Tarih hocasının verdiği ödev, hafta sonumuzu rehin almıştı. Cumartesi sabahı uyandığımda, dışarıda hafif bir yağmur çiseliyordu. Yataktan kalkmak için hiçbir geçerli sebebim yoktu,ta ki telefonumun ekranında parlayan mesajı görene kadar.
İlker: Uyandın mı? Kütüphaneye geçiyom bn.
Hemen doğrulup saate baktım. On bir buçuk. Aceleyle giyindim, dolaptan en sevdiğim koyu renk kazağımı geçirip saçlarımı şöyle bir karıştırdım. Zaten kısa oldukları için pek şekil almıyorlardı. Annemin mutfaktan seslenişine acele bir "Çıktım ben!" ile karşılık verip kapıyı arkamdan çektim.
Yağmur hızını artırmıştı. Kütüphaneye vardığımda sırılsıklam değildim ama ceketimin omuzları ıslanmıştı. İçeri girdiğimde, ağır kitap kokusu ve sessizlik beni karşıladı. Etrafa göz gezdirdim. İlker, en dipteki köşede, büyük camın yanındaki masaya yerleşmişti. Yine cam kenarı... Adamın camlarla arasında bir bağ vardı sanki.
Yanına yaklaştığımda başını kaldırdı. Siyah kıvırcık saçları biraz nemliydi, demek ki o da yağmurdan nasibini almıştı. Sandalyeyi çekip karşısına oturdum.
"Gecikmedim umarım," dedim fısıldayarak. Kütüphanenin sessizliğini bozmak istemiyordum.
"Yok," dedi, önündeki devasa tarih kitabını göstererek. "Zaten bu kitabı yeni açtım. Osmanlı'nın duraklama dönemi... Doğukan olsa şimdiye kadar üç harita çizip bitirmişti."
Gülümsedim.
Çantamdan kendi notlarımı çıkarırken gözüm ona kaydı. Okul forması dışında onu görmek garip bir şekilde farklı hissettiriyordu. Üzerinde siyah bir tişört ve gri bir hırka vardı. Çok sadeydi ama... nedense gözümü alamıyordum.
İki saat boyunca gerçekten ders çalıştık. Yani, en azından çalışmaya çalıştık.
O okudu, ben not aldım, bazen ben okudum o dinledi. İlker derslerde çok parlak değildi ama odaklandığında konuyu hızlı kavrıyordu. Sadece pek umursamıyordu, hepsi bu.
Bir ara, not defterime bir şeyler karalarken kalemin ucu kırıldı. Kalemtıraşımı aramak için çantamı karıştırmaya başladığımda, İlker sessizce kendi kalemini bana doğru uzattı.
Elinden kalemi alırken parmak uçlarımız birbirine değdi. Kütüphanenin o soğuk havasına rağmen parmakları sıcaktı.
Göz göze geldik. O saniyelik temas, aramızda tuhaf bir elektriklenmeye sebep oldu. Gözlerini ilk kaçıran o oldu, tekrar önündeki kitaba döndü ama sayfanın aynı satırına beş dakikadır baktığını görebiliyordum.
"Yağmur durmuş," dedi aniden, konuyu değiştirmek için çabaladığı çok açıktı.
Başımı çevirip pencereden dışarı baktım. Gerçekten de yağmur durmuş, bulutların arasından cılız bir güneş ışığı süzülmeye başlamıştı.
"Dışarı çıkalım mı?" diye sordum. "Biraz hava alırız. Kafam durdu artık."
"Olur," dedi kitabı hızla kapatırken.
Kütüphaneden çıktığımızda hava toprak kokuyordu. Yürüyerek sahile doğru inmeye karar verdik. Yan yana yürüyorduk ama aramızda her zamankinden daha fazla, görünmez bir gerilim vardı. Okulda, sıramın arkasındayken veya o kalabalık bahçedeyken hissettiğimden farklıydı bu. Burada, hafta sonu, okul formaları olmadan, sadece ikimizdik.
Deniz kenarındaki banklardan birine oturduk. Deniz dalgalıydı, rüzgar esiyordu. İlker ellerini hırkasının ceplerine sokmuş, denizi izliyordu. Profiline bakarken içimden bir ses, 'şu an tam sırası, bir şeyler söyle' diye fısıldıyordu ama kelimeler boğazıma dizilmişti.
"Özgür," dedi birden, denize bakmaya devam ederek. "Okulda... bazen bana öyle bir bakıyorsun ki."
Cümlesini bitirmedi. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atmaya başladı. Yutkundum.
"Nasıl bakıyorum?" diye sordum, sesimin titrememesine dua ederek.
Omuz silkti. Başını bana doğru çevirdiğinde gözlerindeki ifade çok yoğundu, sanki bir şeyleri çözmeye çalışıyordu. "Bilmiyorum. Sadece... Uğur'a ya da diğerlerine baktığın gibi değil."
Rüzgar esmeye devam ederken aramızdaki sessizlik büyüdü. O cümleyi kurmuştu ve şimdi top bendeydi. Tam bir çıkmaz sokağa girmiştim. İtiraf mı etmeliydim, yoksa saçmalamamasını söyleyip geçiştirmeli miydim? Zihnimin içinde dönüp duran bu sorularla, denizin dalgalarına bakakaldım.