13 Mart/Cumartesi/2010
Asıl fedakârlık küçük bir çocuğun sesi olmaktan değil o çocuğun sesini kesmemekten gelir. Çocuklar konuşmaya başladıkları ilk andan itibaren; âdeta bir daha konuşamayacakmışçasına bunu yaşamak ve zevkini çıkarmak istercesine şakırlardı. Kimi çocuklar ise yalnızca gerekli zamanlarda konuşmayı tercih eder, hatta belki onu bile yapmaya tenezzül etmezlerdi. Lakin bir çocuğun her ne kadar anlattıkları saçma olsa da dinlenilmez ve susturulmaya çalışılırsa sonuç bu raddeye varırdı.
Sabah sularında siyah kıvırcık ve uzun saçları olan küçük kız çocuğu kapısının birkaç santimetrelik aralığından diğer odadan sızan ışığın gölgesinde, kulaklarını tıkayarak anne ve babasının gürültülü tartışmasını dinlemeye maruz kalıyordu. Kahverengi gözlü ve buğday tenli bu küçük kız fiziksel özelliklerinin yanı sıra, zekâsıyla insanlarını dikkatini üzerine çekiyordu. "Sus artık!" diye bir feryat koptuğunda küçük kız çocuğu daha fazla dayanamayıp odasından dışarı çıktı ve sindiği yerden korkarak aslında en son korkması gereken iki kişiye baktı.
Kısa boylu, tıpkı kızı gibi siyah ancak düz saçlı ve kızınınkilerin aksine yeşil gözlü genç kadın elindeki bıçağı kocasına doğru tutarak kendisini savunmaya çalışıyordu. "Polis!" diye bağırdı genç kadın ancak herkes kulaklarını tıkadı. Sevenin sevilmeyeceği bir dünyada neye yaradı ki sevmek? İnsan sevilmek için dünyaya gelip, aynı şekilde karşılık görmez miydi ki sevdiğinden? Bazı sözler vardır ya; kulağa hoş gelen yabancı bir şarkı gibidir, anlamını bilmediğin halde tekrarlayıp durursun. Aynı o hesap, sevmeyi bir insana ona sevdiğini söylemek karşıdaki insanda kelebek etkisi yaratmaz, aksine anlamını bilmediği için karşılıkta veremezdi.
"Seni kimse duymak istemeyecek," dedi adam kendisine doğrultulan bıçağın korkusundan sakinleşen sesiyle. Adam kahverengi ve kıvırcık saçlı, kahverengi gözlü ve kumral tenliydi ancak güneş henüz yeni doğmaya başlamıştır ki evin perdeleri henüz açılmamış, günün ilk ışınları evi neşelendirmemiş ve adamın koyu teninin daha da koyu görünmesine sebep olmuştu. Gün ağardığında perdeler açılır, ilk ışınlar tende hissedilince ayılırdı insan. Ayık olmayan insandan ise her şeyi yapması beklenirdi. "Burada sana tek yardım edebilecek kişi benim. Beni dinle." Adam bir adım atmış olacak ki kadının, "Yaklaşma!" komutuyla hızla eski pozisyonunu aldı.
"Tamam, yaklaşmıyorum ama sen de sakin..." demeye kalmadan acı dolu bir nida koptu dudaklarından. Kızından aldığı darbe kadının karşı safhaya geçmesine yetmişti. Kızını arkasına alan genç kadına öfkeyle bakan adam bir bacaksızdan, hele ki kendi kızı olan bir bacaksızdan darbe yemeyi gururuna yedirememişti.
"Kızımı alıp gidiyorum ve bize bir daha hayatın boyunca yaklaşmıyorsun." Adam hiç de kadını dinliyor gibi durmuyordu. Gözleri yalnızca kadının arkasına saklanmış küçük kızın öfkeyle kararan büyük badem gözlerindeydi. "Duydun mu!" diye bağıran kadına döndü bu kez sakin bakışları genç adamın.
"Duydum duymasına da, umarım kuyruğunu kıstırıp geri dönmek zorunda kalmazsınız. Aksi takdirde o gün geldiğinde, bu kapı size kapalı olacak. Demişti dersiniz..." Son sözlerini de büyük bir soğukkanlılıkla söyleyip arkasını döndü.
"Hah," diye küçümser bir nida çıktı kadının dudaklarından. "Emin ol, o gün geldiğinde ölmeyi seçeceğim," diye seslendi. Dünyaya bir kız ve erkek çocuğu gelirdi, erkek çocuğu hep haylazken büyür ve sadece dışı değişir. Kız ise gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini zihninin ve kalbinin bir köşesine kazıyıp kadın olur. Erkek çocuğu tehdit ederken, kadın sadece sessiz kalır ve sonucunu önceden tahmin ederdi; bu ise erkek çocuğunu sinirlendirir ona gücünü kanıtlamaya çalışırken fiziksel güce başvururdu. Erkek, kendisini kadından daha alçakta gördüğü için gücünü ispatlama gereği duyardı, psikolojik olmazsa fiziksel...
Erkek yenilmeye gelemezdi ancak kadın kazanmanın tek yolunun kaybetmekten geldiğini bilir ve kaybetmekten korkmazdı. O gün ise o adamı durduran tek şey, ölüm korksuna denk kendisine çekilen ve asla karşı tarafın kullanmaya cesaret edemeyeceği o bıçak olmuştu.


