Günlerden Perşembe, Aylardan Eylül... Ve saat gece on. Bu lanetli günün bitmesine iki saat kala öylece, düşüne düşüne, yağmurdam sırılsıklam bir şekilde ıslana ıslana boş boş dolaşıyorum. Ölmek, her gün benim hayalimken, özellikle de 26 Eylül'de, doğum günümde kat be kat artıyor.
Bu boş, ıssız sokakta, elimde ufak bir güç topu oluşturup ona bakıyorum boş gözlerle. Sokak lambası hafif bir cızırtıya kapanıp açılırken, sevgili ailemi düşünüyorum dolu gözlerle. Ailem dediğime bakmayın aslında. Kendileri, altı yaşındayken sırf ölmem için 'doğum günümde' beni ormanın ıssız yerlerine götürüp ölmemi isteyen kişilerdi. Ama ne acı ki, ölmedim. Açlıktan artık yüzüm sapsarı olmuş, korkudan büzülmüş bir şekilde ölmek üzereyken bulunmuştum.
Ne gariptir, bir kaç yıl sonra yetimhaneden kaçıp da onların evinin önüne gelince, bir kız kardeşim olduğunu görmüştüm camlardan. Aynı doğum gününe sahip olduğumuz küçük bir kız çocuğu. Ama korkmayın, sevgili anne ve babam küçük kız kardeşime oldukça iyi bir şekilde bakıyorlardı. Ona gösterdikleri sevgi o kadar fazlaydı ki, onlarla yaşadığım yılların toplamındaki bana verdikleri sevgi, kız kardeşime verdikleri sevginin zerresi bile değildi.
İşte şimdi, yeniden bu zamana dönersek eğer, hâlâ daha kardeşim Efra'yı kıskanıyorum. Biliyorum ki bu çok çocukça bir şey ama gene de hislerime engel olamıyorum. "Benim eksik neyim var ki ölüme gönderirlerken, onun neyi fazla ki onu sevgiye boğuyorlar" düşüncesi beynimin her tarafını işgal etmiş durumda.
İşin sonucuna gelirsek, bu lanet olası güçler yüzünden yaşamadığım şey kalmadı. Bana verilmesi gereken sevginin zerresini alamadım sevgili ailemden. Yetimhaneden kaçtıktan sobraki günlerde, bir kız çocuğu olarak sokaklarda çok zor vakitlerden geçtim, bu da hiç kimsenin umrunda olmadı. Bu güçlerin sebebini de anlamadım aslına bakarsanız. Bir "Mucize" değildim ben. Herhangi bir kitabın ya da filmin ana karakteri de değildim. Kurtarmam gereken bir dünya yoktu, ya da ne bileyim bu güce sahiip olanilmek için özel bir sebep... Daha çok, bir lanetti bu güçler. "Ucube" olarak adlandırılmama, küçük yaşta ölüm ile tanışmama sahip olan bir lanet...
Şimdi, belki de "neden ölmedin o zaman" diyorsunuz bana. İnanın, ölmeyi gerçekten çok istedim. Her günüm farklı intihar şekillerini denemekle geçti. Öyle bir güce sahiptim ki, ölmeme bile izin vermiyordu. Ne zaman havasızlıktan ya da kan kaybından bayılacak olsam yaralarım yavaşça iyileşiyor, sapasağlam uyanıyordum yeni günlere. Ne zaman, "Tamam işte bu gün benim son günüm!" Desem, gözlerimi huzurla kapatsam dünya bana bir yerleriyle gülüyor, ve yeniden uyanıyordum acı gerçekliğe.
Ve bir de, Rüzgar vardı. Abim, dert ortağım, dostum, kardeşim, her şeyim, kan kardeşim.... Beni hayata bağlayan bir umut ışığı, kopmak üzere olan bir halat... Nasıl anlatabilirim ki size onu? Uğruna "Öl!" Deseler öleceğim, "Dünyayı yok et!" Deseler edeceğim tek insan... Beni o ormanda ölmek üzereyken bulan kişi oydu mesela. Yetimhaneden kaçtığımda beni bulan, yeniden oraya gitmem için yalvaran, iyiliğimi düşünen tek insan. Gerçi, asla ayrılmamıştım onun peşinden. Tabiri caizse bir sülük gibi peşine takılmış, soluğu her zaman onun yanında almıştım. O 14, ben 10 yaşındaydım o zamanlar. Ama gene de yaşına göre oldukça olgun birisiydi. Beni yanına alıp da bir harabede yaşadığımız vakit, gözlerinde her zaman var olan bir korku görürdüm onun. Kendisi için değildi, onu tanıyordum. Hiç bir zaman kendisine gelecek olan şeylerden korkmamıştı. Ama ne zaman beraber sokağa çıksak, ya da herhangi başka bir zamanda, her zaman tetikte olurdu vücudu. Her an gelebilecek bir tehlike...
Şu yaşıma geldim, o korkuyu hâlâ daha gözlerinden atamadığını görüyorum zaman zaman. Büyük bir endişeyle bakıyor gözlerime. Hâlâ daha bir şeylerden veya birilerinden korkuyor fakat kimden veya neyden korktuğunu hâlâ daha bilmiyorum. Belki de bu yüzdendir, şu anda telefonumu onlarca kez araması. Gerçi, suç bende sevgili okuyucularım çünkü evde olmam gereken saat bir saat öncesiydi. Ama özellikle bu gün 24 saat boyunca yanlız kalmam ve neden ölmediğimi düşünmem için bana ayrılmış bir gündü. Nasıl böyle bir ayrıcalığı atlayabilirdim ki?
Arkamdan gelen çatırtı, tüm bu düşüncelerimin sonu oldu. Bu sonsuz karanlıkta, karanlığı ışığa boğacak tek kişinin geldiğini arkama dönmeden dahi anlamıştım. Arkama döndüğümde ise, nefes nefes kalmış onunla karşılaştım. Eğilmiş, nefeslerini düzene sokmaya çalışıyordu. Sonunda yanıma geldiğinde ise gözlerindeki büyük endişe, öfke karışımlarına rastladım. İlk önce öylece bir göz gezdirerek iyi olduğuma emin oldu, sonrasında ise kendisine kalan öfkeye 2 elle tutundu.
"Elzem!" Dedi büyük bir öfkeyle. "Gerçekten her zaman beni delirtmeyi nasıl başarıyorsun anlamıyorum." Hararetli bir şekilde konuşuyor, kızarık gözleri üstüme üstüme geliyordu. Sustum, çünkü haklıydı...
"Sana dedim! Yanlız kalmak istiyorsan kal, nereye gitmek istiyorsan git ama telefonlarını her nerede oluyorsan ol aç dedim!"
"Abi..." Diyerek onu sakinleştirmeye çalıştım ama beni duymadan bağırmaya devam etti.
"Allah aşkına ya! Ya başına bir şey gelseydi? Ya bir şey olsaydı sana Elzem?"
"Abi!" Dedim biraz daha sesimi yükselterek. Yok... Kesin bir şey olmuştu çünkü bu kadar endişenin başka bir açıklaması olamazdı.
"Özür dilerim ama ben iyiyim bana bir şey olmadı kendine gel artık!"
Biraz daha sakin miydi sanki artık? Bundan güç alarak konuşmaya devam ettim. "Ne oldu? Ne oldu abi? Benim her zaman böyle yaptığımı biliyorsun. Başka zaman olsa biraz söylenir susarsın fakat şimdi delirmiş gibi bağırıyorsun. Ne oldu da bu kadar korktun?"
Gözlerini devirdi, arkasını döndü. "Bir şey olmadı" dedi soğuk bir sesle. Ve sonrasında ise aynı ses tonuyla devam etti. "Kalk, hava soğuk hasta olacaksın."
Ayağa kalktım ve yürümeye başladık her ikimiz de. Göz ucuyla ona baktım. Demirden daha sert bir ifadeyle yola bakıyordu. "Daha nereye kadar böyle devam edeceksin abi?"
Benim sesimi duyunca yüzü biraz olsun yumuşar gibi oldu ama benim olduğum tarafa bakmadı bile. "Neye devam edecekmişim Elzem?"
Yola bakıp biraz düşünürmüş gibi yaptım. "Trip atmaya?"
Yüzünü bariz bir şaşkınlık kapladı sonrasında ise güldü. "Kim? Ben mi trip atıyor muşum?"
"Atmıyor musun abi? Sabahtandır yüzüme bakmıyorsun. Az kaldı kardeşlikten reddedeceğini sandım"
Söylediklerimle yeniden güldü ama sessiz kaldı. Yüzünü yeniden bir karanlık kapladı, elleriyle yüznü sıvazladı. "Gerçekten n'oluyor? Ne bu endişe?"
"Gerçeği mi öğrenmek istiyorsun Elzem?" Başımı salladım sessizce. Ve o, bu sessiz kabulle devam etti sözlerine. "Avcılar yerimizi bulmuş olabilirler Elzem. Bazı şüphelerim var. Eğer seni bulurlarsa gerçekten yapmadık hiç bir şey bırakmazlar." Biraz soluklanarak devam etti sözlerine. "Onlar gerçekten çok korkunç insanlar Elzem. Öyle bir teknolojileri var ki, senin hiç bir gücün onların üzerine işlemiyor.Dünyanın en iyi element kullanıcısı dahi olsan onların karşısında normal, zayıf bir insana dönüşüyorsun. Anlıyor musun beni?"
"Anlıyorum..." Elbetteki anlıyordum. Sadece bu cümleyle bile onun bu karanlıkta buz tutan yüzünü görebiliyordum... Avcılar... Abimin günlerce kabuslarını süsleyen, en büyük korkusu olan insanlar. Element ya da herhangi başka bir güce sahip olanları avlayan normal insanlar... Açıkçası ben onlarla hiç karşılaşmadım ama abimin onlarla bir geçmişi vardı. Şimdi anlıyordum işte bazı şeyleri. Eğer gerçekten de bizi bulmuşlarsa, bundan sonraki hayatımız gerçekten de çok zor geçecekti...




