🌬
Günler geçti. Geçerken geçmek bilmedi. Hayaletimle sohbeti genişlettim. Tüm benliğimden haberdardı. Dün ilk mahkumumuzu salmıştık. Kargaşa için hazırdı. Mutlu olmalıydım. Hayalete başımdan geçenleri, Katherine'nin dediklerimin gördüğüm rüyaya uyuştuğunu anlattığım zamandan beri kendimi tuhaf hissediyordum. Hükümdarı bir daha görmemiştim. Judas'ıda. Kaybolmuşlardı.
Dün hastayı saldıktan sonra işimde anlam vermediğim bir duygu oluştuğundan krallığın bahçesine inerek bir kapta duran çiçek tohumlarını alarak ekmiş, bahçedeki çiçeklerle ilgilenmiştim.
Dünden beri bahçenin tenha bir köşesine kendime ait mini alanımı yaratmak için uğraşıyordum ve kolay büyümüyorlardı. Ne diyebilirdim? Daha önce bir çiçeğe sahip bile olmamıştım.
Bahçe krallığın arka tarafında ıssız bir yerdeydi. Krallık diğer gördüğüm iki krallığa göre daha uzundu. Gökyüzüne doğru olduğundan dolayı. Bahçede iki kişi dışında kimseyi görmemiştim şu ana dek.
Bahçe bir sürü çitle ayrılmıştı. Tahminimce bu başlarına ait sınırları çiziyordu. Gördüğüm iki kişi farklı saatlerde gelip farklı yerlerdeki çiçekleri sulamışlardı. Diğerleriyle iki gündür bahçelerini sulamamıştı. Bazı çiçekler kuruyup gitmişti.
İlk gelen kişiden bahçeme yardım etmesini istedim. O anlatınca öğrendim Çiçek etmeyi fakat benim çiçeklerim onunkisi gibi açmadı. Hiçbir şeyi doğru yapamıyordum. En basitinden askerleri oyalaması adına ordumu ortaya atıp bazılarının ölümlerine bazılarının yakalanmasına sebep olmuştum.
"Ne düşünüyordun." Arkamdan gelen sesle bunu Hava Hükümdarı olduğunu anlayıp oturduğum yerden kalkıp ona döndüm. Bana gülümseyerek bakıyordu. Açık sarı saçları onu ilk gördüğüm güne kıyasla daha koyuydu. Saçındaki renk krem rengine benziyordu yinede hala beyaza yakındı. Ona aklımdan geçenleri söylemekte çekinmedim. "Daha önce bir çiçeğe dahi sahip olmadığımı."
Karşıma geçtiğinde bakışlarımı yerden kaldırıp yüzüne odaklandım. Etrafına bakındı. Etrafta fazlaca çiçek, tohum ve kazılı toprak vardı. Bu işle gönülden ilgileniyordum.
Mavi gözleriyle siyah Gözlerimin içine doğru bakmaya başlayıp. "Artık sahipsin?" dedi. Bunlar krallığa itti bunlara hiçbir zaman sahip olamayacaktım. Ve bir sorun daha vardı. Büyümüyorlar. Nedenini biliyor musun?" Bahçedeki diğer çiçekler ve bitkilerin çiçekleri varken bunların yoktu. Topraktan çıkmamışlardı. Ben neyi eksik yapıyordum ki?
"Gerçek çiçekler yavaş büyür güneş ışığı, toprağın verimliliği, ısı ve birçok diğer etken onların gelişmesini sağlar. Onlara annesi gibi yaklaşıp mutlu falan olsan?"
Dediği şey çok mantıksızdı. Çiçeklerime sonra sahip olamayacaksam ne zaman olacaktım. Yüzümü asıp yere tekrar yere odaklandım. Yüzüne bakmak istemiyordum.
"Hey, baksana. O ektiğin tohum kahverengi güllerin." başımı kaldırarak gösterdiği yere baktım. Eliyle bir kasanın içinde toprağa gömülü olarak yer alan kahverengi gülleri işaret etti. Usulca gülümsedim. "Bence onlar seni yansıtıyor."
Dediği şeyi düşünüyormuş gibi yaptım. "Bence ben İris Çiçeğine daha çok benziyorum." İris çiçeği kesinlikle çok ihtişamlıydı. Galaksi elementini yattığımda kendime bir krallık inşa edip her yerini iris çiçekleriyle kaplatacaktım.
"Güllerin anlamları olduğunu biliyor muydun?" dediği şeyle başımı olumsuzsa salladım. Seninle konuşup sana katlanmamın da bir anlamı bar sne onu biliyor musun?
Benimle neden konuşup ilgilendiğini anlamıyordum. Adamın kendi işi yok muydu? "İlgimi çekmiyor." diye yanıt verdim. Mavi gözlerini yere indirdi. Ardından az önce oturduğum yere oturarak bahçemi seyretti. Yanına oturdum. Onu ilk gördüğümde dik duruşlu iri yapılı bir adam diye geçirmiştim içimden şimdiyse karşımda dik durmakta zorlanan bir adam vardı.
Bakışlarında hem hüzün hem yorgunluk hemde tam çıkaramadığı başka bir ifade vardı. Merakıma yenik düşerek "Neden öyle bakıyorsun?" diye bir soru yönettim. Bakışlarını çiçeksiz bahçemden ayırıp bana odaklandı. Gözleri hem yorgunlukla hemde hevesle parlıyordu.
İnce dudakları bir çizgi haline geldi. Ne dediğimi anlamaya çalışır gibiydi. "Nasıl?" diye sordu. Bence neden bahsettiğimi anlamıştı. Beyaz teni onu ilk gördüğüm gün eğire daha solgundu. Gözlerinin altında sanki biz buraya geldiğimiz günden beri uyumamışçasına göz altı morlukları vardı.
"Bir sıkıntı varmış gibi." diye yanıtladım onu. Nedenini bir türlü anlayamıyordum. Neden onu birkaç gündür görmediğimide öyle. "Çünkü var." dedi. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken kısa kesti.
"Birisi ülkenin en uzak kasabasından kargaşa çıkarmış. Askerler kargaşayı bastıramayınca daha fazlasını gönderdim. Bastıramayacağım bir şey değildi lakin daha fazlasıyla karşılaşacağımızı düşünüyorum. Ve bunu yapabilecek kişinin ordunun eski kıdemlilerinden olduğunu tahmin ediyorum. Bu kargaşayı sadece eski orduma öğretilen şekilde çıkarmış olabilir. Tavsiyen var mu?"
"Örgüt olarak çalışıyor olabilirler ama orduyu fazlalaştıysak yerine ordudakilrri güçlendirmek daha mantıklı olmalı." Buda benden sana kıyak olsun Hava Hükümdarı. Eşit oynayalım. Madem rol yapım her şeyimizi ortaya koyacağız eşit güce sahip olalım, değil mi?
"Benimle baloya gel." dediği şeyle kaşlarımı çattım. Konudan çok bağımsızdı. Bişeyler bildiğinden yada en azından şüphelendiğinden dolayı böyle davrandığına emindim.
"Neden böyle bir saçmalık yapayım ki?" Açığımı arayan bir hükümdara asla açığımı vermezdim. Aşımı söylediğinde dürüsttüm evet ama geri kalan her detayım yalanlarıma aitti. Çiçek bahçem dışındakiler. Çiçeksiz Çiçek bahçem hala moralimi bozuyordu.
Başını dediğimi yanlış anlamış gibi yaparak yana doğru yatırıp gözlerini kıstı. "Saçmalık mı?" asırlardır yaşayan, partiden partiye koşarak büyüyen, bir sürü insanla tanışmış bu adamın kesinlikle ilk reddedilmişti buydu. Yoksa böyle saçma triplere girmezdi.
"Korumakla görevlendirildiğinim patronumun düzenleyeceği partiye onunla katılmayı düşünmek, saçmalık. Hem bunu niye istiyorsunuz ki?"
Benim içince tüm planı yok edeceğimi düşündüğü için. Sanki ben bilmiyorum. "Fark etmendin mi?" bu kadar çabuk anladığını dile getirmezdi. İmaya bile başvurmazdı. Yalan söyleyecekti.
"Neyi?" dedim, bilmemezlikten gelerek. Nasıl yaptı, nasıl bu kadar iyi yakan söyleyebiliyordu bilmiyorum ama "Sana olan ilgimi." dedikten sonra gözleri parmaklara başladı. Parlayan gözleri benim keskin gözlerime birkaç saniye baktıktan sonra gözlerini gözlerimden ayırıp kafasını yatırıp gökyüzünü seyre daldı.
Onun yaptığı gibi kafamı toprağa koyup gözlerimi gökyüzüne diktim. "Bana herkes ilgi duyuyor. Bu size özel değil."
Ukalaca bir ses tonuyla "Öyle mi?" dedi. Ardından ukalaca olan bakışlarını yanına ufak bir sırıtış eklendi. Dudaklarını büzüp beni taklit etti. Çocuk gibiydi. Hayatımda ilk defa içten bir kahkaha attım. Gülümserken "Öyle." dedim.
Hala gülümserken "Peki kaçı uğruna Krallığını mahveder?" diye bir soru yöneltti. Kim olduğumu bilseydi bir kılıç alarak onu göğsüme saplayı göğüs kafesimi ortadan ikiye ayırırdı. "Hiçbiri..." diye mırıldandı.
"Göreceğiz." burada bir ima olduğuna emindim. Biliyordu. Şüphelenmişti. Yada ikisi bilmiyorum ama en uygun zamanı bekliyordu. En uygun zamanda beni öldürecekti.
"Saçmalama. Benim için Krallığından vazgeçmezsin sen." sen dedim gülümseyerek. Bu adam kimse için bu evreni terk etmezdi. Aşık olduğu biri varsa onun için bile.
"Eğer seversem tüm evrenden vaz geçerim. Seni sevmeme izin ver." diye mırıldandı. O benim zayıf yönlerimi yaklaşmak adına bunu yapıyorsa ve bunu yapabilirse bende yapabilirdim. O hava hükümdarıydı ben ise hem su hem ateş hükümdarıydım.
"Tamam kabul. Hava Hükümdarı. Ama baştan uyarayım dans konusunda tecrübem yok." diyerek teklifini kabul etti.
Hafif sırıtan yüzü bir anda duraksadı. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken bir ömür harcadım.
"Hovan." dedi. Dediği şeyi anlamayınca açıklamasını bekliyormuş gibi bir surat ifadesi takınıp açıklamasını bekledim. "Bir daha Hava Hükümdarı deme. Adım Hovan, Rena ve ismim en çok senin dudaklarına yakışacak."
"Hovan." Gülümseyerek terden kakıp ellerini uzattı. Krallığın kapsına doğru beraberce yürürken koluma girdi ve odunun içindeki bir tane kahverengi gülü alıp oynadı. Tam kapının başına geldiğimizde ve iple çekilen kapıyı açmalarını beklerken kahverengi gülü bana verdi. Ve ben o kahverengi gülü ölene dek sakladım."
🌬