Son Ders Zili
3. Bölüm — Mert’e Bırak
Mert, sabah sınıfa girdiğinde ilk fark ettiği şey sessizlik oldu.
Henüz zil çalmamıştı ama sınıftaki birkaç kişi çoktan yerlerine geçmişti. Herkes kendi dünyasındaydı. Kimi telefonuyla uğraşıyor, kimi ödevini tamamlamaya çalışıyordu.
Mert’in gözleri ise doğrudan kendi sırasına gitti.
Yanındaki sandalye yine boştu.
Fakat bu kez üzerinde beyaz bir zarf vardı.
Mert birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Zarfın üzerinde kendi adı yazıyordu.
MERT
Başka hiçbir şey yoktu.
Yaklaşıp zarfı eline aldı. Kâğıdın kenarları hafifçe buruşmuştu. Sanki uzun süre birinin cebinde taşınmış gibiydi.
Ege henüz gelmemişti.
Mert zarfı hemen açmadı.
İçinde ne olduğunu tahmin etmeye çalıştı.
Dünkü fotoğraf.
Bilinmeyen numara.
Lina’nın telefonu.
Eski spor salonu.
Ve şimdi bu.
Bütün bunların tesadüf olma ihtimali gittikçe azalıyordu.
Zarfı çantasına koydu.
Onu sınıfta açmak istemiyordu.
Ders başladıktan yaklaşık yirmi dakika sonra Ege içeri girdi. Mert’in yüzüne bakar bakmaz bir şeylerin ters gittiğini anladı.
Mert çantasından zarfı çıkardı.
Ege’nin bakışları değişti.
“Bunu nereden buldun?”
Mert başını iki yana salladı.
“Bilmiyorum.”
Zarfı açtığında içinden tek bir kâğıt çıktı.
Kâğıdın üzerinde el yazısıyla yazılmış birkaç satır vardı.
“Dün sana anlatamadıklarım için üzgünüm.
Beni merak etme.
Sakın Arda’yı arama.
Ve ne olursa olsun, 14 Ekim’de okulda olma.”
Mert yazıyı okurken nefesi kesildi.
14 Ekim.
Dün gece gördüğü fotoğraftaki tarih.
Aynı tarih.
Ege kâğıda baktı.
“Arda kim?”
Mert cevap vermedi.
Çünkü o anda sınıfın kapısında bir hareketlilik olmuştu.
İkisi de başını kaldırdı.
Lina içeri girmişti.
Mert’in kalbi bir anda hızlandı.
Dün kaybolan, gece onu arayıp “Beni arama.” diyen kız şimdi karşısındaydı.
Üstelik hiçbir şey olmamış gibi.
Lina birkaç adım attı.
Gözleri sınıfta dolaştı.
Sonra Mert’i gördü.
Bakışları buluştu.
Lina’nın yüzündeki ifade değişti.
Mert, onun önce şaşırdığını, sonra korktuğunu gördü.
Lina yavaşça kendi sırasına doğru ilerledi.
Mert ayağa kalkacak gibi oldu.
Fakat Lina çok hafif bir hareketle başını iki yana salladı.
Hayır.
Mert yerinde kaldı.
Lina çantasını bıraktı.
Sonra hiçbir şey söylemeden oturdu.
Öğretmen derse devam ediyordu.
Sınıftaki herkes normal bir sabah yaşandığını düşünüyordu.
Ama Mert için hiçbir şey normal değildi.
Çünkü birkaç saat önce elindeki kâğıtta Lina’nın kendi el yazısıyla yazılmış bir cümle vardı.
14 Ekim’de okulda olma.
Ve Lina şimdi karşısında oturuyordu.
Ders boyunca konuşmadılar.
Bir kez bile.
Ama Mert, Lina’nın sürekli ellerine baktığını fark etti.
Parmakları titriyordu.
Bir ara Lina defterine bir şey yazdı.
Kâğıdı kopardı.
Mert’e doğru itti.
Mert kâğıdı açtı.
“Bunu nereden buldun?”
Mert kalemini eline aldı.
“Sıramda.”
Lina’nın yüzü bembeyaz oldu.
Kâğıdı geri aldı.
Bir şey yazdı.
Bu kez daha kısa:
“Ben bırakmadım.”
Mert’in içinden soğuk bir ürperti geçti.
Başını kaldırıp Lina’ya baktı.
Lina gözlerini kaçırdı.
Ders bittiğinde herkes sınıftan çıktı.
Lina da çantasını aldı.
Mert onu koridorda takip etti.
Merdivenlerin başında yetişti.
“Lina.”
Lina durdu.
Birkaç saniye boyunca arkasını dönmedi.
Sonra yavaşça döndü.
Mert’in yüzünde onlarca soru vardı.
“Dün neredeydin?”
Lina cevap vermedi.
“Beni neden aradın?”
Sessizlik.
“Arda kim?”
Lina’nın yüzündeki bütün renk gitti.
Mert bunu görünce doğru yere dokunduğunu anladı.
Lina etrafına baktı.
Koridor boştu.
“Bu ismi nereden duydun?”
“Fotoğraftan.”
Lina’nın gözleri büyüdü.
Mert cebinden fotoğrafı çıkardı.
Lina fotoğrafı gördüğü anda birkaç adım geri çekildi.
“Bunu nereden buldun?”
“Eski spor salonunun arkasında.”
Lina fotoğrafa bakarken gözleri dolmaya başladı.
Mert ilk kez onu bu kadar savunmasız görüyordu.
“Lina…”
“Onu buldun mu?”
Mert ne demek istediğini anlamadı.
“Kimi?”
Lina cevap vermedi.
Tam o sırada koridorun diğer ucundan ayak sesleri duyuldu.
Lina bir anda Mert’in kolunu tuttu.
“Git.”
Mert şaşırdı.
“Ne?”
“Şimdi.”
Ayak sesleri yaklaşıyordu.
Lina’nın parmakları Mert’in kolunu daha sıkı kavradı.
“Lütfen.”
Mert ilk kez onun gerçekten korktuğunu gördü.
Ve birkaç saniye sonra koridorun ucunda siyah montlu çocuk belirdi.
Dünkü çocuk.
Arda.
Mert ona bakarken Lina’nın eli yavaşça kolundan çekildi.
Arda yaklaşmadı.
Sadece uzaktan ikisine baktı.
Sonra gözlerini Mert’e çevirdi.
Ve cebinden telefonunu çıkarıp bir mesaj gönderdi.
Mert’in telefonu aynı anda titredi.
Ekrana baktı.
“Lina sana her şeyi anlatırsa, ikinizden biri zarar görecek.”
Mert başını kaldırdı.
Arda çoktan gitmişti.
Lina ise gözlerini kapatmıştı.
Sanki artık kaçacak yeri kalmamış gibiydi.
Mert ona baktı.
“Bana ne anlatman gerekiyor?”
Lina uzun süre cevap vermedi.
Sonunda gözlerini açtı.
“Her şeyi anlatırsam…”
Sesi titriyordu.
“Benden nefret edersin.”
Mert bir şey söylemedi.
Lina çantasını omzuna aldı.
“Ve inan bana Mert…”
Yanından geçerken fısıldadı:
“Benden nefret etmen, bana âşık olmandan çok daha kolay olur.”
Lina uzaklaştı.
Mert olduğu yerde kaldı.
O cümlenin anlamını çözmeye çalışırken koridordaki saat gözüne ilişti.
Saat 10.14’ü gösteriyordu.
Mert’in aklına yine aynı tarih geldi.
14 Ekim.
Henüz o gün gelmemişti.
Ama belli ki Lina, o günü Mert’ten çok daha önce yaşamıştı.
Ve Mert artık şunu biliyordu:
Bu hikâyede kendisine anlatılmayan bir geçmiş vardı.
Ve o geçmişte Lina’nın yanı sıra başka biri daha vardı.
Arda.