İçeriğe geç

SON KURT

Bölüm 15 · 7 dk okuma

SON KURT

Bölüm 15

TÜNELİN DERİNLİKLERİ

Dünyamızın rengarenk bitkiler ile dolu dağları ve yemyeşil ormanları insanoğlunun daha önce kirletip de hiç kavuşamadığı temiz mi temiz osijeni ile cezbettirmeye yetiyor'da artıyordu. İnsanların, ne kendilerine nede etrafında barındırdığı varlıklara artık pek bir zararı'da yararı'da olmuyordu. Her geçen gün dahada temizlenip daha harika bir hal alan dünyamızın güzellikleri tüm evrende yaşayan zararlı veya zararsız tüm canlılar tarafından bilinip hiç kavuşulmayacak kadar uzaklarda olsak bile merakı bile onlara yetiyordu.

Ben başta olmak üzere tüm kabilelerimizin hepsi bu dünyamızı koruymaya dair kalben söz vermiştik. Bende kutsal koltuğumda oturmuş bu gün yağan yağmurun altında güzel yağışını ve hafifçe esen rüzgarın verdiği huzurun keyfini en azından geçici de olsa yaşayıp tadına bakıyordum. Şuan o kadar güzel bir anın tadını çıkarıyordum'ki anlatmayı bir kenara bıraksak, yaşayarak bile bitmezdi. Bu hafif havanın eşliği ile birlikte kurtlarda kendi yuvalarına dönmüş uysalca uyuyup dinleniyorlardı, sessiz ve yumuşak bir gün geçiriyoruz.

Üzerinde oturduğum koltuğum ben, kurda dönüşüp kral olduğumdan ve Taletta yaratıklarını yok ettikten sonra ormanın en yaşlı ve en büyük ağaçlarından biri olan bu ceviz ağacı büyük bir koltuğa dönüşerek üzerine oturmam adına hizmet etmişti. Benden hariç kimse o ağacın üzerinde otururmya cüret ederse ağaç korkunç bir yaratık haline bürünüp oturan kim olursa olsun öldürüyordu.

Yağmurun altında koltuğumda otururken aklıma, ninemin daha önce anlatmış olduğu efsaneler ile dolu hikayelerden biri gelmişti ve bana hep bu konuda bir olay anlatırdı.

" Ağrı dağı dünyanın en büyük 2.dağıdır ve eski zamanlarda insanlar koyun otlatmak için dağlara çıkar yaklaşık 5/6 ay kadar köylerine, yaşadıkları yere gelmezlerdi. Bir gün yine Ağrının kendisine yakın bir köyünde bir çoban köpeklerini'de yanına alarak dağlara yol almış fakat o yıl yağış az yağdığı için ekinler az çıkmış otlar gün dönümünden bir ay önce kurumaya başlamış ve bir süreliğine kıtlık olmuştu. Bu normal bir zamanlama için çok erkendi ve otlar az çıkınca köylü mahsüllünü gerektiği kadar alamamış, çoban ise otun az olmasından dolayı koyunlarını bütün gün doyurmak için oğraşmış gecesini gündüzüne katıyordu. Ne yapalım, ne edelim derken çobanın aklına iyi bir fikir gelmiş koyunları çırağına emanet edip köye muhtarla görüşmek için geri dönmüş ve çoban aklındakini söylemişti.

"muhtar! Biliyorsunuz'ki bu yıl çok zor bir dönemden geçiyoruz, ben diyorum'ki koyunları ağrı dağının eteklerine'mi çıkarsak?

Yoksa durumumuz hiç bir bakımdan iyi olmayacak dağda ot bir yana çöp tranesi bile zor bulur hale geldik. Görünüşe göre köylünün balyaları'da az diyerek muhtarı ikna etmeyi başarmıştı.

Çobanda sürüsünün yanına dönüyordu.

Telefon bile daha keşfedilmemişken çobanda mecburi olarak elinden geldiğince hızlı yol alıp hem çırağına haber verip hemde ağrı dağına sürüsünü bir an önce çıkarmak istiyordu. Çoban hızlı davranmakta çok haklıydı çünkü önlerinde zor bir yol var koyunların hem tok hemde yorgun olmaması gerekiyordu bunun içinde yavaş yol alıp ağrı dağının eteklerine gerektiğinden daha kısa bir zamanda çıkmayı başarmışlardı. Çoban komşuları içinde memnun kalmayı çok sever ve bu konuda'da çokta hayvanlarına gayret gösterirdi.

Ağrı dağına varmışlardı en sonunda. Bu onlar için avantajlarla dolu olduğu gibi tehlikeleri'de her zaman beraberinde getiriyordu. Çoban 3 ay boyunca hayvanlarını her gün tok tutabilecekti fakat dağın sık ormanları Kurtlar, ayılar ve birsürü yırtıcı hayvanlarla doluydu. Bir gece ansızın sürünün içine girip tüm sürüyü telef edebilecek hayvanlar vardı ama yinede çabanın azim, kararlılık ve cesaretiyle sürüsünü koruyordu.

Gündüzleri çoban, geceleri ise çırağı nöbet tutuyordu. Yanında 30 mermi elinde ise tek mermi alabilen bir tüfek vardı. Dağ, keçi derken bir kaç gün geçirmişler'di ve aylardır ilkkez yağmur yağmaya başladı hemde sağınak hâlinde. O kadar şiddetli yağıyordu'ki artık dayanılmaz çoban ve sürüsü için hal almaya başlamıştı ve bunun üzerine bir sığınak aramaya başlamışlardı. sağınak yağan yağmur ile başlayan yağışın beraberine sel felaketini getirip koyun sürüsünü telef etmesi'de bir olasılktı.

üç gün boyunca yağan yağmurun zorlukları arasında bir mağara sonunda bulmuşlardı, 5000 km uzunluğunda'ki bu dağın aralarında bulunan bu mağaraya sığındılar. Tüm koyunları alabilecek kadar derin ve bir o kadar'da geniş bir mağaraydı. Fakat mağaranın sonu hiç bir şekilde görünmüyordu hayvanlar sıcak mağarada tok yatarken çırakta bir ateş yakıp yemek koydu.

Çoban mağaranın içini merak edip eline yedek gaz lambasını alarak mağaranın içine doğru yol almıştı. Yaklaşık 2,3 saat yürümüş fakat bir türlü mağaranın sonunu bulamıyordu ve bunun üzerine bir kaç saat daha ilerledikten sonra yavaş yavaş korkmaya başladı.

Mağaranın derinliklerinden garip garip çığlık ve bağırış sesleri geliyordu ve o an ayağına bir sert cisim takıldı ve kafasını yere doğru eyip baktığında parça parça insan kemikleri gördü bunun üzerine heycan ve panik hâlinde geri dönüp koşarak sürüsünün yanına döndü ve tüm hayvanlarını oradan alarak asla birdaha elmeyecek şartı ile birdaha o mağaraya o çoban dışında hiç kimse girmedi.

İşte yağmur yağarken aklıma ninemin anlatığı bu güzel hikaye bir anda aklıma geldi. Kabilemi toplayıp o bahsedlen yeri bulduktan sonra o dağa ve mağaraya yerleşmek istiyordum aynı zamanda kabile liderleri tarafından bu olay olumlu bir şekildekarşılandı. Bu önümüzde'ki bir hafta sonunda orada olacağız.

yağmurun dinmesi ile birlikte yola koyulacağız fakat yinede bu kutsal mekanlarımızı yanlız bırakmayacağız hem böylece benim yerimi bir süre insanlar ve düşmanlarımız bilemeyecek olmaları da bizim adımıza avantaj olabilirdi. O anlatılan mağara gerçekten var'mı diye bakmak için çok sabırsızlanıyordum. Kabilem hazırlıklarını yapıp yuvalarını kapatıp tüm hazırlıkları bitirdikten sonra yola koyulduk kabileyi kendimle beraber götürmemin elbette bir sebebi bir amacı vardı. Dağın stratejik konumu ve yüksekliği bizim için sadece sıradan dağdan ziyade bir kale halindeydi.

Sınırlarına vardığımızda koca uçurumları, yüksek ve sık ağaçları ile birlikte hiç erimeyen o tepesinde'ki karı uzaktan hemen göze çarpmıştı. En dik yamaçlarında tepeye çıkabilmek için patika yollar kurmuştuk ve bu dağlara biz sahip çıkmazsak bir başkası sahip çıkacak.

Bu üstü sadece toprak, altı ise sadece kayalık olan bu dağın çok özel bir konumu vardı. Tepesi hiç bitmeyen karla kaplı sert iklime sahip bu topraklar benimde çok ilgimi çekmişti.

Dağın her yerini tanıyıp yerleştikten sonra o denilen mağarayı aradım. İki günlük kısa bir sürede bulmamız mümkün olmuştu. Dağın arka tarafı yukarıdan aşağıya doğru süzülen eyimli bir tarafı varken ön tarafı ise kilometrelerce uzunluğundaki uçurumları vardı.

Demek gerçekten o mağara varmış. Heycan içinde derinliklerine girip ilerlemeye başladım. Gerçekten'de çok ninemin anlattığı kadar ıssız, havasız ortam ve karanlıkmış. Hiç durmadan bu düşüncelerim olsa bile ilerlemeye devam ettim. Etrafı karanlıklar ile dolu bu derinlikleri aydınlatan güçlerim ve karanlığı bile ayırt eden gözlerim bu karanlıkta yolumu bulmakta büyük rol oynuyordu.

Baya ilerledikten sonra o çobanın gördüğü kemikleri bende gördüm ve bir taraftan'da o ürpertici sesin varlığı gerçekten kulağıma varıyordu. Bu kemiklerden sonra karşıma neler çıkacak hiç biliyorum fakat hiç tereddüt etmeden yürüdüğüm yolun iki katı kadar daha derinliklerine inmiştim ve gelen sesler dahada artmıştı. Bir süre sonra gittikçe daha da yokuş olan tünelin benn yürüdükçe değişen yerin sonunda bir dev duvar karşıma çıkmıştı.

o ürpertici sesler ve çığlıklar kesin ve net bir şekilde duvarın arkasından geliyordu. Çokta yakındı, biraz inceledikten sonra yüz metre kadar duvarın sağ tarafından bir aralık gözüme çarptı ve o yöne doğru yönelip devam ettim. Düz devam eden yol sola dönüyordu ve bir ışık uzaktan gözüme çarptı ve bazı hareketlilikler o ışığın olduğu yerden görünüyordu.

Ateşe benzer bu ışığın kaynağı nedir acaba?

Yolun sonuna vardığımda geniş alanı ve kaynayan ateşi içinde çığlıklar atan 200 insan ve ellerinde ateşten kamçılar olan ateşten yaratıklar vardı. Her vurduğunda çığlığı bile belli olmayan bu insanlar kaynayan ateşin içinde ağzı ateşin içine gömüldüğünde sadece uğultu sesi geliyor ve tekrar yaratık boğazından tutup çıkarıyor aynısı gibi tekrardan azap veriyordu.

O günde halen yağmur yağıyordu.

Bu yaratıklar 10 cehennem muhafızlarıydı birini daha önce ben öldürmüştüm. Geriye kalanları ise burdaydılar. kankırmızısı gözleri, ve bembeyaz mide bulandırıcı bedenleri olan bu yaratıklar, Yaptığı şeye dalmış kafasını bile kaldırmayan bu yaratıklar işkence çektirmeye devam ederken, elimi havaya kaldırıp kaynayan ateşe hızlıca vurduğumda ateş bir kenara savrulmuş ve sessizlik sonunda sona ermişti.

Ateşin içinden sıyrılarak bir kenara savrulan insanlar bir nebzede olsa acı çekmekten kurtuldular , o an muhafızların 9 uda bana düşman bir gözü ile baktılar. Hiç anlam veremediler kim ve ne olduğumu bilmiyordular o acı çeken insanların hepsi bitmeyen bir korku içinde bir kenara çekildiler .

O kadar acı çekmiştiler'ki vücutları yanmış taşlara benzer bedenlerinin çırılççıplak oldukları beli bille olmuyordu.

havaya zıplayarak içlerinden bir yaratığın üzerine saldırdım ve bana gücü yetmeyen bu yaratığın boğazını dişlerimin geçirirken . Hepsi birden kamçılarını kullanıp etrafımı sardılar.

Etrafımı sımsıkı saran bu yaratıkların elindeki kamçılarına tutunarak bedenlerine bir enerji yolladım. Hepsi birden bağırıp savunmasız hale gelip yere düştüler. Eşyalarını bile kullanamaz haldelerken ayağı kalkıp ateşin içine saklandıklar. İçlerinden bir an çıkıp kamçıları ile üzerime ateş püskürtüp vurup birdaha aynısı gibi saklanıyorlardı. Bende özel güçlerimi kullanarak dışarda yağan yağmurun her bir damlasını tünele doğru yönelttim.

Sel olarak içeriye doğru akan su sesleri bile her geçen an daha net aşığıdan duyuluyordu. yaratıklar bana vurup tekrar ateşin içine saklanıyorken bir kaç dakika sonra tonlarca su her yeri kapladı ve bir zaman sonra ateşin hepsi sönmeye başlamıştı ve içinde kalan insanların hepsi yeni doğmuş gibi temizlendiler. O yaratıklar ise ateşten olan bu varlıklar sular içinde acı çekerek boğulup ölmüşlerdi. Yani şu anlama geliyor ki artık cehennem muhafızları benim sayemde öldürülmüştü.

Yıllardır acı çeken bu insanları'da yanıma alıp oradan ayrıldım. Dışarı çıktığımızda kurtulan insanların mutlulukları her tavırlarından belli oluyordu.

Diğer bölümde görüşmek üzere sağlıcakla kalın.

LÜTFEN OY VERME

Yİ VE YORUM YAPMAYI UNUTMAYIN

KİTABIMIZ ELEŞTİRİYE AÇIKTIR.....

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

16. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.