Blackthorn Kasabası’na giden yol, şehirden uzaklaştıkça sadece uzamıyor, aynı zamanda insanın içindeki huzuru da yavaş yavaş tüketiyordu. Başlarda yolculuk normal görünmüştü. Yol kenarlarında birkaç benzin istasyonu, küçük evler ve eski tabelalar vardı. Fakat dağların arasına girildikten sonra dünya sanki geride kalmıştı. Telefonlar çekmiyordu, radyo kanalları sürekli bozuluyor ve arabanın içindeki dört kişi, dışarıdaki sessizliğin normal bir sessizlik olmadığını fark ediyordu. Yağmur, arabanın camlarına sert bir şekilde vuruyor, farların aydınlattığı yol birkaç saniye sonra tekrar karanlığın içinde kayboluyordu.
Noah Carter, ön koltukta oturmuş, elindeki eski gazete kupürlerine bakıyordu. Yirmi yıl önce Blackthorn’da yaşanan olaylarla ilgili onlarca haber vardı. Hepsinde aynı kelimeler tekrar tekrar kullanılmıştı: kayıp, cinayet, çözülemeyen dosya, bilinmeyen saldırgan. Ancak hiçbir haberde gerçek bir cevap yoktu. Sanki bütün kasaba aynı anda bir sırrı saklamaya karar vermişti.
Yanındaki Mia Collins, Noah’ın elindeki kağıtlara bakarak sessizliği bozdu. “Bütün bunları tekrar okuyup durmanın bir şeyi değiştireceğini düşünüyor musun?” diye sordu. Noah gözlerini kağıtlardan ayırmadan başını salladı. “Bilmiyorum. Ama insanların yirmi yıl önce yaşanan bir şeyi neden hâlâ konuşmaktan kaçındığını anlamamız gerekiyor.” Mia arkasına yaslandı ve camdan dışarı baktı. “Beni asıl korkutan şey şu: Eğer gerçekten bir şey saklıyorlarsa, buraya gelmemizi neden istediler?”
Bu soru arabadaki herkesi düşündürdü. Çünkü Blackthorn’a gelme fikri ilk olarak Clara Voss’tan çıkmıştı. Kasabada doğup büyüyen Clara, yıllar önce buradan ayrılmıştı. Yıllarca ailesi ve geçmişiyle ilgili hiçbir şey anlatmamıştı. Fakat birkaç ay önce eski evinden gelen bazı belgeleri bulduktan sonra Blackthorn’daki olayları araştırmaya başlamıştı. Noah ve Mia’yı da bu yüzden çağırmıştı. Bir gazeteci, eski bir polis eğitimi almış biri ve kasabayı bilen bir kişiyle birlikte bu gizemi çözebileceklerine inanıyordu.
Arka koltukta oturan Ryan Cole, bütün yol boyunca neredeyse hiç konuşmamıştı. Onu tanımayan biri sadece soğuk biri olduğunu düşünebilirdi. Fakat Noah, Ryan’ın sürekli çevreyi kontrol ettiğini fark etmişti. Yol kenarındaki ağaçlara, arkadan gelen arabalara, kapalı duran evlere dikkat ediyordu. Sanki buraya sadece araştırma yapmak için değil, bir tehlikeyi beklemek için gelmiş gibiydi.
Noah sonunda ona dönüp “Bize hâlâ anlatmadığın bir şey var,” dedi. Ryan gözlerini yoldan ayırmadı. “Ne hakkında?” Noah birkaç saniye bekledi. “Blackthorn hakkında.” Ryan’ın yüzü değişmedi ama sessizliği cevaptan daha çok şey anlatıyordu. “Bazı şeyleri bilmeden gelmek daha iyidir.” Noah buna sinirlendi. “Bizi buraya getirdin, şimdi de bazı şeyleri saklıyorsun.” Ryan bu kez ona baktı. “Çünkü bazı gerçekleri öğrenince geri dönemezsin.”
Bu cümle arabanın içinde ağır bir şekilde kaldı.
Bir süre sonra ağaçların arasından eski kasabanın ışıkları görünmeye başladı. Blackthorn dışarıdan bakıldığında terk edilmiş gibi görünüyordu. Meydandaki birkaç lamba yanıyor, bazı eski binaların pencereleri karanlık duruyordu. Kasabanın girişindeki büyük taş tabela ise yıllardır yağmur ve rüzgârla yıpranmıştı.
BLACKTHORN’A HOŞ GELDİNİZ.
Altında daha küçük bir yazı vardı.
“Gece her şeyi hatırlar.”
Clara o yazıya bakınca yüzündeki ifade değişti. Noah bunu fark etti. “Bunu biliyor muydun?” diye sordu. Clara cevap vermeden önce birkaç saniye sustu. “Çocukken bu yazı yoktu.” Mia kaşlarını kaldırdı. “Yani biri sonradan mı ekledi?” Clara başını salladı. “Evet.”
Kimse bunun üzerine konuşmadı.
Çünkü bazı şeylerin cevabı, sorudan daha rahatsız edici olabiliyordu.
Kasabanın merkezine geldiklerinde eski Blackthorn Oteli göründü. Bina yıllardır kullanılmıyordu ama hâlâ ayaktaydı. Büyük taş duvarları, eski pencereleri ve karanlık koridorlarıyla normal bir otelden çok terk edilmiş bir malikâneye benziyordu.
Clara arabadan inerken “Burada kalacağız,” dedi.
Mia binaya baktı. “Şaka yapıyorsun.”
“Hayır.”
“Bütün kasabada başka yer yok mu?”
Clara başını salladı. “Var. Ama burası en güvenlisi.”
Ryan ona baktı. “Emin misin?”
Clara cevap vermedi.
Bu, hiç kimseyi rahatlatmadı.
Otelin kapısını açtığında içeriye ağır bir toz kokusu yayıldı. Lobide eski koltuklar, kırık lambalar ve yıllardır kullanılmamış eşyalar vardı. Fakat Noah’ın dikkatini çeken şey yerdeki izler oldu. Tozun üzerinde ayak izleri vardı.
Yeni ayak izleri.
Noah hemen eğildi.
“Buraya bizden önce biri gelmiş.”
Herkes sustu.
Ryan fenerini çıkardı ve koridorlara baktı. “Clara, buranın anahtarı sadece sende mi var?”
Clara’nın yüzü soldu.
“Evet.”
O anda otelin içinde bir ses duyuldu.
Yukarı kattan.
Bir eşyanın yere düşme sesi.
Dört kişi aynı anda yukarı baktı.
Noah’ın kalbi hızlandı. Çünkü birkaç saniye önce kendilerini güvende hissettikleri yer, artık onları izleyen birinin olabileceği bir binaya dönüşmüştü.
Ryan elini kaldırdı. “Kimse ayrılmıyor.”
Yavaşça merdivenlere yöneldiler.
Her basamak eski tahtalar nedeniyle ses çıkarıyordu. Üst kata çıktıklarında uzun koridorun sonunda açık bir kapı gördüler. Odanın içinden hafif bir ışık geliyordu.
Noah fısıldadı: “Orada biri mi var?”
Kimse cevap vermedi.
Ryan önden ilerledi.
Kapıya yaklaştığında bir anda ışık söndü.
Koridor tamamen karanlık oldu.
Mia’nın nefesi hızlandı. “Telefonlarınızın ışığını açın.”
Herkes aynı anda telefonuna uzandı.
Ama hiçbirinin ekranı açılmadı.
Hepsi kapanmıştı.
Sanki bir anda bütün pilleri bitmişti.
Sonra koridorun diğer ucundan bir ses geldi.
Yavaş adımlar.
Bir insan yürüyordu.
Fakat görünmüyordu.
Noah geri çekildi.
Ryan eline yerde duran metal bir parça aldı.
Adımlar yaklaştı.
Bir saniye sonra koridorun ucundaki gölge ortaya çıktı.
Uzun boylu biriydi.
Üzerinde koyu renk kıyafetler vardı.
Yüzünde ise siyah bir maske.
Hiçbiri konuşamadı.
Çünkü karşılarındaki kişi sadece bir efsane değildi.
Gerçekti.
Maskeli adam birkaç saniye boyunca onları izledi.
Sonra yavaşça başını çevirdi ve duvardaki eski aynaya baktı.
Aynanın üzerine parmağıyla bir şey yazdı.
“DÖRT KİŞİ GELDİ.”
Noah’ın içinden kötü bir his geçti.
Çünkü maskeli adam onları öldürmek için acele etmiyordu.
Sanki bir oyun başlatıyordu.
Ryan bir anda öne atıldı.
Maskeli kişi arkasını dönüp koşmaya başladı.
Ryan peşinden gitti.
“Noah, burada kal!” diye bağırdı.
Ama Noah onu dinlemedi.
Mia ve Clara ile birlikte koridorda ilerlediler.
Aşağı indiklerinde kapının açık olduğunu gördüler.
Maskeli kişi dışarı çıkmıştı.
Yağmurun altında sadece ayak izleri görünüyordu.
Ryan birkaç saniye sonra dışarı çıktı.
“Kayboldu.”
Noah etrafa baktı.
Bu mümkün değildi.
Bu kadar kısa sürede kaçamazdı.
Tam o sırada otelin üst katından büyük bir ses geldi.
Bir kapı kapanmıştı.
Herkes yukarı baktı.
Ryan’ın yüzü değişti.
“Bu imkânsız.”
“Neden?”
Ryan yavaşça cevap verdi.
“Çünkü az önce onun peşinden giderken yukarıdan kimse geçmedi.”
Otelin içinde tekrar sessizlik oluştu.
Ve o anda hepsi aynı şeyi anladı.
Maskeli kişi yalnız değildi.