Pencerenin tahta panjurlarından sızan soluk sabah ışığı, dağ evinin salonundaki kül kokan şöminenin üzerine vuruyordu. Geniş deri kanepede, gecenin yorgunluğu ve barut kokusu yerini kırılgan bir dinginliğe bırakmıştı. Baran koltuğun kenarına yaslanmış, bir kolu Alya’nın omzunu saracak şekilde hafifçe açık kalmıştı; Alya ise başını adamın göğsüne dayamış, gece boyu kıpırdamadan uyumuştu.
Ormanın ayazına inat, birbirlerine sığınan bedenlerinin sıcaklığı odayı ısıtmaya yetmişti.
Alya kirpiklerini usulca araladığında, burnuna dolan ilk şey tütün ve deri karışımı tanıdık koku oldu. Başını hafifçe kaldırdığı anda Baran’ın uyanık olduğunu, gözlerini bir an bile üzerinden ayırmadan kendisini izlediğini fark etti. Aralarındaki mesafe yine yok denecek kadar azdı. Baran’ın yüzündeki o sert, kuralcı polis ifadesi tamamen silinmiş; yerini geceden kalan o korunmasız, derin bakışa bırakmıştı. Alya geri çekilmek yerine hafifçe gülümsedi; parmak uçları adamın göğsündeki gömlek düğmelerine dokundu.
"Hâlâ beni tutuklamadığına göre," dedi Alya, sabahın verdiği boğuk ve fısıltılı bir sesle, "resmi mesain henüz başlamadı Komiser."
Baran elini Alya’nın ensesindeki kömür karası saçlara kaydırdı; başparmağı kızın yanağını usulca okşadı. "Resmi mesai dün gece o fabrikanın çatısında bitti Karadağ. Ama bu rüyadan uyanmak da sandığından zor."
Tam o sırada arka taraftaki küçük mutfak tezgâhından gelen sert klavye tıkırtıları ve ardından kupanın tezgâha çarpma sesi sessizliği bıçak gibi kesti.
Meltem, gece ikisinin kanepedeki o tehlikeli yakınlığına hiç bulaşmamış, içerideki tek kişilik rahat yatakta mışıl mışıl uyumuştu; fakat sabahın ilk ışıklarıyla birlikte çoktan ekranların başına geçmişti bile. Elindeki dumanı tüten kahve kupasını bırakıp ekrandaki kırmızı sinyalleri işaret ederek arkasını döndü.
"Göz göze aşk bakışmalarınızı bölmekten nefret ederim çifte kumrular," dedi Meltem, gözlerinin altındaki morluklara rağmen yüzünde beliren gergin ve buz gibi bir ifadeyle. "Ama durum romantik olmaktan çok uzak."
Alya ve Baran aynı anda toparlanıp kanepeden kalktılar. Baran gömleğini düzeltip silahını beline takarken, Alya sargılı kolunu umursamadan masanın başına, Meltem’in yanına geçti.
"Ne buldun Meltem?" diye sordu Alya, sesindeki o neşeli ton bir anda keskin bir çeliğe dönüşerek.
Meltem ekranda dönen veri loglarını ve şifreli telsiz frekanslarını önlerine serdi. "Dün gece o terk edilmiş dokuma fabrikasını Vecdi’nin adamlarının nasıl bastığını çözdüm. Alya’nın izini sürmediler; çünkü Alya’nın rotası tamamen karartılmıştı. Vecdi, oraya senin geldiğini biliyordu Baran."
Baran kaşlarını çattı, ekrandaki resmi emniyet kodlarını görünce gözleri kısıldı. "Bu... bu Cinayet Büro’nun iç sunucularına ait bir yönlendirme."
"Aynen öyle," dedi Meltem, parmağını ekrana vurarak. "Sen dün gece emniyetin otoparkından çıktığın andan itibaren sivil aracının GPS sinyali ve kullandığın şahsi telefonun baz istasyonu verileri doğrudan dışarıya, Vecdi’nin kasasına bağlı şifreli bir hatta canlı olarak aktarılmış. Bu yetki sadece emniyetin en üst kademelerinde veya senin ekibinin çekirdeğinde var."
Odaya ağır bir sessizlik çöktü.
"Emniyetin içinde bir köstebek var," dedi Baran, dişlerini sıkarak. Sesinde hem büyük bir hayal kırıklığı hem de soğuk bir öfke yankılandı. "Bana en yakın masalardan biri... Yıllardır devlete hizmet ettiğini sandığım, yanımda omuz omuza çalışan birisi Vecdi’nin maaşlı köpeğiymiş."
Alya masanın üzerindeki yayına ve kırmızı spiral desenli oklarına baktı. Dudaklarının kenarında o tanıdık, tehlikeli tebessüm yeniden belirdi; ağzına yeni bir vişneli lolipop atıp Baran’a döndü.
"Görüyorsun değil mi Baran?" dedi Alya, gözlerini adamın gözlerine dikerek. "Sen kanun maddelerine sadık kalmaya çalışırken, o kanunun içindekiler seni arkandan vurmak için mafyaya koordinat satıyor. Şimdi söyle bakalım Başkomiser... Bu haini kendi mahkemene mi çıkaracaksın, yoksa benim hedeflerim arasına mı yazacaksın?"