Son zil çaldığında okulun bahçesi aniden bir karınca yuvasına döndü. Herkes çantalarını sırtlayıp çıkış kapısına doğru akın ederken, biz hâlâ o arka bahçedeki bankta yan yana oturuyorduk. Parmaklarımız birkaç saniye öncesine kadar birbirine kenetlenmişti ama zil çalar çalmaz sanki aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi ellerimizi hızla ayırmıştık.
İlker çantasını tek omuzuna takıp ayağa kalktı ve her zamanki sakin tavrıyla üzerini düzeltti. "Neyse," dedi, hafifçe boğazını temizleyerek. "Yarınki tarih sınavına çalışmadık bile. Akşam eve geçince bir göz gezdirsen iyi olur."
Ayağa kalkıp sırt çantamı düzelttim. Kalbim hâlâ göğüs kafesimde deli gibi atıyordu.. "Merak etme sen, sabaha kadar ezberlerim o Osmanlı tarihini. Sen kendi notlarına bak asıl."
Aramızdaki o büyük itiraftan sonra bile hayatın akışına böyle ani bir refleksle dönmemiz neredeyse komikti. Birkaç dakika önce birbirimize neredeyse aşkımızı ilan ediyorduk, şimdi ise sıradan iki okul arkadaşı gibi sınavdan bahsediyorduk. Ama bu kaçış ikimizin de işine geliyordu; çünkü o büyük adımı atmanın ağırlığı hâlâ omuzlarımızdaydı ve henüz ikimiz de tamamen hazır değildim.
Okul bahçesinden çıkıp her zamanki gibi yollarımızın ayrıldığı köşeye kadar birlikte yürüdük. Yürürken omuzlarımız ara sıra birbirine çarpıyordu ama aramızda bu kez garip bir sessizlik yerine rahat bir sohbet vardı. Köşeye geldiğimizde İlker durdu, ellerini cebine sokup bana baktı.
"O zaman yarın okulda görüşürüz," dedi, yüzünde her zamanki o tatlı tebessümle. "Erken gel de hocadan notları kopya çekelim."
"Tamamdır," dedim gülerek. "Yarın görüşürüz."
O kendi evine doğru ters istikamette yürümeye başlarken, ben de otobüs durağına doğru adımladım. Arkamdan uzaklaşmasını izlerken içimden hafif bir tebessüm geçti. Sevgili olmamıştık, belki hâlâ adını koyamamıştık ama aramızdaki o duvarın artık tamamen yıkıldığını biliyordum. Otobüse bindiğimde cam kenarına yaslandım; yarın okula gitmek için sabırsızlanıyordum.