Ünye, Ordu – 14:03
Gözlerini açtığında, alıştığı kuş seslerini duymadı. Sadece garip bir sessizlik. O kadar derin, o kadar rahatsız ediciydi ki, sanki dünya nefes almayı unutmuştu.
Sinan yataktan kalktı. Ayaklarının altındaki parke sesi evde yankılandı. Mutfağa geçti. Ocağı açtı. Gaz geldi. Elektrik vardı. Suyun sesi vardı.
Ama insan sesi yoktu.
Pencereye yöneldi. Apartmanın önünde boş sokak... Ne yürüyen biri vardı, ne araba, ne çocuk sesi. Marketin önündeki yaşlı amca, köşe başındaki simitçi, parkta oturan teyzeler... Hepsi bir anda buhar olmuş gibiydi.
Karşısındaki camiden ezan sesi yükseldi. Öğle ezanıydı. Ama cami boştu. Ezana eşlik eden bir ses yoktu. Ayakkabısını giydi, dışarı çıktı.
Yalnızlığın gerçek sesi rüzgârda saklıydı.
Bir şehir, milyonluk bir sessizliğe gömülmüştü.
Camiye girdi. Ezan kayıttan okunmuştu. Cami bomboştu. Musluklar damlıyordu, ama abdest alan yoktu. Sağına soluna bakındı. Ayakkabılar yerinde duruyordu. Her şey sanki birileri az önce oradaymış gibi.
Ama kimse yoktu.
Arkadaşlarını aradı. Telefonlar çaldı, ama açan yoktu.
Kahkaha atan biri olsa, küfreden bir sürücü, ağlayan bir çocuk... Her şey iyi olacaktı. Ama yoktu.
Koşmaya başladı. Nefes nefese... Marketlere, apartmanlara, sahile... İnsan göremedi. Sanki dünya sadece onun için kurulmuştu, ama diğer herkes çekip gitmişti.
Bir bankta durdu. Ellerini yüzüne kapattı. Kalbi sanki ciğerlerinden daha hızlı çalışıyordu.
"Ben mi delirdim, yoksa herkes mi gitti?" dedi. Cevap yoktu. Sadece rüzgâr. Sadece yalnızlık.