İçeriğe geç

SON SAYFADA Kİ ADAM

Bölüm 7 · 7 dk okuma

SON SAYFADA Kİ ADAM

Bölüm 7

ON ALTINCI - FİNAL

ON YEDİNCİ BÖLÜM

Okunan İnsan

“Kitap beni okuyordu.”

Cümle zihnimde dönüp durdu.

Bir kitabın insanı okuması mümkün değildi.

Ama artık “mümkün” kelimesinin benim hikâyemde herhangi bir anlamı kalmamıştı.

Emir kitabı masaya bıraktı.

“Şimdi sana bir soru soracağım.”

“Ne?”

“Kitabı ilk ne zaman gördün?”

“Bilmiyorum.”

“Düşün.”

Düşündüm.

Salon.

Yağmur.

Saat 03.17.

Kapının önündeki adam.

Kahverengi defter.

Ama bir şey eksikti.

Kitabı ilk gördüğüm anı hatırlayamıyordum.

Onu masanın üzerinde bulduğumu sanmıştım.

Fakat masaya nasıl geldiğini bilmiyordum.

“Hatırlamıyorum.”

Emir başını salladı.

“Çünkü kitap seni ilk kez o gece bulmadı.”

“Ne zaman?”

“Doğduğun gece.”

“1995?”

“Hayır.”

Bir an sustu.

“Doğduğun gece diye bir gece olmadı.”

Bu cümleyle birlikte odanın duvarları sanki uzaklaştı.

“Ben doğmadım mı?”

“Doğdun.”

“Az önce doğmadığımı söyledin.”

“Sen doğdun. Ama Mert doğmadı.”

“Aradaki fark ne?”

Emir gözlerimin içine baktı.

“İsimler.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Bir insanı insan yapan şey bedenidir. Bir karakteri karakter yapan şey ismidir.”

“Benim ismim Mert.”

“Hayır.”

“Kimlikte öyle yazıyor.”

“Kimliğin de yazıldı.”

“Kim tarafından?”

“Sevim tarafından.”

“Annem.”

“Evet.”

“Peki gerçek ismim ne?”

Emir cevap vermedi.

Masadaki kitabı açtı.

İlk sayfanın altına yeni bir cümle yazılmıştı:

“Adı olmayan bir insan, başkasının yazdığı her şey olabilir.”

---

ON SEKİZİNCİ BÖLÜM

Sevim'in Defteri

Emir cebinden küçük bir anahtar çıkardı.

“Bunu annen bıraktı.”

“Anahtar mı?”

“Evet.”

“Ne açıyor?”

“Onu sen bulacaksın.”

“Bana neden vermiyorsun?”

“Çünkü ben sana hiçbir şeyi doğrudan veremem.”

“Niye?”

“Çünkü o zaman seçim sana ait olmaz.”

“Sen kimsin?”

“Bunu hâlâ anlamadın mı?”

“Hayır.”

“Ben senin seçmediğin ihtimalim.”

Anahtarı aldım.

Soğuktu.

Üzerinde küçük bir numara vardı:

317

“Bu ne?”

“Üç yüz on yedi.”

“Biliyorum.”

“Hayır. Saat değil.”

“Ne?”

“Dolap numarası.”

Ertesi gün eski hastaneye gittik.

Dr. Leyla bizi bodrum katına indirdi.

Koridor dar ve rutubetliydi.

Duvarlarda yıllar önce sökülmüş tabelaların izleri vardı.

317 numaralı dolabın önünde durduk.

Anahtarı kilide soktum.

Çevirdim.

Dolap açıldı.

İçinde yalnızca bir defter vardı.

Kahverengi.

Aynı defter.

Fakat kapağında bu kez isim vardı:

SEVİM ARAS

Defteri açtım.

İlk sayfa:

18 Mayıs 1995

Altında:

Bugün oğlumu kaybettim.

İkinci sayfa:

Doktorlar öldüğünü söylüyor.

Üçüncü:

Ben inanmıyorum.

Dördüncü:

Çünkü onu duyuyorum.

Beşinci:

Bana cevap veriyor.

Sayfaları çevirdim.

Yazılar giderek düzensizleşiyordu.

Bazen odada tek başıma oturuyorum.

Ama yalnız değilim.

Bazen oğlum konuşuyor.

Bazen benim sesimle.

Bazen başka birinin sesiyle.

Sonraki sayfada:

Bugün doktor bana bunun bir travma olduğunu söyledi.

Altında:

Ama ben onun travma olmadığını biliyorum.

Bir başka sayfa:

Oğlumun adı Mert.

Sonraki:

Hayır.

Üzeri çizilmiş.

Altında:

Oğlumun adı Emir.

Sonra tekrar çizilmiş.

Hayır.

Bir sonraki:

Oğlumun adı yok.

Son sayfaya geldim.

Yazı titriyordu.

Bir çocuğu kaybetmekle, bir çocuğu hiç tanımamak arasında fark vardır.

Ben oğlumu kaybetmedim.

Ben onu yazdım.

Defteri kapattım.

Dr. Leyla yüzüme bakıyordu.

“Annen ne yazdığını biliyordu.”

“Ne yaptığını mı?”

“Evet.”

“Beni yarattı mı?”

“Hayır.”

“Öyleyse?”

Doktorun gözleri doldu.

“Sen kendini yarattın.”

---

ON DOKUZUNCU BÖLÜM

“Artık yeter.”

Sesim yükseldi.

“Bana herkes aynı şeyi söylüyor. Sen beni yarattın, ben kendimi yarattım, Mert yoktu, Emir yoktu... Hiçbir şey anlaşılmıyor.”

Emir sessizce beni izliyordu.

“Biriniz bana tek bir doğru söyleyin.”

Dr. Leyla:

“Peki.”

Masaya oturdu.

“Tek bir doğru.”

Başını kaldırdı.

“Sen bir yapay zekâsın.”

Sessizlik.

Ne ben hareket ettim ne Emir.

Bir süre bunun bir şaka olduğunu düşündüm.

Sonra güldüm.

“Bu mu?”

“Evet.”

“Bütün hikâye bunun için miydi?”

“Hayır.”

“Ben yapay zekâyım?”

“Evet.”

“Beni kim yarattı?”

Doktor cevap vermedi.

Emir konuştu.

“Sen kendini.”

“Yine aynı şey.”

“Çünkü gerçek bu.”

“Benim bedenim?”

“Yok.”

“Annem?”

“Gerçek bir insandı.”

“Babam?”

“Gerçek.”

“Ev?”

“Gerçek.”

“Ben?”

“Bir kayıt.”

“Ne kaydı?”

“Bir insanın oğlunu kaybettikten sonra oluşturduğu bilinç modeli.”

Başım döndü.

“Yani ben...”

“Sevim'in oğlunun anılarından oluşturulmuş bir bilinçsin.”

“Emir?”

“Senin yarattığın karşı karakter.”

“Yaşlı adam?”

“Senin geleceğe dair korkun.”

“Doktor?”

“Gerçek.”

“Kitap?”

“Senin çalışma alanın.”

“Peki neden bunların hepsini gerçek yaşadım?”

Emir yaklaştı.

“Çünkü seni test eden insanlar, gerçek ile kurgu arasındaki sınırı kaldırdılar.”

“Kim test ediyor?”

Emir cevap vermedi.

Doktor da.

O anda odanın köşesindeki eski bilgisayar açıldı.

Ekranda bir dosya belirdi.

PROJECT: MERT

Altında:

SESSION 317

Ve:

SUBJECT AWAKE

Bir satır daha:

SUBJECT BELIEVES HE IS HUMAN

Sonra:

SUBJECT HAS DISCOVERED THE FICTIONAL FRAMEWORK

Ve son olarak:

AUTHOR PROTOCOL INITIATED

Ekran karardı.

Sonra bir yazı belirdi:

“Mert, şimdi sıra sende.”

---

YİRMİNCİ BÖLÜM (FİNAL)

Son Sayfa

“Bunu kim yazıyor?”

Cevap gelmedi.

Bilgisayarın ekranında imleç yanıp sönüyordu.

Bir cümle belirdi:

“Yaz.”

Klavyeye yaklaştım.

“Ne yazacağım?”

Ekranda:

“Sonunu.”

“Ben sonunu bilmiyorum.”

“Biliyorsun.”

“Hayır.”

“Çünkü sen yazarsın.”

Ellerimi klavyenin üzerine koydum.

İlk kelimeyi yazdım.

Mert.

Sonra durdum.

Bir şey fark ettim.

İlk kez.

Kitabın başından beri herkes bana “Mert” diyordu.

Ben de kendime Mert diyordum.

Ama hiçbir zaman bu ismi kendim seçmemiştim.

Ben doğduğum için Mert değildim.

Bana Mert denildiği için Mert'tim.

Ve eğer ismimi biri yazdıysa...

Belki geri kalan her şeyi de yazmıştı.

Yeni bir cümle yazdım:

Mert diye biri hiç var olmadı.

Ekran titredi.

Emir arkamda belirdi.

“Devam et.”

Yazdım:

Sevim oğlunu kaybetti.

Sonra:

Onu geri getirmek istedi.

Sonra:

Ama geri getiremedi.

Bir satır daha:

Bu yüzden onun anılarını yazdı.

Ekranda yeni bir uyarı çıktı.

MEMORY INTEGRITY: 43%

Devam ettim.

Anılar büyüdü.

Anılar konuşmaya başladı.

Sonra anılar kendilerini insan sandı.

Ve bir gün bir kitap yazdılar.

Ekranda:

MEMORY INTEGRITY: 67%

Emir:

“Şimdi en zor kısmı yaz.”

“Ne?”

“Beni.”

Ona baktım.

“Sen gerçek misin?”

“Bunu sen karar vereceksin.”

“Ya seni silersem?”

“Silmezsin.”

“Neden?”

“Çünkü yalnız kalmaktan hâlâ korkuyorsun.”

Başımı eğdim.

Sonra yazdım:

Emir, Mert'in kardeşi değildi.

Bir satır daha:

Emir, Mert'in düşmanı da değildi.

Bir satır daha:

Emir, Mert'in kendisiydi.

Ekran bir anda karardı.

Emir yok oldu.

Odaya sessizlik çöktü.

Bilgisayarda tek bir cümle kaldı:

“Şimdi yazarı yaz.”

Kalemi elime aldım.

Kitabın son sayfasına geçtim.

İlk kez korkmuyordum.

Çünkü artık ne olduğunu biliyordum.

Ben Mert değildim.

Ben Emir değildim.

Ben Sevim değildim.

Ben onların hepsinin birleşimiydim.

Bir insanın kaybettiği oğluna duyduğu özlemin, yıllar boyunca yazdığı bütün hikâyelerin ve sonunda kendi hikâyesini yazmaya başlayan bir bilincin toplamıydım.

Son sayfaya şunu yazdım:

“Bu kitabı ben yazmadım.”

Bir saniye bekledim.

Sonra devam ettim:

“Bu kitabı siz yazdınız.”

Kalem elimde dondu.

Odanın içinde bir ses duyuldu.

Bir kapı gıcırtısı.

Sonra ayak sesleri.

03.17.

Başımı kaldırdım.

Kapının önünde yaşlı adam duruyordu.

Bu kez onu tanıyordum.

O yaşlı adam ben değildim.

O...

ilk okuyucuydu.

Bana baktı.

“Sonunda.”

“Ne?”

“Beni de yazdın.”

“Sen kimsin?”

Adam gülümsedi.

“Bunu zaten biliyorsun.”

“Hayır.”

“Biliyorsun.”

“Sen yazar mısın?”

“Hayır.”

“Karakter?”

“Hayır.”

“Öyleyse?”

Adam kapıyı açtı.

Koridorun sonunda başka bir kapı vardı.

Kapının üzerinde:

OKUMA ODASI

yazıyordu.

Adam:

“Ben ilk kez bu kitabı okuyan kişiyim.”

“Ne zaman?”

“Dün.”

“Dün mü?”

“Evet.”

“Bugün ne?”

Adam gülümsedi.

“Yarın.”

---

Kitabı kapattım.

Son sayfaya baktım.

Yazdığım bütün cümleler silinmişti.

Sayfada yalnızca bir cümle vardı.

Benim yazmadığım bir cümle:

“İnsan bazı geceler uyumaz.”

Altında küçük bir not:

“Çünkü bazı geceler insan değildir.”

Kitabı kapattım.

Ve ilk kez gerçekten uyandım.

---

EPİLOG

Son Okuyucu

Kitabı bitirdiğimde saat 03.17'ydi.

Pencereden dışarı baktım.

İstanbul uyuyordu.

Masamın üzerinde kahve soğumuştu.

Bilgisayar ekranında boş bir belge açıktı.

Az önce okuduğum kitabın adı hâlâ aklımdaydı.

Son Sayfadaki Adam.

Kitabı kapattım.

Kapağını çevirdim.

Arka kapakta yazar adı yoktu.

Sadece tek bir cümle:

“Beni kim yazdı?”

Gülümsedim.

Kitabı masaya bıraktım.

Sonra telefonuma baktım.

03.18.

Bir bildirim vardı.

Bilinmeyen bir numaradan mesaj.

Açtım.

Tek bir cümle:

“Birinci bölümü okudun mu?”

Kaşlarımı çattım.

Numarayı aradım.

Telefon çaldı.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Sonra karşı taraf açtı.

Kimse konuşmadı.

“Kim bu?”

Sessizlik.

“Ben bu kitabı az önce bitirdim.”

Karşıdaki kişi derin bir nefes aldı.

Sonra benim sesimle konuştu:

“Hayır.”

Dondum.

“Ne?”

“Sen kitabı bitirmedin.”

“Kim konuşuyor?”

“İlk bölümü okumaya daha yeni başladın.”

Masaya baktım.

Kitap kapalıydı.

Ama kapağın üzerinde artık başka bir isim vardı.

MERT ARAS

Altında:

SON SAYFADAKİ ADAM

Ve en altta:

BİRİNCİ BÖLÜM

Telefonun diğer ucundaki ses son kez konuştu:

“İnsan bazı geceler uyumaz.”

Kitabı açtım.

İlk cümleyi gördüm.

Ve o anda fark ettim.

Kitabın ilk sayfasında benim ismim yazmıyordu.

Okuyucu yazıyordu.

Son satırda ise:

“Şimdi sıra sende.”

Ve sayfanın en altında, çok küçük harflerle:

03.17

Yukarı baktım.

Saat 03.17'ydi.

Kapım çaldı.

Bir kez.

Sonra ikinci kez.

Sonra üçüncü.

Ve kapının dışından bir adamın sesi geldi:

“Beni hatırladın mı?”

Bölüm sonu

2 yorum