İçeriğe geç

SON IŞIK SÖNDÜĞÜNDE

Bölüm 2 · 12 dk okuma

SON IŞIK SÖNDÜĞÜNDE

Bölüm 2

O Asker

Sertçe yutkundum. Benim için gelmişti. Neden? İçeri girip kapıyı arkasından kapattıktan sonra bana döndü. Şaşırmış yüzümü endişeyle izlerken bir adım attı. Ama sonra durdu. Doğru kelimeleri arıyormuş gibi bir süre bekledi. Sonunda konuşmaya kadar verdiğinde derin bir nefes aldı. “Girebilirmiyim? Size birkaç şey söylemem lazım.” O burada olmamalıydı. Eğer tekrar babam görürse dediğim gibi ölürdüm. Bunu göze alması gerekirdi. Büyük ihtimalle burada neden olduğumu biliyordu çünkü. Bunu araştırdığını biliyordum. Ona hayır demeliydim ama yine merakım daha çok basmıştı.”Hızlı olun lütfen. Her an ölümle başbaşa kalabilirim.” Kabul etmiştim ama alttan laf sokmayı da ihmal etmemiştim. Benim en güçlü silahım buydu. Bunu fark ettiği için gülümsemişti. “Bir Türk askeri baban gibi birçok kişiyle uğraşıyor. Merak etme size birşey yapmasına izin vermem.” “Vermediğiniz haliniz 4 ay komada kalmaksa verdiğiniz hali merak ediyorum.” aslında haklı olduğumu biliyordu ama bunu daha kendine bile kabul ettirememişti. Nereden bilebilirdi değil mi? “Böyle olacağını bilmiyordum. Bilseydim onu…” kaşlarımı çattığımda susmuştu. Hiç tanımadığım birinin ağzına babamı almasını istemezdim. Ne kadar kötü olsa bile. Babam da böyleydi. 12 yaşımdayken okulda biri beni fena dövmüştü. Ertesi gün babam okula gelip o çocuğa haddini bildirmişti. Tabii,bunu kendi yöntemleriyle yapmıştı. Bana başkasının dokunmasına izin vermiyordu ama kendisi en acımasızını bana yaşattırıyordu. “Bilseydiniz bile bir şey gelmezdi elinizden inanın.” Bakışlarımı ince yorganın üstündeki ellerime indirdim. “Onun elinden hiçkimse alamadı bu zamana kadar. Bundan sonra da kimse alamaz.” “İsterseniz yetkili birilerine başvurabiliriz. Sizin tek kelimeniz yeterli. Bir sürü komşunuz da şahit olmuş zaten.” “Hayır,” şiddetle karşı çıktım. “İstemiyorum.” Anlamıyordu ama yine de sorgulamadı. Aramızda sessizlik hakim olunca onu inceledim. Üzerinde askerlerin giydiği üniformalardan vardı. Üstünde çok asil durmuştu. Ayakkabılarındaki çamur çok fazla göreve çıktığını açıkça belli ediyordu. Ne kadar yıkansalarda geçmeyen yerleri vardı. Kahveyi anımsatan saçları dağınıktı. Gözleri şaşırtıcı şekilde mavinin en soluğu yani kısaca griyi anımsatıyordu. Biçimli yüzü,ademelması dikkat çekiyordu. Normalde ideal tipim diyebilirdim ama ona bakınca içimde yaşadıklarım gün yüzüne çıkıyordu. O da beni baştan aşağı süzüyordu. Üzerimde hastane kıyafeti ve hırka olmasına rağmen baştan aşağı-tam baştan aşağı sayılmaz, yatakta yatar pozisyonundaydım çünkü- beni inceliyordu. İkimizin de son durağı gözlerimiz olunca bakıştık. Bakışlarını çekmedi,bende çekmedim. Sonunda birşey hatırlamış gibi hemen harekete geçti. Elindeki çiçekle yatağıma yaklaşırken onu inceliyordum. Elindeki çiçeği yatağıma koyduktan sonra geri çekildi. Tam karşımda dururken, “Bunu size aldım. Özür dilerim. Daha önce kimseden özür dilememiştim ama size karşı mahcup hissediyorum.” Yine ilkleri biz başlatmıştık. Sırf bu inceliği kırmamak için çiçeği aldım. Nedense ben komadayken bana gelen çiçek buketinin aynısıydı. Gelen buketlerde her çiçeğin sayısı 5 olması dikkatimi çekmişti. Evet,bu buketlerde de her çiçekten 5 tane vardı. Ve komadayken gelen buketlerde menekşe,sümbül ve gelincik vardı. Bu bukette de aynı çiçekler vardı. “Bu tesadüf mü?”diye mırıldandım. “Teşekkürler beyefendi.” dedim. Adını bilmiyordum. Yardım ettiğim kişinin adını bile bilmiyordum. Kendi halime güldüm. “Adınız neydi, öğrenebilirmiyim?” Beni araştırdığına göre bilmesi gerekiyordu ama bunu galiba karşılıkla yapmak istemişti. Ya da hâlâ beni araştırdığını bilmediğimi. Resmiyetten, “İlkim,” dedim. “İlkim İzel Başkuğ” Gülümsedi ve benim gibi ismini söyledi. “Miran Aral Altuğ” Tanışma faslı bitmişti. Son kez vedalaşmak için bana baktığında zor da olsa gülümsedim. Bu şey hemen bitsin istiyordum. Her an babam gelebilirdi. Gerçi komadayken bir kere ziyaretime gelmemişti ama uyandım sonuçta. “Sizden tekrar özür diliyorum ve ayrıca beni kurtardığınız için teşekkür ederim. Siz olmasaydınız şuan ölmüş olurdum.” Ne kadar kolay söylüyordu. Halbuki daha önce hiçkimseden özür dilemediğini söylemişti. Ben birşey demeye kalmadan arkasını dönüp kapıya gitti. Son kez çıkmadan arkasını döndü. “İçimden bir ses bu son görüşmemiz olmayacağını söylüyor.” Göz kırptı. “Ve benim içimdeki ses çok kuvvetlidir.” <☆> Aral gittikten sonra bir süre boş boş duvarı izledim. Söyledikleri aklımda dolanırken aslında o kadar da kötü biri olmadığını fark ettim. Babam küçüklüğümden beri bana kötü olduklarını aşıladığı için onu beni ziyarete gelmesine şaşırmıştım. Ayrıca o çiçekte neyin nesiydi? Çiçeği tekrar kucağıma alıp inceledim. Elim acıyordu aslında ama belli etmemek benim işimdi. Sonuçta yıllardır bunu yaşıyorum. Çiçeğe bakışlarımı diktiğimde üzerinde duran not dikkatimi çekti. Yavaşça kartı alıp açtım. Küçük notu elime alıp okumaya başladım. Özür dilerim. Buraya iletişim bilgilerimi bıraktım. Birşey olursa ya da kararınızı değiştirirseniz bana ulaşabilirsiniz. Çok beklerdi. Yıllardır yanımda olmayan birinden yardım isteyemezdim. Bunları yaşadığımda yanımda değildi. Tabii,bu sefer en acısına şahit olmuştu ama yine de bu birşeyi değiştiremezdi. Bir kere yardım etmesi her şeyi sarpa sarardı. Bu mektupta garip olansa diğer buketlerdeki kağıdın aynısı olmasıydı. Diğer buketlerde de mektup vardı ve her mesajda özür diliyordu. Ben bunu komşumuz Yalvaç’ın yardım etmeye yetişememiş olmasına yormuştum. Mektupta aynı bunun gibi koyu yeşildi. Üzerinde bir damla kan ve yıldız işareti vardı. Tabii kan dondurulmuştu. Türk bayrağına çol benziyordu. Anladıklarımla dona kaldım. Yoksa… Yoksa ben komadayken sürekli bana çiçek getiren o muydu? Neden? Neden bana yardım ediyordu? Neden bunu yapıyordu? Neden çiçek getiriyordu? Neden sürekli özür diliyordu ve neden teşekkür edip duruyordu? Neden neden neden… Derin bir nefes alıp çiçeği bıraktım. Aklımda binlerce soru kurnaz bir tilki gibi izinsiz aklımda dolaşırken başımı yastığa gömüp kurtulmak istedim. Neyseki ben kendime zarar vermeden sakinleşmiştim de normalde kafamı yastığa koyup gözlerimi kapatmıştım. Acaba yarın neler olucaktı? <☆> Gözlerim tekrar aralandığında şafağın ilk ışıkları odaya dolmaya başlamıştı. Bugün taburcu oluyordum bu yüzden aşağıya inip işlemleri gerçekleştirmeliydim. Daha sonradan direk eve gidecektim. Babam 4 buçuk ayın hırsını nasıl çıkarır bilemiyorum. Hastanedeyken gelip beni dövemezdi. Büyük ihtimal dövme ihtiyacını masum insanları katlederek almıştı. Yarım ay daha burada kalmıştım çünkü yaralarımın iyileşmesi zaman alıyordu. Aslında saha erken taburcu olabilirdim ama bende istememiştim. Babam buradan ne zaman çıkacağımı bilmediğinden birkaç saat dışarıda gezip kendime birşeyler alıcaktım. Belki yaralarımın kapanması şerefine normalde giydiklerimden daha kısa bir şey giyerdim. Gerçi daha hepsi iyileşmemişti ama görünürde çok az şey kalıyordu. Vücudumun daha nicesinde çok büyük yaralar vardı ama giysilerim onları kapatıyordu. İşte bu yüzden açık şeyler giyemiyordum. Dışarıdan bakılınca yazın bile kapalı giyen biri deli olarak görünüyordu. Ama aslında kimse çift taraflı düşünmüyordu. Yaralarım o kadar büyüktü ki dışarıdan gören birisi zaten hemen fark ederdi. Bunları gizlemem şarttı. Her türlü şey insanın aklına geliyordu. Yataktan kalkıp eşyalarımı toparladım. Zaten çok eşyam yoktu. Bir tek komşularımızdan en çok sevdiğim Süreyya abla birkaç giysi ve kullanabileceğim eşyaları bir çantaya koyup getirmişti. Onun dışında birde çiçekler vardı. Bu geriye burada kaldığım aylarda bile çiçekler gelmeye devam etmişti. Haliyle yığın kadar buket çiçeğim olmuştu. Bu adamın derdi neydi anlamıyorum. Bu buketleri atmayacaktım fakat toplamayacaktım da. Odamın içine,babamın olmadığı birkaç günde evimin altına bir sığınak yapmıştım. Daha doğrusu evden veyahut herşeyden kaçmak istersem giriyordum oraya ve vaktimi orada geçiriyordum. Ferah ve güzel bir sığınaktı. Babam yerini bilmediği için gizli şeylerimi oraya saklıyordum. Bunları da sığınağın bir köşesine koyabilirim. Çiçekler şimdilik kendime ayarladığım arabayla yola çıkıp biraz gezicekti. Eve geldiğimde gizli bir şekilde onları sığınağa indirmeyi başarırdım. Taburcu işlemlerimi aşağıda hallettikten sonra hızlıca arabaya bindim. Şoför,çiçekleri yerleştirdikten sonra koltuğa geçip gitmek istediğim yeri sordu. Kıyafet almam lazımdı bu yüzden kıyafetçi ilk rotamız olmuştu. En son hastaneye gelmeden kıyafetlerim kanlıydı bu yüzden onları giymek istemedim. Hastane kıyafeti ile gelmek acı vericiydi. Ama başka şansım yoktu. Korumalarımdan birisi gidip evden alabilirdi fakat babamın dikkatini çekerdi. Birçok korumam ve bana çalışan insanlar vardı. Bunun yarısı babam sayesindeyken yarısı kendi çabamdı. Babam büyük bir terörist şirketinin başının yardımcısıydı. Bu yüzden para oradan bolca geliyordu. Fakat ben babamın parasını çok kullanmayı tercih etmiyordum çünkü o paralar masum kanıydı. Bazı korumalar babamın benim için zorla tuttuğu korumalardı. Onların parasını o ödüyordu bu yüzden yarısını babam olarak söylemiştim. Kendi param ise işimden yatıyordu. Pilottum ve dolayısıyla bana yetecek kadar param vardı fakat insan bununla zengin olmuyordu. Ek olarak uçuş saatlerim dışında ingilizce özel derste veriyordum ve bu baya bana kazanç sağlıyordu çünkü çok öğrencim vardı. Bu yüzden ben içeri girmeden yardımcım bana yardım edip içeriden birkaç kıyafet almıştı. Yardımcım yani Güzin benimle çok uzun zamandır birlikteydi bu yüzden hangi kıyafetleri giyip giymediğimi adı kadar biliyordu. Güzin sadece yardımcım değil aynı zamanda tek arkadaşımdı. Babam birtek Güzin’le konuşup evine gitmeme izin veriyordu. Kıyafetleri hızlıca içerdeki kabinde değiştirdikten sonra tekrar arabaya binip biraz gezmiştik. En son bir kafe bulup oturduğumuzda Güzin açıkça olaya girdi. “Neden bir Türk askerine yardım ettin? Yani demek istediğim nasıl oldu?” Daha bilmiyordu. O olaydan sonra direk 4 ay komada kaldığım için anlatma fırsatım olmamıştı. Derin bir iç çekişten sonra iki elimle sipariş verdiğim kahvenin sıcak bardağını sıkıca tuttum. “Babam sana tek kelime etmedi değil mi?” “Söylemesi için en son ayağına yapışmadığım kalmıştı.” dediğinde güldüm. Öğrenmek için kendini yırttığını tahmin edebiliyordum. Normalde insanlar gibi dedikodu yapmazdı ama konu ben olunca boş durmuyordu. “Ormanda yürüyordum. Hangi orman olduğunu bile bilmiyordum sadece gelmiştim öyle. Etraftaki sessizlik çoktan dikkatimi çekmişti ama hava kararmaya başladığı için sorun etmemiştim.” diye anlatmaya başladım. “Ormanda daldığım için biraz derine inmiş olmalıyım. Bunu fark ettiğimde hemen dönmek istedim ama biryerlerden gelen inilti sesleri beni durdurdu. Sesin geldiği yöne gidince bir askerin yaralı olduğunu gördüm. Çok kötü haldeydi. Nedendir bilmiyorum ama tam o sırada birşey içimde kıpırdandı. Galiba onun yarasına empati kurmuştum. Aynı yaraları aldığımfa birileri yardım etmeden gittiğinde çok kötü hissetmiştim.” Nefes aldığımda yüzümü buruşturdum. O anki duygular yüzeye çıkmaya başlamıştı. “Değersiz,” dedim tükürürcesine. “Bu yüzden yanına gidip yanımda her zaman taşıdığım malzemelerle pansuman yapmaya çalıştım. Ne kadar işe yaradı bilemem ama birazcık iyi gelmişti sanki. Onu güvenli bir alana bırakmadan son kez bakmıştı gözlerime. Zoraki bir çabalama sonucu açtığı dudaklarından dökülen sözcükler nedense bir an durdurmuştu beni.” Yerde olan bakışlarımı çekip Güzin’e diktim. Alıntı yapar gibi, “Ben senden razı oldum. Vatan da senden razı olsun.” dedim. “Oysaki ben babam yüzünden vatanın bile affetmeyeceği nice şeyler yapmıştım.” Dudaklarımdan dökülen her cümle Güzin’i derinine kadar titreştirmişti. Yerinde donup kalırken yüzümü bakan gözlerini hemen çekmişti. Bakışlarını dondurduğu yerde donup kalakaldığı için titremelerini kendi bile fark etmemişti. Neden bu kadar sarsılmıştı? Birşey dememiştim bile. “Neyse,”dedim konuyu dağıtmak için. “Uygar’la aran nasıl?” Uygar’la yaklaşık 1 yıllık bir birliktelikleri vardı. Uygar onu çok seviyordu ama son zamanlardan çok tartışır oldular. Kavga konularını genelde açan hep Güzin oluyordu. Ona ne kadar söylersem söyleyeyim kendi ecelini kendi kazıyordu. Uygar’ın haklı olduğunu biliyordum. Genelde hep o haklı çıkıyordu. Bunu Güzin’le konuşamıyordum çünkü o hatasını kabul etmeyi bilmezdi. Fakat Uygar hatasını kabul ederdi. Kendini savunurdu ama hatasını hep kabul ederdi. “Yine kavga ettik.” dedi sıkıntılı bir sesle. “Eve erkek arkadaşımı çağırmıştım. O da eskiden beni seviyormuş. İşte evdeyken biraz yanıma yanaşmış. Ben fark etmedim çünkü o sırada bir anımı anlatıyordum. Tam o haldeyken Uygar içeri girmişti. Her şeyi yanlış anladı. Arkadaşımı yolladıktan sonra bana sordu. Bende cevap verdim ama bana inanmadı. Şuan konuşmuyor benle. Telefonlarıma da çıkmıyor. 2 gündür evde de değil.” “Ben Uygar’la konuşurum,merak etme. Ama sende ona anlayış göster. Ben de olsam bende öyle anlardım ilk başta.” “Teşekkürler İlkim. Benim şimdi birkaç işim var. Sen konuşuver bi Uygar’la.” dedikten sonra hemen çantasını toplayıp gitti. Bunun üzerine Uygar’ı aradım. Telefon ilk iki çalışımda açılmadı ama üçüncü aramamda sonunda açtı. “Alo?” diyen sıkıntılı sesini duydum. Kaç gündür uyumamış gibi sesi fazla yorgun çıkıyordu. “Çabuk attığım konuma geliyorsun Uygar. İtiraz istemiyorum.” dediğim gibi telefonu kapattım. Konumu atıp telefonu kapattığımda içeri giren birkaç askeri görmemle gözlerim açıldı. Hadi be! Kocaman İstanbul’da başka yer mi yoktu? Hem de içinde Miran Aral varken! Hepsi sırayla içeri girmişti. Boş,büyük bir masaya geçtiklerinde yaklaşık 7 kişi oldukları dikkatimi çekmişti. Ben ikili,küçük,cam kenarında bir köşeye otururken onlar kafenin tam ortasındaki büyük masaya kurulmuşlardı. Miran, benim tarafıma doğru oturunca içimden küfürler savurdum. Beni görebilirdi. Bu yüzden hemen telefonumu çıkarıp başımı gömdüm. Biraz cama doğru kaydığımda tanımayacağını düşünüyordum. Tam Uygar’a mesaj atıp başka bir kafede buluşmamızı söyleyecektim ki Uygar kapıdan girdi. Al şimdi birine birşey anlat birine görünmemeye çalış! Hay ben bu işin içine! Uygar masamı bulup oturunca hemen garsonu çağırdı. Garson menü kitabını önümüze koyduktan sonra gitmişti. Hemen menüyü açıp burnuma kadar sakladım. Miran’a baktığımda menüsünü incelediğini gördüm. Uygar’a döndüğümde ise bir yıkık görmeyi beklemiyordum. Gözlerinin altı morarmış,dudağını kanatmış,birkaç gün geçmesine rağmen zayıflamıştı. Ondaki bu değişimi hayretler içinde izlerken bakışları masadaki birşeyde oyalanıyordu. Bakışlarını takip ettiğimde Güzin’in bilekliğini gördüm. Bu Uygar’ın Güzin’e hediye ettiği hediyeydi. Düşürmüş olmalı diye düşünemiyordum da çünkü bildiğin konmuştu. Halbuki Uygar’ın bunu Güzin’e verdiğinde bende yanındaydım ve Uygar’ın “Bunu hiç çıkarma. Eğer benden ümidini kesersen o zaman sakince bulabileceğim yere koy ve bana hiçbirşey söylemeden git.” demezi aklıma gelmişti. Buz kesmiştim. Güzin sırf bunun için mi onu çağırmamı istemişti? Buna inanamıyordum. Bu olmuş olamazdı. Bir kere birbirlerini seviyorlardı. Uygar’ın gözleri dolarken, “Beni aldattı.” dedi. “Onu o adamla gördüm. Yanlış anlaşılma falan yok burada.” Benimde gözlerim dolarken Uygar’ın eline uzandım. Elini tuttuğumda dalgınca elime baktı. Ne zaman ona iyi hissettirmek istesem elini tutardım ve bu onu sakinleştirirdi. “Uygar. Bunun olacağını biliyordum. Seni uyarmıştım.” “Teşekkürler. Seni bu yüzden seviyorum. O senin en yakın arkadaşın olmasına rağmen onu bana karşı uyardın.” dediğinde tebessüm ettim. “Sadece sanırım üzgünüm. Bunu beklemiyordum. Fakat yürümeyeceği de belliydi.” “Kendini üzmüyorsun. Başka şeylerle uğraşıyoruz. Altın kuralımız neydi? Üzüldüğümüzde telefonda komik videolar açmaktı.” dedim kızar gibi yaparak. Gülerek telefonunu çıkarınca gülümseyip önüme döndüm. Göz ucuyla Miran’a doğru bakınca bana baktığını fark ettim. Kahretsin,görmüştü! Başımla dikkat çekmeden lavabonun önünü işaret ettim. Kalkıp oraya gittiğimde arkamdan geldiğini biliyordum. En sonunda buluşunca “Burada ne işin var?” dedim hemen. Bana deliymişim gibi bakarken ona göz devirdim.“Koca İstanbul’da her zaman geldiğimiz kafe’yi mi buldun?” deyince kaşlarımı çattım. “Neden geldiğim her yerdesin. Takip cihazı falan mı koydun bana?” “Haha çok komik.” dedi alaycı bir yüz ifadesiyle. “Sana neden takip cihazı koyayım, manyak karı.” “Bilmem,sağın solun belli olmuyor. Çiçekler falan?” “İnsanoğluna iyilik yaramıyor.” “Sen insanoğlu değil misin?” “Tamam işte,bana da yaramıyor.” “Deli.” diye somurttum. “Manyak.”diye kıkırdadı. Çatık kaşlarla karşımdaki dağ ayısını izlerken gülerek bana bakıyordu. Yaptığı espriyi çok sevmişti sanırım. Gerçi espri de sayılmaz ama neyse. “Neyse ben gidiyom o zaman.” Yanından geçeceğim sırada kolumdan tuttu. “Ben sana bu son karşılaşmamış olmayacak demiştim. Sen inanırmısın bilmem ama ben tesadüflere inanmam.” Ne anlatmak istemişti. Ben daha ne anlatmak istediğini anlamadan yanımdan geçip gitmişti. Biraz süre geçtikten sonra bende çıktım. Kendi masama doğru giderken göz ucuyla oturduğu yere baktım. Göz göze geldiğimizde yüzümü buruşturdum. Önüme dönüp Uygar’ın olduğu masaya geldim. Uygar ben gelene kadar içeceğini bitirmişti. Bende son yudumlarımı içtikten sonra kalktık. Burada daha fazla durmamalıydım. Uygar beni evin yakınlarında bırakmak istemişti ama ben reddettim çünkü tuttuğum araba dışarıda bekliyordu. Asıl onun benle gelmesini istemeliydim ama onun kendi arabası vardı. Arabama binip eve gittiğimde babamın evde olmadığını rapor almıştım. Hemen eşyaları içeri taşıttırıp yerleştirmiştim. Bunlar bir hayli yorucuydu. En sonunda bütün herşey yerleştikten sonra korumaların ve şoförün parasını ödemiştim ve onlar da evine gitmişti. Onları sadece 1 günlük tutmuştum. Korumalar 1 günlük değildi tabii ama onlara gitmelerini söylemiştim. Şimdilik daha dışarı çıkmayacaktım. Hem babam dışarıda sadece medyaya falan gözükmek için koruma tutardı. Normalde devamlı yanımda olan bir tane korumam vardı. O da Âsım’dı. Sonunda yatağıma geçtiğimde derin bir nefes almıştım. Komadaki günlerimden sonra dinlenmek benim de hakkımdır diye düşünüyorum. Yani düşünemiyorum çünkü tam şu anda babam kapıdan içeri girmiş durumda. “Kalk İzel. Benimle geliyorsun.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.