İçeriğe geç

SON IŞIK

Bölüm 1 · 6 dk okuma

SON IŞIK

Bölüm 1

B�l�m 1: Zaman

Otobüsün penceresine alnını dayamış, yolun düzensizliğinde otobüs zıpladıkça hayatsız gözlerinin yansıdığı cama kafasını çarpan Deniz mide bulantısını bastırmaya çalışıyordu. Gözlerini sımsıkı yumup tekrar açtı. Sadece 50 dakika daha dayanması gerekiyordu. Kusmayı engellemek için aklına başka şeyler getirmeyi denedi. Ağzındaki acılığı yutkunup düşüncelerinin akıntısına bıraktı kendini. Yakında evde olacaktı. Sonunda yatağına uzanıp biraz olsun öylece yatabilirdi. Saatlerce kıpırdamadan aklına nefes aldığı bile gelmeden sakince yatmak istiyordu. Azıcık da olsa bir rahatlık verdi bu fikir ona. Son zamanlarda hiç hissetmediği bir duyguydu bu.

Otobüs ani bir fren yapınca öne doğru sert bir şekilde sarsıldı. Hissettiği o minik rahatlama da buharlaşıp kayboldu. Birine mi çarpmışlardı acaba diye endişelenmedi bile pek umrunda değildi. Kendisi bile umrunda değilken başkası neden olsundu ki? Şoför bağırmaya başlayınca bakışları ön tarafa kaydı. Yolun yanında devrilmiş bir motosiklet duruyordu. Motorcu kapının oradan şoföre bağırıyordu.

- Lan görmüyor musun ezecektin beni. Nasıl araba kullanıyorsun sen!?

- Kenardan uçarak geliyorsun bu kadar insan taşıyorum di mi ben!

Kavgaya sıkılmış gözlerle baktı Deniz. Canını korumanın hırsıyla adrenaline teslim olmuş bir adam ve başı belaya girecek ihtimaliyle öfkeye kurban başka bir adam... İkisinin de hissettiklerini anlayamıyordu. Hiçbir şey hissetmiyordu ne endişe ne sinir. Sadece gıcık ve sıkıcı bir kavgaya şahit oluyordu o kadar. Gözlerini devirip öne doğru seslendi:

- Hareket edecek miyiz artık?

Kavga eden iki adam aynı anda ona döndü. Tek bir cümle ile ikisine yeni bir ortak nokta vermesi ne komikti. Şoförün gözlerine bakınca öfkesinin hedefinin değiştiğini anladı. Motorcu için bir yorum yapamadı, kaskının vizöründen dolayı gözlerini göremiyordu. Şoför sinirle kendine döndü:

- Ablacım az sabırlı olsana. O kadar acelen varsa in kendin git hadi!

Deniz adama baktı. Yarım ağız güldü biraz. Çantasını aldı ve kapıya doğru yürüdü. Kapıda adamla kavga eden motorcunun yanından geçip yola adım attı. Tahammül seviyesi mi çok düşmüştü yoksa düşünmeyi mi bırakmıştı bilmiyordu. Sağına soluna bakındı biraz. Nerede olduğuna dair bir fikri var mıydı, hayır. Telefonunu çıkardı cebinden, konumuna baktı. Sıradaki otobüs 40 dakika içinde ancak burada olacaktı. Yüksek ihtimalle kavganın bitmesini beklese daha kısa sürerdi. En azından hava tam kararmadan evde olurdu. Derin bir nefes alıp uzaktaki durağa doğru yürümeye başladı. Hayattan bıkmanın verdiği o karartıcı his içini kapladıkça adımlarını atarak değil sürerek yol alır oldu. Sağ elini çantasına attı, içinden kulaklığını çıkarttı. Sevdiği bir şarkıyı açtı kendine. Durağa vardı, oturup dinlemeye başladı. Bu şarkı tam yüzyıllık çok eski bir şarkıydı. Ama severdi eski şarkıları Deniz. İnsanların yaşamaya daha yakın olduğu zamanları çok severdi. Sosyal medyanın yeni çıktığı o zamanlarda insanlar arzuladıkları için kafayı yemişlerdi. Yine de bu zamana göre daha iyi buluyordu o zamanki toplumu. Açgözlülükle ve tatminsizlikle yaşardı insanlar o zamanlarda. Şimdi ise sadece öfke, sinir ve hiçlikle kuşanmıştı herkes. Sebepsiz kalmıştı toplum. Ne çalışmanın anlamı vardı ne okumanın ne de yaşamanın. İnsana ihtiyaç duymayan bir düzen yaratılmıştı ve koca düzende herkes kendini küçücük hissediyordu. Hissettiklerinin yarısı kadar bile değerinin olmadığını fark eden kendi gibilerse nefes almayı seçmiyor sadece alışkanlık olduğu için sonsuz bir döngüdeymiş gibi gerçekleştiriyordu. Başını durağa yasladı ve sözleri dinledi Deniz. Artık hayatta bile olmayan çok eski zamanlara ait bir adamın kendisi için söylediği sözleri...

Yine gönlüm karardı

Oysa çok umutluydum

Yağmurlar dinecekti

Gökyüzü görecekti

Yine gönlüm karardı

Kurumuş dudaklarına rağmen sesinin çıktığı kadar eşlik etti şarkıya. Gözleri hava kirliliğinden tamamen değişmiş gökyüzüne bakarken merak etti Deniz, başka bir zamanda yaşasa daha mutlu olur muydu acaba? İnsanlar seneler boyunca kutsal bir miras gibi umutsuzluğu sahiplenmeseydi de onun yerine şu rüya gibi olan hayata gerçekten kıymetli şeyleri saklasaydı daha iyi olur muydu mesela? Belki de. Cevabı asla bilemeyecekti nasılsa. Otobüs gelince zihninin derinliklerinden çıkardı kendini. Ayağa kalkıp araca bindi. Yol boyunca şarkılarına odaklandı yalnızca. Sonunda durağına vardığında hava koyu bir gölge gibi şehrin üstüne düşmüştü. Evine giden sokakları adımlamaya başladı. Dünya yaşlandıkça nasıl daha tehlikeli bir yer olmaya başlamıştı aklı almıyordu. Güvenliği arttıracak teknolojiler geliştikçe onları amaçları dışında kullanacak beş para etmez insan sayısı da çoğalmıştı. O kadar artmışlardı ki artık karanlık çökünce onların zamanı başlıyordu. Bu sebeple hava kararınca yolda olmaktan nefret ediyordu. Eve geç varmak hem dinlenecek zamanını azaltıyor hem de hayatta kalma ihtimalini düşürüyordu. Omzuna bir el değince adımları durdu. Bitti mi diye düşündü önce. Sonra kulaklarına bir ses geldi:

-Hanımefendi evinize kadar eşlik edeyim izninizle.

Vücudunun bir kısmı insana ait bir kısmı robotik bir polis bekçi onunla konuşuyordu. Onaylar bir şekilde kafasını salladı. Yüzüne baktı biraz adamın. Yarısı erimiş yüzün bir kısmını bazı destekleyicilerle daha bakılması kolay bir hale getirmişlerdi. Bu polis bekçilerin tamamı ölümden dönmüş insanlardı. Ağır kazalar yaşıyorlar ve onlardan bir şekilde canlı çıkıyorlardı. Birçoğunun önceki mesleği Mars taşıyıcılığı oluyordu bu sebepten. Dünya ve Mars arasında bir anlamda kargoculuk yapmak uzay boşluğunda birikmiş çöpler sayesinde varolan en tehlikeli iş olmuştu. Kontrol edilemez atıklar araçlara çarpıp onları ve içindekilerini ikiye bölebiliyordu. Bu kazadan sağ çıkanlar ise yaşamaya devam etmeye çalışıyorlardı. Tekrar bir vücuda sahip olabilmek için onca kablonun kendilerine bağlanmasına izin verip robotik protezlere mecbur bırakılıyorlardı. Sonra da bunun karşılığında yıllar boyu bu eşlikçi polis görevini yapmaları gerekiyordu. Dünyanın iğrenç adaletine güldü kendince. Teknolojik imkanlar bu adama eski vücudunun aynısını yapıp verebilirdi ama bunun bir ücreti vardı ve bunu bir insan karşılayamıyorsa o eski filmlerdeki cyborg benzeri makineler gibi yaşamak zorunda kalıyorlardı. Bu halleri ise onlara müteşekkir olmaları gereken bir şeymiş gibi gösterilip ücretsiz çalışanlar olarak borçlarını ödemeleri bekleniyordu. O kadar aptalca geliyordu ki Deniz'e. Bu adamın kendi hayatında büyük bir yer kaplayan bedellerin dünya gözünde toz parçaları kadar küçük olması ama yine de dünyanın o zerrelerin peşine düşmesi... O bedellerin mutlaka ödenmesi mi gerekiyordu? Öyle şeyler öyle insanların yanına kâr kalıyordu ki. Bunun mu peşine düşüyordu dünya? Bu adamın mı? Adamın yüzüne dönüp baktı Deniz. Kendisi onun yerinde olsa ne olurdu? Adam kendisinin yerinde olmak ister miydi ya da? Sağlıklı bir insan vücudunun içinde. Kendi zihnini sonlandırıp bu adama bir şans gibi bedenini miras bırakabilir miydi mesela? Bir an gözlerini kapatıp kafasını salladı aklındaki düşünceleri kovalamak istercesine. Gözleri geldikleri yeri nihayet algılayınca adama döndü:

- Evim burası teşekkür ederim eşlik ettiğiniz için.

- Rica ederim. Eğer hep bu saatlerde geliyorsanız kalıcı bir eşlikçi için başvuruda bulunabilirsiniz.

- Anladım, sağolun. İyi akşamlar

- İyi akşamlar.

Evinin kapısı varlığını algılayınca açıldı. Deniz hızla içeri adım attı.

- Hoşgeldin Deniz.

Bu selamı kendisine veren akıllı evinin hologramını görmezden gelip hızla salonu adımladı. Kendini olduğu gibi slime koltuğuna bıraktı. Antika ve çok hoyrat bir şeydi yine de işten gelirken yorgunluğunu alan en iyi eşyası buydu. Gözlerini sakince kapadı. Düzenli nefesler verirken vücudunun gayet doğal yorgunluk belirtilerine katlanmaya çalıştı. O sırada hologramı onunla konuştu:

- Size bırakılmış anonim bir mesaj var.

- Oku.

- Neden günlüğüne bu cümleleri yazdığını merak ediyorum.

Deniz'in gözleri açıldı. Yorgunluktan uyuşmuş olan vücuduna ani bir canlanma geldi. Oturduğu yerde doğruldu. Günlük? Kim günlüğüne erişmiş olabilirdi ki?

- Herkes yaşamak için bu kadar çabalarken sen neden ölmeye bu derece meyillisin? Bu bir tür istek mi acaba? O zaman dileğini yerine getirmemi ister misin? Belki de bunun yerine seni bu dileğe sürükleyenlerden tek tek kurtulmalıyımdır ne dersin? Seçimin ne, tercihin hangisi?

Hologramın tanıdık sesiyle bütün mesajı dinleyen Deniz olduğu yerde donakaldı. Gözlerini ev hologramı olan Barış'a çevirdi. Mesajı iletmeyi bitirmiş olan hologram gözlerini kırptı ve konuştu:

- Mesajın otomatik olarak cevaplanması gerekmektedir.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.