Bugün, hayatım boyunca geçirdiğim en güzel günlerden biriydi. İçimde tarif edemediğim bir neşe, burnumda en sevdiğim şeylerin kokusu vardı: Ailem, Nila gülleri ve taze pişmiş çörekler... Annem öğle yemeğini hazırlarken, çöreklerin yanına çok yakışacak o leziz reçeli almam için beni pazara göndermek istemişti. Büyüdüğümü, artık bu küçük sorumlulukları alabileceğimi söylüyordu. Babam her ne kadar beni tek başıma göndermek konusunda tereddüt etse de annemin kararlı duruşu karşısında pes etmişti. Haklıydı işte, ben artık büyümüştüm!
Çörekleri o nefis reçelle birlikte yiyeceğim anı düşündükçe sabırsızlanıyor, adımlarımı daha da hızlandırıyordum. Gökyüzünde güneş adeta neşeyle dans ediyor, yol kenarındaki kuşlar cıvıltılarıyla mırıldandığım şarkıya eşlik ediyordu.
Aslında pazara çok nadir gelirdim. Bugün her zamankinden daha kalabalık, daha gürültülüydü ama yolları gayet iyi biliyordum. Zihnimde canlanan o leziz çörek sahneleri yüzünden ağzımın suyu akarken, bir anlık dalgınlıkla yönümü kaybettim. Etrafıma bakındığımda, kendimi daha önce hiç görmediğim, pazarın yabancı bir kısmında buldum.
Hâlâ pazar sınırları içindeydim, bunu görebiliyordum ama burası çok farklıydı. Çevremde benim yaşlarımda bir sürü çocuk vardı ve hepsi büyü yapıyordu. Yaptıkları şeyler ne kadar basit, ne kadar acemice numaralar olsa da içlerindeki büyü güçlerinin filizlendiği her hallerinden belliydi. Onları izlerken içimi tanıdık bir sızı kapladı. Kendi güçlerimi düşündüm... Doğrusu, hiç var olmamış güçlerimi.
"Ben gerçekten bir büyücü müyüm?" diye geçirdim içimden. Annemin de babamın da büyü güçleri vardı. Peki, benimki neredeydi? Annem ne zaman bu konuyu açsam beni rahatlatmak için şefkatli sözler söylerdi ama içimdeki o sorgulayan sesi susturamıyordum. Gücümün açığa çıkacağı günü umutla bekliyordum; belki de o gün hiç gelmeyecekti ama inanmak istiyordum. Her gece, babamdan gizlice kütüphaneden yürüttüğüm büyü kitaplarını açar, mum ışığında saatlerce alıştırma yapardım. Fakat sonuç hep aynıydı: Koca bir hiç. Çevremdeki çocukların büyü kilitleri çoktan açılmıştı, neşeyle büyü yapıp eğleniyorlardı.
Bunları düşünerek dalgın dalgın yürürken birden sert bir şeye çarptım. Dengemi toparlayıp kafamı kaldırdığımda, pazarın en bilge kâhinlerinden biriyle burun buruna geldim. Onu daha önce de buralarda görmüştüm. Yüzünde ve çıplak kollarında tuhaf, mistik semboller taşıyordu. Elinde ise eski, esrarengiz bir kitap vardı. İnsanların avuç içlerine bakarak geleceklerini tahmin ederdi. Gerçekten geleceği görebiliyor muydu acaba? Eğer görüyorsa, benim güçlerimin ne zaman geleceğini de bilebilir miydi?
Düşüncelerimin derinliğinde kaybolmuşken, kadının çatallı ama şefkatli sesi sessizliği böldü: "Tatlım, iyi misin? Çok endişeli görünüyorsun."
Bir an için nerede olduğumu, kaybolduğumu bile unutmuştum. Gözlerim hâlâ elindeki kadim kitaba takılı kalmıştı. Kadın bakışlarımı fark edince hafifçe gülümsedi: "Büyüye merakın var galiba? Daha önce hiç fal baktırmış mıydın?"
Toparlanmaya çalışarak kekeledim: "Ben... Sanırım yolu kaybettim. Aslında sadece reçel almak istiyordum, sonra kendimi birden burada buldum."
Kâhin kadın hafif bir kahkaha attı. "Olur öyle şeyler. Gel bakalım, sana yolu göstereyim."
Birlikte yürümeye başladık. İçimdeki merak duygusu korkumu bastırmıştı. Dayanamayıp sordum: "Gerçekten... Gerçekten geleceği görebiliyor musunuz?" "Çoğunluğu doğru çıkıyor diyelim," diye yanıtladı gizemli bir tebessümle. Sonra aniden durdu ve hiç beklemediğim o soruyu sordu: "Seninkine de bakmamı ister misin?"
Bu teklife "hayır" demek imkansızdı. Ama cebimdeki parayı hatırlayınca yüzüm düştü. "Çok isterdim ama param sadece alacağım reçele yetiyor."
Kadın bu sözüm üzerine neşeli bir kahkaha patlattı. "Borcunu daha sonra da ödeyebilirsin küçük hanım. Bana söz vermen yeterli."
Heyecanla lafa atıldım: "Gerçekten mi? Gerçekten bakabilir misiniz?"
Kadın bu çocuksu heyecanımı karşılıksız bırakmadı ve elini uzatarak benimkini istedi. Elimi ona doğru uzatırken içimi yoğun bir tereddüt ve endişe kaplamıştı. Annem bu yaptığımı bilse kim bilir ne kadar kızardı? Belki de bir daha bana hiç çörek yapmazdı... Benim için bundan daha büyük bir ceza olamazdı! Ama anlık bir cesaretle avucumu onun sıcak eline bıraktım.
Kâhin kadın avuç içimdeki çizgilere bakarken birden surat ifadesi gerildi. Yüzündeki o bilge, rahat tavır yerini derin bir şaşkınlığa bıraktı. Ne gördüğünü anlamaya çalışarak yüzüne bakıyordum. Birden fısıldadı: "Çok garip... Hiçbir şey göremiyorum."
Yüz ifadesi oldukça ciddi ve kuşkulu bir hal almıştı. Şimdi gözlerimin içine, sanki içimde çözülmesi imkansız bir sır varmış gibi büyük bir ilgiyle bakıyordu. Bakışlarındaki o karanlık ifadeden korkarak elimi hızla elinin arasından kurtardım. Tam o anda şans eseri reçel satan tezgahın önüne geldiğimizi fark ettim.
Hemen en sevdiğim vişne reçellerinden bir kavanoz alıp parasını ödedim. Buradan bir an önce uzaklaşmak istiyordum ama kadına verdiğim sözü unutmamıştım. Arkama dönüp, "Borcumu mutlaka ödeyeceğim. Buraya kadar getirdiğiniz için çok teşekkür ederim," dedim.
Kâhin kadının ani ve keskin hareketleri irkilmeme neden oldu. Gözlerini benden ayırmadan, "Tekrar görüşeceğiz küçük hanım," dedi.
Yüzüme yapay bir tebessüm yerleştirip oradan hızla uzaklaştım. Gerçekten gülebilmiş miydim, emin değildim. İçimde kötü bir his vardı ve sadece evimin güvenli duvarlarına sığınmak istiyordum. Hızlı adımlarla pazar yerini terk edip eve giden patikaya saptım.
Evin yakınlarına geldiğimde, rüzgarın uğultusu arasından yabancı bir ses çalındı kulağıma. Sert ve acımasız bir sesti bu. "Sadece ikiniz mi varsınız?" diyordu. "O nerede?"
Neler olduğunu, kimden bahsettiklerini anlayamamıştım. Adımlarımı yavaşlatıp çalıların arkasına gizlendim. Yaprakların arasından eve doğru baktığımda gördüğüm manzara kanımı dondurdu. Bahçede simsiyah giyinmiş, yüzleri tamamen kapalı adamlar vardı. Annem hıçkıra hıçkıra ağlıyor, babam ise kanlar içinde, ağır yaralı bir halde yerde duruyordu.
O tanımadığım korkunç ses tekrar yükseldi: "Ölmek istemiyorsanız son bir şans veriyorum. Yoksa bu işi ben hallederim."
Neler oluyordu böyle? Koşup anneme sarılmak, onu o adamların elinden kurtarmak istedim ama bacaklarım kilitlenmişti. Sanki toprağa kök salmıştım. Çığlık atmak istiyordum ama sesim boğazımda düğümlenmişti. Sadece izleyebiliyordum. Yine. Hep olduğu gibi. Sadece izleyen, hiçbir şey yapamayan çaresiz kız.
Babam acı içinde inleyerek, "O öldü... Yıllar önce öldü," diye fısıldadı. Kimden bahsettiklerini asla anlayamıyordum.
Siyahlar içindeki adam, babamın bu sözü üzerine ağzından garip, tılsımlı kelimeler dökmeye başladı. Sesindeki o uğultu havada asılı kalırken, etrafındaki hava birden ağırlaştı. Sanki görünmez bir el babamın boğazını sıkıyordu. Babamın gözleri kan çanağına döndü, burnundan ve ağzından kanlar fışkırmaya başladı. Babam acı içinde kıvranıyordu. Zaten çok fazla yarası vardı ve daha fazla dayanamıyordu. Annemin kulakları tırmalayan o korkunç çığlığı bahçede yankılandı. Ben de çalıların arkasında hıçkırarak ağlamaya başlamıştım. Elimle ağzımı kapattım. Bu gördüklerim bir kabus olmalıydı... Babam... Annem...
Babamın cansız bedeni büyük bir gürültüyle yere yığıldı. Donakalmıştım, nefes bile alamıyordum.
Yüzü kapalı adam son kez anneme döndü: "Son kez soruyorum."
Annem ses çıkaramadı. Gözleri boşluğa dikilmiş, hâlâ babamın yerde yatan bedenine bakıyordu. Adam yine dudaklarının arasından uğursuz bir büyü fısıldadı ve elini doğrudan anneminin kalbine doğru nişan alarak savurdu. Acı dolu kısa bir sessizliğin ardından adam yanındakilere döndü: "Burada işimiz bitti, gidelim."
Siyahlar içindeki o gölgeler, saniyeler içinde havaya karışarak yok oldular.
Gözlerimden akan yaşların sıcaklığını, ancak elimdeki reçel kavanozu gevşeyen parmaklarımın arasından kayıp yere düşüp tuzla buz olunca fark edebildim. Cam kırıklarının sesi, o korkunç sessizliği paramparça etti. Yerdeki kırmızı reçel, annemin ve babamın kanına karışarak toprağa sızdı. Sanki ailem, o kavanozla birlikte paramparça olmuştu. Tüm gücümle, hıçkırıklar içinde anneme doğru koştum.
Beni gördüğünde, zaten açık olan gözleri daha da büyüdü. Ağzından kanlar fışkırıyordu. Bana bakarken gözlerinde korku ve derin bir acı vardı; sanki orada, o anda asla olmamalıymışım gibi bakıyordu. Dudakları titredi. Konuşmak istedi ama sesi çıkmadı. Sadece gözleriyle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. 'Kaç' demek istiyordu. 'Saklan.' Ama kelimeler boğazında düğümlendi. Sonra... son bir kez gözlerimin içine baktı. Ve o bakışta, hayatım boyunca unutamayacağım bir şey vardı: Beni sevdiğini söyleyen ama aynı zamanda veda eden bir bakış. Son bir gayretle dudaklarını kıpırdattı. Ağzından dökülen son kelime sert bir fısıltı oldu:
"Kaç..."
Ve gözleri sonsuza dek kapandı.
O an, dünyadaki tüm renkler soldu ve her yer siyaha büründü. Hıçkırıklarım ardı ardına sıralanırken, gözyaşlarım durmaksızın yanaklarımdan süzülüyordu. Kendime gelemiyordum. Tanrı'ya bunun bir kabus olması için yalvardım ama etrafımdaki acı gerçeklik değişmedi. Evimizin bahçesi darmadağındı, burada çok büyük bir arbedenin yaşandığı her halinden belliydi.
Zorlukla yutkundum. Boğazımda koca bir düğüm vardı. Babam ve annem artık yoktu... Yerde, her yere saçılmış çörekler ve kırık reçel kavanozunun kırmızı rengi duruyordu. Ve bir de... Annemin kulaklarımda hiç bitmeyen bir çığlık gibi çınlayan o son sözü:
"KAÇ..."