İçeriğe geç

Son Başlangıç: İlk Adım

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Son Başlangıç: İlk Adım

Bölüm 1

Nila Gülleri

Bahar gelmek üzereydi.

Çiçekler yeniden açmaya başlamış, kuşlar sabahın ilk ışıklarıyla birlikte neşeyle cıvıldıyordu. Hafif esen rüzgâr, toprağın kokusunu tatlı çiçek kokularıyla birlikte etrafa yayıyordu.

Annemle birlikte her zamanki gibi bahçemizdeydik. Annem elini hafifçe havaya kaldırdı, parmak uçlarından süzülen ince, mavi bir ışık dalgası havada asılı duran sulama kabına ulaştı. Kap, görünmez bir el tarafından tutuluyormuş gibi kendiliğinden havalandı ve Nila güllerinin üzerinde nazikçe eğildi.

Annemin büyü yapışını izlemeye bayılırdım. Havada süzülen su damlaları güneş ışığında birer elmas gibi parıldarken, içimdeki o tanıdık hayranlık ve sabırsızlık hissiyle dolardım. On dört yaşındaydım ve parmak uçlarımdan henüz tek bir kıvılcım bile çıkaramamıştım.

Çünkü bende hiç kıvılcım yoktu.

Annem suyu dans ettirirdi. Babam ise ateşi. Ocaktaki alevleri avucuna alır, havada döndürür, parmaklarının arasında şekillendirirdi. Ateş ve su birbirine zıttı ama onlar birbirini tamamlardı. Akşam yemeklerinde sık sık yaptıkları küçük bir gösteriydi bu; annemin mavi suları, babamın kızıl alevleri havada buluşur, dans eder, sonra nazikçe sönüp giderdi.

Peki ya ben?

Ateş de su da bana dokunmuyordu. Büyü benimle konuşmuyordu. Onları izlerken hep aynı soruyu sorardım kendime: Ben neden farklıyım?

Büyücülük, bizim dünyamızda herkese bahşedilmiş bir yetenek değildi. Kimi doğuştan büyüyle doğar, kimi hayatı boyunca içindeki kıvılcımı uyandırmayı beklerdi. Ama bazıları... Bazıları hiç uyandıramazdı.

Ben o bazılardan biri miydim?

Annem büyü pratiği yaptırmaya çalışırdı. "Sadece hisset, Laurel. İçindeki suyu hisset." Ama hissettiğim tek şey onun sıcak elleriydi. Babam ise "Ateş öfkedir, tutkudur," derdi. "Sinirlen, içindeki ateşi uyandır." Ama ben sinirlendiğimde bile hiçbir şey olmazdı. Parmak uçlarım bomboş, içim sessizdi. Sadece odama koşup ağlardım.

Belki de içimde gerçekten hiçbir şey yoktu.

Nila gülleri...

Diğer güllerden farklıydı.

Daha narin, daha nadir ve bana göre çok daha güzellerdi. Her bir yaprağı bambaşka bir desenle süslenmişti; kiminde yıldız haritasını andıran gümüş çizgiler, kiminde rüzgarın kıvrımları, kiminde ise gece göğünü çağrıştıran minik noktalar... Yapraklarının kenarlarındaki derin mavilik, gün ışığında açık gökyüzüne, akşamüstü ise koyu bir geceye dönüşürdü.

Ama asıl büyüleyici olan kokularıydı. İlk nefeste tatlı, taze bir bahar esintisi gibi gelir; sonra derinleşir, içinde gizemli, hüzünlü bir acılık belirirdi. Bazıları bu kokuda kaybolan sevgililerin gözyaşlarını duyduğunu söylerdi. Ben ise her defasında annemin saçlarını hatırlardım.

Annem, lacivert saçlarım yüzünden beni hep onlara benzetirdi.

"Sen de onlar gibisin, Laurel." derdi. "Herkesin arasında fark edilen, özel bir Nila gülü."

Ama Nila güllerinin içinde büyü vardı. Benim içimdeyse sadece boşluk.

Ben ise buna her seferinde utanıp gülerdim. Ama doğrusu, kendimden çok onların hikâyesini merak ediyordum.

Çünkü Nila gülleri hakkında anlatılanlar birbirinden farklıydı.

Kimileri onların umut getirdiğini söylerdi.

Kimileri ise kaybolanları bekleyenlerin çiçeği olduğunu.

Babam ise her zamanki gibi bunların yaşlı büyücülerin uydurduğu hikâyeler olduğunu söyleyip gülerdi. "Masallar güzel ama gerçek değil," derdi. "Büyü bile her şeyi açıklamaz."

Ama ben...

Ben onların gerçek hikâyesini merak ediyordum.

Belki de bu yüzden aynı soruyu anneme defalarca sormaktan hiç vazgeçmemiştim.

"Nila güllerinin gerçek hikâyesi ne?"

Annem elini indirdi, havada asılı duran kap yavaşça yere bıraktı kendini. Her zamanki gibi gülümsüyordu.

"Sence nedir?" diye sordu.

On dört yaşındaki bir çocuktan beklenmeyecek kadar ciddi bir ifadeyle düşünüyormuş gibi yaptım.

"Bence..." dedim gururla. "Bir prens, sevdiği prenses için onları yetiştirmiş. Ama sıradan bir prens değil, çok güçlü bir büyücü prens!"

Babam arkamızdaki masadan bir kahkaha patlattı.

"Bu kız fazla masal okuyor."

"Hiç de değil!" diye itiraz ettim. "Hem neden olmasın?"

Annem gülümseyerek yanıma geldi, eğilip saçlarımı okşadı. Dokunuşu, az önce yaptığı büyü kadar sıcaktı.

"Nila güllerinin birçok hikâyesi vardır, Laurel. Bazıları onların umut getirdiğini söyler."

"Kaybolanları bekleyenlerin çiçeği olduğunu söyleyenler de var." diye ekledi babam, sesi bu kez biraz daha ciddi çıkmıştı.

"Saçmalık!" dedim hemen. "Kimse kaybolmaz. Hem büyücüyüz biz, kaybolan birini bulmak çok kolay olmalı."

Annem ve babam birbirlerine kısa bir bakış attılar. O bakışta, içindeki o çocuksu güveni incitmek istemeyen ama gerçeği de bilen bir yetişkin hüznü vardı.

O zamanlar bunun nedenini anlamamıştım.

Çünkü on dört yaşındaki ben için dünya oldukça basitti.

İnsanlar sevdikleriyle birlikte yaşar...

Akşam olduğunda evlerine döner...

Ve ertesi sabah her şey kaldığı yerden devam ederdi.

En azından ben öyle sanıyordum.

O zamanlar, bazı şeylerin sonsuza kadar sürmeyeceğini bilmiyordum. Büyünün bile her şeyi korumaya yetmeyeceğini... Ve benim neden hiç büyü yapamadığımın sırrını...

Ve dürüst olmak gerekirse...

Bilseydim, o günü biraz daha uzun yaşamaya çalışırdım.

Ama o gün...

Benim tek düşündüğüm şey, öğle yemeğinden önce annemin yaptığı çöreklerden birkaç tane çalıp kaçmaktı.

Ve başımı belaya sokmakta oldukça başarılıydım.

Aslında...

Hayatımı değiştirecek insanlarla tanışmamın da yine başımı belaya sokmam yüzünden olması pek şaşırtıcı değildi.

Ne de olsa...

Bazı insanlar kaderlerine doğru yürür.

Ben ise ona çarpa çarpa gittim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.