlamsızdı. O zamana kadar bulunma ihtimali yüksekti.
''Hey, buraya gelin.'' salondan gelen bu sesle irkildim. Adamların ayak sesleri salona doğru ilerliyordu. Yerden doğrulup fark edilmeden salona doğru bakmaya çalıştım. Ama salon banyoya göre uzaktaydı. Adamların hiç birini görememiştim. İçimde hissettiğim soğukluk beni tedirgin ediyordu. Bu kovalamaca çocukken oynadıklarıma hiç benzemiyordu.
Adamların salonda olması bana zaman kazandırabilirdi. Hızlı ama sessiz adımlarla hole doğru yöneldim. Kapıyı açık bırakmış olmaları işimi kolaylaştırmıştı. Kapıya hiç dokunmadan açık kalan kısımdan sıyrılıp dışarı çıktım. Dışarıdaki ayakkabılarımı usulca giyip merdivenlere yöneldim. Her şey düzgün ilerlese de içime düşen bir kuşku vardı. Sanki bir şeyler ters gidiyor gibiydi.
Apartmandaki dış kapı kilitliydi ve benimde yanımda anahtarım yoktu. Bu yüzden ön kapıdan çıkmazdım. Onun yerine bodrum katındaki dışarıya açılan kapıdan çıkabilirdim. Böylesi daha mantıklı olurdu. Adamlarda muhtemelen bodrum kapısından girmişlerdi içeri. Elimi tırabzana sürterek dengemi sağlamaya çalıştım. Bir yandan çabuk ve diğer bir yandan da adımlarımı duyulmayacak bir şekilde atmaya çalışıyordum. Etraf sessiz olsa da ben içimdeki seslere katlanamıyordum. Bütün hayatım düz bir çizgiden ibaretti.
Adımlarımı ne kadar yavaş atarsam atayım yine de bulunduğum ortamda yankı yapıyordu. Bu durum her ne kadar sinirimi bozsa da ilerlemeye devam ediyordum.
Sonunda bodrum katına geldiğimde bitkinlikle ayaklarımı tam karşımda duran kapıya doğru sürüklemeye çalıştım. Etraf toz içindeydi. Odanın sol üst köşesinde içeriye güneş ışığı girmesini sağlayan küçük bir pencere vardı. Sağ tarafımda ise büyük bir kitaplık vardı. Ama üzerinde olması gereken kitaplar yoktu. Onun yerine rafın en üst katında başında sarı bir tacı olan siyah saçlı ve kırmızı elbiseli oyuncak bez bir bebek oturuyordu. Tozdan hapşırmamak için burnumu tıkadım. Kapının dibine vardığımda elimi kapının koluna attım. Kapı kolunu sakince çevirip ittim. Ama etki etmemişti. Bu kapıda mı kilitliydi? Bir kaç defa aynı işlemi tekrarladım. Hiç bir faydasını göremeyince kendime doğru çektim. Sanırım hayatımın en kötü veya en şanssız gününü yaşıyordum. Kapı kolu elimde kalmıştı. Bu ambiyansta paniğe kapılmamak elde değildi.
Sırtımı kapıya verdim ve derin bir iç çekerek yere çöktüm. Gözlerimi kapadım. Sanırım adamların bu binadan gitmelerini beklemem gerekiyordu. Bu cidden çok sıkıcı bir durumdu. Nerdeyse bütün hayatım boyunca bazı şeyleri beklemekle geçirmiştim. Mesela istediğim bir kitabı almak için paramın birikmesini beklemek, okulumu bitmesini beklemek ve babamın geri dönüşünü beklemek. Şimdi ise evimdeki adamların gitmesini beklemek. Sanırım hayatımın adı 'beklemek' olmuştu.
Alnımdan akan terleri koluma sürterek sildim. Ve oturduğum yerden kalkıp bir kaç adım ötemdeki lambayı açtım. Ama gözlerim karşımda gördüklerim karşısında fal taşı gibi açılmıştı. Asker üniformalı 3 adam karşıma geçmiş bana silahlarını kafama doğru doğrultmuşlardı. Gerçekler şimşek gibi çarptığında her şey kafamda daha net oturmuştu. Adamların buradan gidebilmeleri için bodruma inmeleri gerekirdi. Bunu nasıl düşünemediğim için kendime defalarca kızdım. Ama iş işten geçmiş yapacak bir hamlem kalmamıştı.
İçlerinden biri ''Ellerini kaldır!'' diye bağırmıştı. Ama ben hiçbir şey yapamamıştım. O an hiç bir şeyin farkında değildim. Ne yapmalıydım o anda? Hiç farkında değildim. Adımlarım geriye doğru sendeledi. Ve sırtım duvara çarptı. Bu biraz acıtmıştı. Gözlerim kısılmıştı bir anlığına o acı yüzünden.
''Yere yat!'' adamların yüzü gözükmüyordu. Yüzlerinde siyah maskeler vardı. Boynumun arka kısmında bir şey hissettim. Bu sanırım lambanın anahtarıydı. Bu adamlara teslim olamazdım. Kafamı aşağı doğru sürtüp lambayı kapatıp buradan kaçabilir ve özgür olabilirdim. Ama sırası değildi. Onları oyalamam gerekiyordu.
''Ellerimi mi kaldıracağım yoksa yere mi yatacağım?'' Sesim titremişti. Zayıf gözüktüğümün farkındaydım. Ama bu sözümün onları sinirlenmesi işime gelmişti.
''Bizimle dalga mı geçiyorsun?'' Bunu diyen adam bana doğru bir adım attı. ''Ellerini kaldır seni aptal!''
Korkum her seferinde üzerine katlanıp çoğalsa da belli etmemeye çalışıyordum. ''Ama niye, ben ne yaptım? Ben suç işlemedim. Beni götüremezsiniz.''
Adamlar şaşkınlıkla birbirlerine baktığında kafamı aşağı doğru sürterek lambayı kapattım. Ve hızla adamların bana tuttukları silahlardan birini tek elimle adamların birinin yüzüne denk getirdim. Elimde kalan kapı kolunu başka bir adamın kafasına geçirdim. Toz yığını her hareketimde çoğalıyordu. Pencereden ışık gelse de tozlardan yine de önümü zar zor görüyordum. Koşarak merdivenlere yöneldim. Elimde kalan kapı kolunu cebime atarken duvara doğru yaslandım.
Önümü güçlükle görsem de ilerlemeye devam ediyordum. Öksürüklerim durmak bilmiyordu. Elimi sallayarak tozların kaybolmasını amaçladım. Ama biri benim elimi tuttu. Kalbim şiddetli bir biçimde çarptıkça adam kolumu daha çok sıkıyordu.