Kapının Önündeki Adam
İnsan bazı geceler uyumaz.
Uyuyamadığı için değil; uyursa, sabah uyandığında hâlâ aynı insan olup olmayacağından korktuğu için.
Benim için o gecelerden biri değildi.
Çünkü ben zaten uzun zamandır aynı insan değildim.
Bunu ilk kez o gece, saat tam 03.17'de, kapımın önünde duran adamı gördüğümde anladım.
Önce bir gölge sandım.
Perdenin arasından sızan sokak lambasının solgun ışığı, salonun duvarına eğri bir çizgi bırakıyordu. Yağmur camı dövüyor, eski apartmanın kalorifer borularından gelen metalik tıkırtılar sessizliği parçalayıp tekrar yerine koyuyordu.
Masamın üzerinde açık duran dizüstü bilgisayarın ekranında yarım kalmış bir cümle vardı.
«Bazı insanlar hayatımıza girmek için değil, bizi hayatımızdan çıkarmak için gelir.»
Cümlenin sonuna nokta koymamıştım.
Neden koymadığımı bilmiyordum.
Belki de bazı cümlelerin sonuna nokta koymanın, onların gerçekten bittiğini kabul etmek anlamına geldiğini düşündüğüm içindi.
Saat 03.17'ydi.
Tam o sırada kapının önünden bir gölge geçti.
Başımı kaldırdım.
İlk anda önemsemedim.
Üçüncü kattaki dairemin önünden gecenin bu saatinde birinin geçmesi tuhaf değildi. Apartmanın giriş kapısı bozuktu. Bazen sarhoşlar içeri girer, yanlış kata çıkar, kapıları karıştırırlardı.
Sonra gölge durdu.
Bir insanın yürürken durmasıyla, bir insanın beklemek için durması arasında fark vardır.
O gölge bekliyordu.
Sandalyeden kalktım.
Kalbimin hızlandığını fark ettiğimde kendime kızdım.
Koridora çıktım.
Kapının hemen yanındaki küçük dürbünden dışarı baktım.
Adam oradaydı.
Uzun boyluydu.
Siyah bir palto giyiyordu. Yağmurdan ıslanmış olması gereken omuzları garip biçimde kuruydu. Başını hafifçe öne eğmişti.
Yüzünü göremiyordum.
Ama ellerini görebiliyordum.
Sol elinde eski, kahverengi bir defter vardı.
Sağ eli cebindeydi.
Yaklaşık on saniye boyunca kıpırdamadan durdu.
Sonra başını kaldırdı.
Dürbünün diğer tarafında olduğumu biliyormuş gibi doğrudan kapıya baktı.
Geri çekildim.
Nefesimi tuttuğumu fark ettim.
Adam kapıyı çalmadı.
Zile basmadı.
Sadece baktı.
Sonra döndü ve merdivenlere doğru yürüdü.
Ben de kapının arkasında birkaç saniye öylece kaldım.
Ardından aklıma, o anda hiçbir anlam veremediğim bir düşünce geldi:
Onu daha önce görmüştüm.
Nerede?
Hatırlayamadım.
Fakat bu, insanın bir yüzü hatırlayamaması gibi değildi.
Daha garipti.
Sanki adamı gerçekten görmemiştim de, onunla ilgili bir anıyı hatırlamaya çalışıyordum.
Aradaki fark küçüktü.
Ama korkutucuydu.
---
Sabah olduğunda gece yaşananları saçma buldum.
İnsan beyni, özellikle uykusuzken, sıradan olaylara anlam yüklemeye meyillidir.
Bunu bilirdim.
Ben psikolog değildim ama yıllarca roman yazmıştım.
İnsanların korkularını anlamak, benim işimdi.
En azından öyle sanıyordum.
Mutfağa geçip kahve yaptım.
Saat 08.42'ydi.
Telefonumda üç cevapsız arama vardı.
Üçü de aynı kişidendi.
Annem.
Bir süre ekrana baktım.
Annem iki yıl önce ölmüştü.
Telefonu elimden düşürmedim.
Sadece bakmaya devam ettim.
Numarası hâlâ rehberimde kayıtlıydı.
İnsan bazen ölen birinin numarasını silmez.
Bunun sevgiyle ilgisi olduğunu düşünürdüm.
Şimdi emin değilim.
Telefon tekrar çaldı.
Ekranda yine aynı isim belirdi:
Anne.
Bu kez telefonu açtım.
Karşıdan birkaç saniye boyunca yalnızca cızırtı geldi.
Sonra bir kadın sesi duyuldu.
“Uyandın mı?”
Ses annemin sesiydi.
Bardağı elimden bıraktım.
Seramik zemine çarpıp iki parçaya ayrıldı.
“Anne?”
Karşı taraf sustu.
Sonra çok alçak bir sesle:
“Onu gördün mü?”
Boğazım kurudu.
“Kimi?”
Telefonun diğer ucundaki kadın cevap vermeden önce derin bir nefes aldı.
“Kapının önündeki adamı.”
Hat kesildi.
---
Annemin ölümünden iki yıl sonra onun sesini duymak, yaşadığım her şeyi açıklamak için yeterli olabilirdi.
Deliriyor olabilirdim.
Telefonum ele geçirilmiş olabilirdi.
Birisi bana kötü bir şaka yapıyor olabilirdi.
Bunların hepsi mümkündü.
Fakat o gün beni asıl rahatsız eden şey telefon değildi.
Masamın üzerinde duran defterdi.
Kahverengi.
Eski.
Kapağında hiçbir şey yazmıyordu.
Benim değildi.
Onu nereden aldığımı hatırlamıyordum.
Defteri açtım.
İlk sayfa boştu.
İkinci sayfa da.
Üçüncü sayfada ise tek bir cümle vardı.
El yazısıyla yazılmıştı.
“Bunu okuduğun anda beni hatırlayacaksın.”
Sayfanın altındaki tarihe baktım.
14 Eylül 2018.
Altı yıl önce.
O tarihte henüz yirmi üç yaşındaydım.
Annem hayattaydı.
Ben üniversiteden yeni mezun olmuştum.
Ve hayatımda hiç roman yazmamıştım.
Sayfayı çevirdim.
Dördüncü sayfada başka bir cümle vardı.
“Saat 03.17'de kapıyı açma.”
Bir sonraki sayfada:
“Çünkü dışarıdaki adam seni tanıyor.”
Bir sonraki:
“Ama sen onu tanımıyorsun.”
Ve son sayfada yalnızca tek bir kelime vardı.
“Henüz.”
Defteri kapattım.
O sırada kapı çaldı.
Bir kez.
Sonra ikinci kez.
Sonra üçüncü.
Olduğum yerde kaldım.
Kapıya yaklaşmadım.
Çünkü saati görmek için telefonuma baktığımda ekranın üzerinde şu yazıyordu:
03.17
Ve o anda anladım.
Sabah değildi.
Ben hiç uyanmamıştım.
---
