24 Mart/Cuma/2023
Keskin nişancı tek gözünü kapatarak sindiği koyu turuncu ve kırmızı pas karşımı renkteki, aralarında boşluklar bulunan merdivenin altından geçen iri kıyım adamı hedef alıp kapattığı sol gözünü tetiğe basmadan hemen önce geri açtı ve merdivenin basamaklarının arasına yerleştirdiği namlusundan çıkan tek bir kurşunla adamın kafatasında bir delik açtı. "İşte bu kadar," diye fısıldadı kendisini motive edercesine. Keskin nişancı dümdüz yattığı merdivende doğrulup kulağındaki kulaklığın düğmesine bastı. "Özel Harekât Komiser Yardımcısı Ali Ertuğrul Günay, on iki numaralı bölge temiz. Tamam."
"Büro konuşuyor: Teşekkürler Günay, yardımlarınız için minnettarız. Tamam."
Ertuğrul'un dudağının kenarı gururla kıvrıldı ve nefes nefese yanıtladı: "Vazifemiz büro. Tamam."
Sanal gerçeklik gözlüğünü çıkardı ve bir merdiven gibi görünen ancak aslında düz bir rampadan ibaret olan siyah, demir kaydıraktan aşağıya atladı.
Onu bilgisayarından izleyen adam bilgisayar odasından çıkıp onun bulunduğu odanın kapısını araladı.
Beyaz tenini daha da parlak gösteren alnındaki ter birikintilerini üzerinden çıkardığı ince ceketle sildi. Kestane rengi uzun alnına dökülmüş dağınık saçlarını geriye atmadan bu hareketi yaptığı için saçlarının uçları daha da dağılmış ve dalgalı bir hâl almıştı. Açık kahverengi gözlere, kalın alt dudağı ve onunla tezatlık oluşturan ince bir üst dudağa ve uzun kirpiklere sahipti.
"İşte benim adamım," diyen adam sarışın ve yaşı ondan daha büyük; otuzlarının başında ancak üzerindeki üst rütbeli polis üniformasından bile belli olan hafif kasları sayesinde oldukça sağlıklı görünüyordu. Elini yumruk yaparak Ertuğrul'a uzattığında, Ertuğrul da aynı şekilde karşılık verip yumruklarını tokuşturmalarını sağladı.
"Eyvallah, şefim," diye sokak ağzıyla yanıtladı onu. Genç adam kolundaki saate baktı ve "Cuma yaklaşıyor, ben camiye gidiyorum, daha abdest alacağım," diyerek amirine kısa bir açıklamada bulundu.
Sarışın ve yeşil-mavi renklerinin karışmı gözlere sahip adam, elini Ertuğrul'un omzuna yerleştirerek, "Bana da dua et," dedi. Ertuğrul bu sözler karşısında gülümsemeden edemedi.
"Emredersiniz, şefim."
"Hadi, Allâh kabul etsin." Ertuğrul bir baş selamı vererek silahını ona teslim etti ve üzerindeki toz içinde kalmış gömleğini bulundukları deponun -on iki numaralı bölgenin- arka tarafında değiştirdi ve neredeyse koşarak cemaate yetişmeye çalıştı. Hızla caminin avlusunda abdest alıp camiye girdi ve ayakkabılarını çıkartıp en arkaya oturdu.
Namazını kıldıktan sonra ellerini açıp, gözlerini yumdu ve yalnızca kendisinin duyabileceği bir seste fısıldadı: "Ailemi merak ediyorum, belki bir gün onları bulabilirim. Eğer bu beni üzecek ise bile, lütfen onları bulmam için bana bir şans ver." Aklına gelen şeyle ekledi: "Ve Yaşar Şefe de yol göster, şu sıralar sıkıntıda gibi." En son duasını edip cemaatten daha erken çıktı ve cemaat ile birlikte edilecek duayı beklemedi; tıpkı diğer tüm günler gibi.
☘️
"Teşekkürler, biz sizi ararız." Kadın bugün bu cümleyi üçüncü kez duymasıyla neredeyse sinir krizi geçirmek üzere olduğunu hissediyordu.
"Ben teşekkür ederim," diyerek uzatmadan o masadan dosyasını alarak kalktı. Genç kadın siyah, köprücük kemiğinin hemen altında biten saçlara sahip ve orta boylu zayıf, esmer bir kadındı. Koyu kahverengi gözleri ve ince kahverenginin farklı bir tonuna sahip kaşları; bununla tezatlık oluşturan beyaz bir teni vardı.
Ajanstan çıktığı gibi sinirle nereye gittiğini bilmeden yürümeye başladı genç kadın. "Aferin Afra, kendinle gurur duyuyor olmalısın çünkü bugün üçüncü kez reddedildin." En sonunda kadın karşısına çıkan bir kafeye girerek boş olan bir masaya geçti. Çalan telefonuyla aramayı yanıtladı ve telefonunu kulağına götürdü.
"Afra, nasıl geçti görüşmen? Mülakata kabul edildin mi?" Afra bu coşkulu kadın sesini somurtarak yanıtladı:
"Hiç sorma? Beni o kadar methetmişler ki, üçüncü gittiğim ajans bile beni dördüncünün tanımasını istedi." Telefonun öbür ucundaki kadın onun ne demek istediğini çok iyi anlamıştı.
"Şaka yapıyorsun," dedi kısık ve üzüntülü çıkan sesiyle. "Aman canım, onlar kaybeder, senden iyisini mi bulacaklar? Elinde kapı gibi diploman, mis gibi sicilin var. Onlar kaybeder."
"Esma," dedi genç kadın, onun sözünü bölerek. "Bir günde üç işten red yemiş birini bile çok iyi motive ediyorsun, teşekkür ederim."
"Dostlar bugünler için var, hayatım. Neredesin, buluşalım mı? Şimdi işten çıktım."
"Konum atıyorum." Genç kadının son sözleriyle arka masasında tek başına oturan, siyah güneş gözlüklü adam masasındaki henüz içindeki kahvenin tamamı içilmemiş fincanın altına parayı bırakıp kafeden dışarı çıktı.
Yaklaşık yarım saat sonra kafeye gelen arkadaşını sarılarak ağırlayan kadın tekrar sandalyesine oturdu. "Ee, sen de ne var ne yok?" diye sordu Afra. "Benimki belli, demek ki o kadar da cazip bir sicilim yokmuş."
"Saçmalamayı keser misin? Türkiye'nin en iyi okullarından birinden gazeteci olarak mezun oldun. Seni neden istemesinler? Elbet arayacaklardır." Kahverengi omzunun altında biten saçlara sahip, yeşil gözlü ve güneş ışığıyla çilleri gün yüzüne çıkan kadın gülümsediğinde yalnızca sol yanağında gamze oluşuyordu. Afra'nın gözleri kadının sol yanağındaki hafif çukurda bir süre oyalandı.
"Bu söylediğine hiç ihtimal vermediğimi söylesem, yüzümü dağıtma ihtimalin yüzde kaç?" diye sordu kadın arkadaşına gerçek bir gülüşle.
Arkadaşı da aynı şekilde ufak bir kahkaha attı ve onu gülerek yanıtladı: "Umarım yüzünü dağıtmama gerek kalmadan bunu kendin yaparsın, hassas ellerim var."
Afra'nın yüzündeki gülümseme bir anda soldu. "Bu kırıcıydı."
Esma başını geriye atarak bembeyaz ve birkaçı geriye doğru çıkık dişlerini göstererek şen bir kahkaha attı. Kahkahası yavaşça solarken gözlerini bir hüzün kavradı ve buruk bir gülümsemeyle yeşil gözlerini Afra'nın kahvelerine dikti. Aralarındaki sessiz bakışmanın ardından her ikisinin de yüreğine bir keder oturmuştu.
"Başın sağ olsun," diyerek aralarındaki kısa süreli sessiz bakışmaya son verdi Afra.
"Dostlar sağ olsun," diye yanıtladı küçük sıfatında çillerin kaplamadığı ufak bir yeri olan beyaz tenli ve dağınık topuz yaptığı açık kahverengi saçları olan kız. Afra torpil istemediği için arkadaşının patronu ile konuşma teklifini reddetmişti. "Ölenin arkasından ölünmüyor, hayata devam edeceğiz," diye ekledi genç kadın. Esma Akın işinde başarılı ve genç bir kadındı. Yıllardır köklü ününü zedelememiş bir ajansta haber muhabiri olarak çalışıyordu. Kendisi ile çok iyi anlaşamadıkları komşusunun son günlerde onunla birlikte yaşamaya başlayan annesi kansere yenik düşmüş ve hayatını kaybetmişti.
"Ahmet nasıl peki, yani oğlu, en son nişanlıydı." Esma omuzlarını kaldırıp indirdi, tadı kaçmış gibi duruyordu.
"Özel hayatı beni ilgilendirmiyor," dedi. "Ayrıca neden benimle paylaşsın ki? Annesinin ölümü onun ilişkisini etkileyecek ise bu ya onun sorunudur ya da nişanlısının." Fazla ezberden konuşuyor ve sözlerinin sertliğinin aksine çehresi oldukça gevşek ve rahat görünüyordu. Gözlerinde herhangi bir olumsuz duygu kırıntısı bile yoktu.
Bunu fark eden Afra onu incelemeyi bırakıp başını hafifçe aşağı yukarı salladı ve dalga geçen bir sesle, "Hâlâ terfi alamadın, değil mi?" diye sordu.
"Gülizar Hanım nasıl uygun görürse o şekilde iş hayatımı devam ettirebilirmişim." Gözleri, sözleri, söyleme tarzının alaycılığı karşısında âdeta onun sözleri değilmiş, bir başkası bu sözleri seslendiriyormuş gibi duruyordu. Gözleri fazla nefretle bakarken sesi alaycıydı.
"Kendine güveniyorsan Gülizar sana vız gelir tırıs gider." Karşılıklı gülüştükten sonra kafeden kalktılar ancak tüm kişisel bilgilerini içinde bulunduran mavi ciltli, kalın dosyayı masasında bıraktığının farkında bile değildi. Afra'nın düşünceleri oturdukları cam kenarı masada kaldı. Bu kız ona hiç bu kadar karamsar duygular yaşatmamıştı. Gözleri, sözleri ve en önemlisi de sesi her şeyin tersinde işliyordu. Ezberden konuşuyordu ve bu sözleri söylediğinin farkına bile varmıyordu. Ve en kötüsü de, Afra tüm bunların farkındaydı.
☘️
Sarışın, mavi gözlü, kız ile daire gözlüklü, kahverengi saçlı ve aynı şekilde kahverengi gözlü kız koltukta yan yana oturmuş sohbet ediyorlardı. "Sonra Yaman 'Tahta silgisi çalınmış' diye bağırınca sınıftaki herkes karşı sınıfa hücum etti."
Sarışın kız gözlerini kısarak bir neşe nidası kopardı. "Dur tahmin edeyim, silgiyi karşı sınıf çalmamıştı, değil mi?"
"Evet," diye hızla onu yanıtladı arkadaşı kahve harelerini büyüterek. "Aslında," derken elini ensesine attı, sonlara doğru sesi kısılmıştı. "Silgi camın önündeymiş." Sarışın kız kahkaha atarken bulundukları odaya onlarla aynı yaşıt, on ikinci sınıf bir çocuk içeriye girdi.
"Hep Yaman'ın gazına geldik. Gıcık çocuk, zaten deneme sınavında benden üç puan fazla almış." İki kız birbirlerine bilmiş bir bakış attıklarında aralarında sözsüz bir bakışma geçti.
"Can ve Yaman'ın imkânsız aşkı, sinemalarda," dediğinde sarışın kız arkadaşının söyledikleriyle başını geriye atarak karnını tuttu ve güldü. Onların önünde bulunan ahşap sehpaya iki kahve fincanı koyan çocuk bunu söyleyen gözlüklü kıza ölümcül bakışlar atmaya başladı.
Çocuk kare gözlüğünün ucundaki metali parmağının ucuyla geriye ittirirken koltuğa kuruldu. "Kardeş falan demeyeceğim, elimde kalacaksın," dedi. "O çocuktan hiç haz etmiyorum," diye kısık sesle konuşurken bir yandan da huzursuzca elleriyle oynuyordu. "Siz de ondan uzak durun."
"Abartıyorsun," dedi gözlüklü kız harfleri uzatarak. "Hem o kadar kötü biri değil, hepimiz öyle olduğunu sandık."
Sarışın kız kahvesinden bir yudum alıp bacak bacak üstüne attı. "Ayrıca sen de öyle sanmışsın. Biliyor musun, bence sen onu kıskanıyorsun."
Çocuk duyduklarının şaşkınlıyla ela gözlerini açarak karşısında oturan bu iki genç kıza baktı. "Ben mi onu kıskanacağım?" Gerçeklikten çok uzak bir gülüş dudaklarında peyda oldu. "Ah, yanılıyorsunuz. Hem ben onun nesini kıskanacağım ki? Sarışın, basketbol takımının kaptanı, benden üç puan yüksek almış ve kardeşim şu anda onu savunuyor." İki kız onun yüzüne eğildiler ve aynı anda geriye çekildiler.
Sarışın kız büyük bir ciddiyetle dudaklarını büzerek başını salladı. "Gözlerinde gördüğüm şey, tam olarak..." Dudağının kenarı kıvrıldı. "Kıskançlık."
"Saçmalık," diye parladı çocuk. "Bu konuşma tam bir saçmalık, şu anda Yaman hakkında konuşuyor olmamız tam bir saçmalık." Ayağa kalkıp odadan çıktığı sırada hâlâ söylenmeye devam ediyordu.
Gözlüklü kız, "Onu bunu boş ver de, sen okula gelmiyor musun?" diye sordu.
"Kayra, biliyorsun, annemi bırakamam. Ayrıca, şu sıralar okuldan benden istedikleri malzemeleri karşılayacak kredim de yok."
"Bir şey yapabiliriz Derin, ben de yarı zamanlı işte çalışırım. Ne kazanırsam senindir, sen benim kardeşimsin." Derin'in dudaklarından acılı bir gülümseme geçti.
"Ailen çalışmana izin vermeyeceklerdir. Bense annemi evde yalnız bırakıp çalışamam." Kayra bu sözlerle bıkınlıkla gözlerini devirdi.
"Onları önemsiyorum ama durumunu bildikleri hâlde yine izin vermeyecekler ise bu onların soysuzlukları olur."
"Hâlâ hayatta olan baban için şükretmelisin, kötülemeli değil." Derin'in keskin ve kendinden emin çıkan sözleriyle Kayra kaşlarını çattı. Derin'in yumuşak ve ılımlı bakışlarının aksine sinirli bakıyordu.
"Burada sana yardımcı olmaya çalışırken sen babamı kötülediğimi mi düşünüyorsun?" diye sordu Kayra. "Daha da önemlisi, sen bunu yüzüme mi vuruyorsun?"
"Yanlış anlıyorsun." Derin'in sözünü kesti:
"Gayet iyi anlıyorum. Tam olarak bunu yapıyorsun. Sırf baban hayatta olmadığı için..."
"Haddini aşıyorsun." Derin de tıpkı onun gibi kaşlarını çatmıştı.
"Sırf baban hayatta olmadığı için..."
"Sözlerine dikkat et!" diye onu ikaz etti Derin ancak o bunu dinlemedi ve sözlerine yüksek sesle devam etti:
"Bunun için babamdan uzaklaşmamı sağlamaya çalışıyorsun..." Sözleri suratına inen tokatla yarım kaldı ve yüzü sertçe yana doğru düştü. Can duyduğu bağırışma sesleriyle odanın kapısında bittiği esnada, Derin çoktan eşyalarını toplamış ve ayaklanmıştı bile.
"Ne oluyor burada?" Can'ın sorusunu yanıtsız bırakıp yanından sıyrıldı ve çıkışa doğru ilerledi. Can kardeşine onaylamaz bir kaç bakışın ardından Kayra, ne yaptım sanki, der gibi karşılık verdi. Ergiç hızla çıkış kapısına doğru ilerledi.
"Derin, bekle." Beklemedi. "Bak, ben onun yerine her ne dediyse özür dilerim. Biliyorsun, patavatsızdır ve ağzına geleni söyler." Hızlı konuşarak Derin'i yolundan döndürmeye çalışıyordu.
Derin bir anda ayakkabılarını giydikten sonra parmağını ona sallayarak dolmuş gözlerle, "Kardeşine söyle, bir arkadaşından daha olmak istemiyorsa eğer o çenesini biraz tutsun. Aksi takdirde olacakların üstesinden gelmeye çenesi yetmeyebilir." Can omuzlarını düşürdü ve sıkıntıyla nefesini verdi. Süratle evden çıktı ve gözyaşlarına daha fazla hâkim olamadı. İnsanı en içten yaralayanlar, asla içinde barındıramadıklarıydı.
***
Genç kız gözlerinden akan yaşlarla bulunduğu mezarlıkta, mezar taşına bakarak konuştu: "Olmadı, değil mi? Gitmesen olmazdı, bizi bırakmasan olmazdı. Sevmedin mi bizi? İstemedin mi!" Sonlara doğru sesi tutremeye ve çatallaşan sesi, daha yüksek sesle çıkmaya başladı. "Sen varken her şey daha kolaydı." İçine derin bir nefes çekti ve son kez, üzerinde Yavuz Yüksel yazan mezar taşına bir bakış attı.
Hemen yan mezarın başında onu duyan, siyah gözlüklü adamdan habersizdi. Zift gibi siyaha bürünmüş adam onu oldukça net duyuyordu. "Ama zamanı geriye alamazsın, öyle değil mi? Öyle derdin hani, zamanı geriye alamazsınız. Gidişinle bize yaşattıklarını bilsen, baba zamanı geriye almak değil, dondurup ilerlemesini önlemek istersin."
☘️
Siyah kıvırcık ve kulağının hemen altında, boynunun hizasında biten saçları yüzünü örtüyordu. Genç ve kalıplı kadın dizlerini bükerek yere eğildi ve karın boşluğunu tutarak öksürmeye başladı. "Hadi Açelya, bu kadar mısın?" Duyduğu cümleyle bir anda ayaklanan kadın, sesin sahibi olan adamın üzerine doğru bağırarak koşmaya başladı. Adam ile arasındaki mesafe iki adıma düştüğünde, aynı şekilde kalıplı lakin kendisinden daha uzun ve kaslı; pala bıyıklı esmer tenli adam bir adım sağa kayarak kadının boşlukla buluşmasına sebep oldu.
"Yeteri kadar iyi değilsin," dedi aynı adam.
"Sensin yeteri kadar iyi değil." Kan ter içinde kalmış kadın kendisini zeminin taş ve çıplak olmasını umursamadan yere bıraktı ve kollarını iki yana açarak sesli şekilde soluklandı. Kendisine uzatılan elle sahibini göremeden tutup doğrulduğunda elin sahibinin, Ertuğrul olduğunu gördü. Ertuğrul ile bağdaş kurup oturduklarında, Açelya'ya içinde su bulunan suluğu uzattı ve Açelya son yudumuna kadar içti. "Şu eğitimlerden nefret ediyorum," diyerek aralarındaki sessizlik duvarını kırdı Açelya. "Emekliliğe kadar sürüyor."
"Hiç sorma." Ertuğrul'un da fikrinin belirtmesinin ardından Yaşar Şefin sesi duyuldu:
"Kanuniler, buraya!" Açelya ve Ertuğrul ayaklandılar ve pala bıyıklı adam, Barçın da Yaşar Şefin yanına gittiler. Hepsi Yaşar Şefin karşısında ipteki boncuklar gibi dizilip rahat komutunda beklediler. "Esas duruş." Herkes esas duruşa geçtiğinde Yaşar herkesin arasından geçip, duruşlarını kontrol etti ve tekrar karşılarındaki yerini aldı. "Aferin, bugün epeyce çalıştınız. Şimdi odalarınıza gidip dinlenin, yarın hepinize zorlu bir görev vereceğim." Herkes aralarında konuşmaya başlamıştı bile. "Hey, ben öğretmen değilim, birileri konuştuğunda onları nasıl susturacağımı bilmediğimi biliyorsunuz. Bu yüzden o işlere hiç kalkışmayın ve odalarınıza dağılın, lütfen. Yarın hepimiz için yorucu geçecek."
"Bugünden bile mi yorucu olacak?" Bu soru Ertuğrul'dan gelmişti.
"Aklınıza gelebilecek her şeyden daha zor olacak."
☘️
Özgürlük bir insanın kaybettiği ilk andan itibaren ve sonrasında aldığı her nefeste yokluğunu hissettiği tek yokluktur.
Esila Bozkurt
On dokuz yaşındaki genç kız, kızıl omzunun altında biten saçlarını henüz yeni taramış gibi duruyordu. Yüzü bakımsız ve zayıflığından ötürü beyaz teni soluklaşmış, çenesi öne doğru gitmiş bir şekil almıştı. Eski kahverengi kumaş defteri ve mavi mürekkepli tükenmesi ramak kalmış tükenmez kalemini çekmecesine koydu.
Âdeta koşarak sarmal şekilde aşağı inen altın renkli tırabzanları olan ahşap merdivenden indi. Bir çok müşteriyi içinde barındıran restoranda garsonluk yaptığını gösteren, dizinin hemen üzerinde biten şortunu birkaç santimetre geçen, beline bağladığı beyaz önlüğünün cebindeki not defterini çıkardı.
Yeni gelen masadaki adam ve karşısına oturmuş yirmilerindeki genç adamın yanına ilerledi. "İyi akşamlar, hoş geldiniz. Bir isteğiniz var mıydı?" Sevimsiz şekilde konuşan kız, başına siyah güneş gözlüklerini takmış adamın dikkatini çekmişti. Adam tek kaşını kaldırarak kızı hızla süzdü ve bunu o kadar hızlı yaptı ki genç kız, bunu yaptığının farkına bile varmadı.
"İki sade Türk kahvesi, lütfen." Son kelimeyi arada nefes alarak, bir anda unutmuş ve hatırlaması gereken bir sözcükmüş gibi dökülmüştü dudaklarından. Kahverenginin en koyu tonundaki gözleri neredeyse kara denilecek kadar koyuydu. Nihayet genç kadın kahveleri getirdiğinde, yüzünün sağ tarafında derin kabuklanmış ancak büyük ölçüde izi kalmış derin çizik restoranın giriş katındaki loş ışıkta Esila'nın dikkatini geçte olsa çekmişti. Fakat Esila bunun üzerine gitmeyi kafasının içinde yaptığı hesaplaşmada reddetti.
"Başka bir isteğiniz?"
Kırklarındaki saçlarının önü seyrelmiş ve beyazlamaya yüz tutmuş adam, elini çenesinin altına yerleştirdi. "Burada tutsaksın, öyle değil mi?" diye sordu.
Esila bal rengindeki gözlerini büyüterek adama bakıyordu. Çok geçmeden kendisini topladı ve gözkapaklarını hafifçe indirerek küçümseyici bir tavır takındı. "Kaçıncı yüzyılda yaşıyorsunuz, siz? Tutsaklık da ne demek oluyor?" Sözlerinin hemen ardından yardım istercesine adama sol gözünü kırpmıştı.
Adam da aynı şekilde sağ gözünü kırparak karşılık verdi ve bir anda önündeki kahveyi alıp, kendi üzerine döktü. Bir anda ayağa kalkarak, sesli bir şekilde şikâyet etmeye başladı: "Patronunuzla görüşmek istiyorum! Bu nasıl bir işgüzarlık, maşallah elinizden de her iş geliyor, garson hanım! Öyle ki, basit bir kahve getirme işini bile yapamıyorsunuz? Buranın sahibi kim?" Diğer masalarda oturan müşteriler çoktan kendi aralarında konuşmaya ve kat tamamen homurtulara gömülmeye başlamıştı bile.
Koşar adımlarla gelen, yaşı gelmiş göbekli bir adam ile kırklarındaki adam yakınmaya devam etti: "Ah, bu beceriksiz kızı tutup da garson yapan beyin yoksunu patron sizsiniz demek." Esila gülmemek için dudaklarını içeriye kıvırdı ve yanaklarının içini dişlemeye başladı. Elindeki çelik tepsiyi iki eliyle güçsüzce kavrayıp,başını eğdi.
Duydukları ile şaşkına dönen adam sinirle, "Size böyle konuşma yetkisini kim veriyor?" diye sordu. "Adabınızı takının ve öyle konuşun, lütfen. Garsonumuz size zorluk çıkarttıysa eğer hemen değiştirebilirim ve hesabınız da müessesemizden. Umarım konu kapanmaya müsittir."
"Hayır, efendim oldukça meşgul," diyerek araya girdi aynı adam. "Garsonunuz kovulmazsa eğer sizi kovabileceğimi bilmenizi isterim beyefendi. Zaten bu sakar garsonla da daha fazla ilerleyemezsiniz. Bence bu size hem iyilik olur hem de kâr ettrir."
"Hiçbir çalışanımın hakkıyla oynayıp, işlerinden edemem. Üzgünüm."
Adam tek kaşını kaldırdı. "Öyle mi dersiniz? O hâlde, ben de hesaplaşmamı garsonunuzla yaparım." Başını Esila'ya çevirdi. "Dışarıda."
Esila süt dökmüş kedi gibi ürkekçe geriye çekildiği sırada, patronu, "Pekâlâ," demesiyle aralarındaki birkaç adımı kapatarak Esila'ya yaklaştı ve kısık sesle devam etti: "Eğer tekrar sorun çıkartacak olursan seni kovmaktan beter edeceğimi, çok iyi biliyorsun. Ayağını denk al." Masada oturan çocuk hiç olaylara karışmadı ve oturduğu yerde oturmaya devam etti.
Adam ve Esila dışarı çıktıklarında, Esila beline bağlı beyaz önlüğü çıkarıp yere attı ve koşan adamı takip etti. Adamın siyah arabanın sürücü koltuğuna binmesiyle, o da yan koltuğa geçti ve araba hareket etti.
Masada oturan adam yavaşça ayağa kalktı ve patronun kolunu tutup ona karşı koymaya çalışmasını umursamadan mutfağa çekti ve beline dayadığı silahla susmasını sağladı. Dudaklarını oynatarak çocuk, "Tek bir ses çıkarmana bakar, seçim senin," dediğinde adam hızla başını olumlu anlamda salladı.
"Sesimi çıkarmayacağım," dedi.
"Kızı ihbar etmeye kalkma, saçının telini bile bulamazlar." Verdiği göz dağının ardından adamın nabzı hızlanmıştı. Hızla başını sallamaya devam ettiğinde çocuk geri çekilip silahı beline taktı.
Esila ve adam restoranı geride bıraktıklarında kız aynadan geriye baktı ve arkasına yaslandı. "Sonunda o adamdan kurtulduğum için çok mutluyum. Ama sen kimsin?"
"Tanrı misafiri diyelim," dedi adam gözünü yoldan bir saniye ayırıp, kıza bakarak.
Kız bir anda aklına bir şey gelmiş gibi adama döndü. "Sana bir kaç soru soracağım; birincisi, beni nasıl buldun? İkincisi, Devlet denen o şeref yoksununu nereden tanıyorsun? Ve üçüncüsü, bir şey unuttum, geri dönebilir miyiz?" diye hızla sorularını cevapladı.
"Birincisi," diyerek aynı şekilde karşılık verdi adam. "Anlatsam sanki anlayacaksın. İkincisi, düşmanım olduğunu bil yeter. Ve üçüncüsü, torpido gözünü aç." Esila torpido gözünü açtığında içinde defteri ve kalemini görmesiyle gözleri ışıldadı ve defterini oradan aldı.
"Son bir soru daha; beni nereye götürüyorsun."
"Bunu sormak için yarım saat geç kalmadın mı, sence de?"
"Ne?.." derken kızın sözü yarıda kaldı ve adam arabayı sürmeye devam ettiği esnada arka koltuktaki bir adam kızın ağzına eterli mendil tutup, onu etkisiz hâle getirdi.